İran Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü İsmail Bekayi, Avusturya’nın ORF televizyonuna verdiği röportajda diplomasi kanalının açık olduğunu, ABD ile mesaj alışverişinin devam ettiğini belirterek, İran’ın mevcut önceliğinin ise ülkeyi saldırılara karşı savunmak olduğunu söyledi.
İran Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü İsmail Bekayi, Avusturya devlet televizyonu ORF’ye verdiği röportajda, İran ile diğer taraflar arasında diplomatik kanalın açık olup olmadığı sorusuna şu yanıtı verdi:
Evet, onlar (Amerikalılar) mesaj alışverişinde bulunuyorlar. Ancak İran için şu anki öncelik, egemenliğimizi, toprak bütünlüğümüzü savunmak ve halkımızı ABD’nin işlediği bu savaş suçlarından korumaktır.
Röportajın tam metni şöyledir:
Şu anda İran ile diğer taraflar arasında herhangi bir diplomatik kanal açık mı?
Evet, onlar (Amerikalılar) mesaj alışverişinde bulunuyorlar. Ancak İran için şu anki öncelik, egemenliğimizi, toprak bütünlüğümüzü savunmak ve halkımızı ABD’nin işlediği bu savaş suçlarından korumaktır. Arabulucular görevlerini yerine getiriyorlar ve bu onların sorumluluğunun bir parçasıdır. Ancak bizim açımızdan, ülkemiz bombalanırken ve saldırı altındayken temel odak noktamız İran’ı savunmaktır.
Tahran, ABD’nin ateşkesten sonra İran şehirlerine yönelik son askeri saldırılarını nasıl değerlendiriyor?
Bizim bakış açımıza göre bu askeri operasyon, 28 Şubat’ta başlayan yasa dışı savaşın devamıdır. Bir aşamada ateşkes sağlandı. Hem halkımız hem de bölgenin ve dünyanın güvenliği için iyi niyetle müzakere sürecine girdik. İyi niyetle müzakere ettik ve savaşın tüm cephelerde sona erdirilmesine ilişkin bir Mutabakat Muhtırası’na (MoU) ulaşmayı başardık.
Ancak yaşanan şu oldu: Amerika Birleşik Devletleri, daha ilk günlerden itibaren çeşitli bahaneler öne sürerek taahhütlerini yerine getirmekten kaçındı. Bu mutabakat muhtırasının beşinci maddesine göre, Hürmüz Boğazı’nda ticari gemilerin — yani Fars Körfezi ile Umman Denizi arasındaki — seyrüseferinin savaş öncesi düzene dönmesi için 30 günlük bir süre öngörülmüştü.
İran, Hürmüz Boğazı’ndan gemilerin güvenli geçişini kolaylaştırmak amacıyla üzerine düşen tüm yükümlülükleri yerine getirdi. Ancak mutabakatın imzalanmasından sonraki yirmi birinci ya da yirmi ikinci günde ABD, Hürmüz Boğazı’ndaki ticari deniz taşımacılığına yönelik bazı olayları gerekçe göstererek İran’a karşı geniş çaplı bir askeri saldırı başlattı.
Dolayısıyla bugün İran’ın çeşitli şehirlerinde ABD tarafından gerçekleştirilen saldırılar, saldırgan ve yasa dışı bir savaş eylemidir; ABD ve İsrail’in 28 Şubat’ta İran’a karşı başlattığı savaşın devamıdır.
Hürmüz Boğazı’ndaki son aksaklıklardan kim sorumludur?
On yıllardır iyi niyetle davrandık. Uzun yıllar boyunca Hürmüz Boğazı’nın ve Fars Körfezi’nin güvenliğini sağladık. Peki bunun karşılığında ne elde ettik? Bu stratejik su yolundan geçen gemilerin güvenliğini sağlarken, aynı zamanda onlarca yıl boyunca en ağır yaptırımlara maruz kaldık.
Hürmüz Boğazı’nda yaşanan olaylar İran’ın eylemlerinden kaynaklanmadı. Bir kez daha vurguluyorum ki bütün bu karmaşa, ABD ve İsrail’in 28 Şubat’ta başlattığı saldırının sonucudur.
“Bütün olanları bir kenara bırakalım ve yalnızca belirli bir olaya odaklanalım” denilemez. Bugün Hürmüz Boğazı’nda ve tüm bölgede yaşananlar, ABD ile İsrail’in İran’a yönelik saldırganlığının doğrudan sonucudur.
Mutabakat Muhtırası’nın beşinci maddesi uyarınca İran’ın deniz trafiğine ilişkin yükümlülükleri nelerdi?
Hürmüz Boğazı’ndan gemilerin güvenli geçişi konusundaki yükümlülüğümüz tamamen açık, net ve hiçbir belirsizlik içermiyordu. Mutabakatın beşinci maddesi uyarınca, imza tarihinden itibaren 30 gün içinde gemilerin güvenli geçişini garanti etmeyi taahhüt ettik. Ancak onlar, bu görevi 30 günlük süre içinde yerine getirmemize bile izin vermedi. Bu süre dolmadan önce İran’a yönelik saldırılarını yeniden başlattılar.
Bu süre zarfında İran’ın Hürmüz Boğazı’nın gelecekteki yönetimine ilişkin taahhüdü de açıktı. Bu yönetimin Umman ile istişare edilerek ve Fars Körfezi kıyısındaki diğer ülkelerle iş birliği içinde yürütülmesi öngörülüyordu. İran ve Umman, Hürmüz Boğazı’na kıyısı bulunan iki ülkedir.
Bir kez daha unutmayın ki saldırganlar, İran’a saldırmak için bu boğazı kötüye kullandılar. Dolayısıyla hiçbir şey olmamış gibi davranamayız. İran, Hürmüz Boğazı’nın tekrar tekrar saldırganların ulusal güvenliğimize zarar vermek için kullandığı bir araca dönüşmesine izin veremez.
Bu olaylardan, bazı bölge ülkelerinin desteğiyle hareket eden Amerikalılar sorumluydu. Bu nedenle İran’ın suçlu gibi gösterilmesini kabul edemeyiz. Bu saldırgan savaşı başlatan ABD ve İsrail’di. 28 Şubat’tan önce Hürmüz Boğazı açık ve güvenliydi. Uluslararası toplum, İran’ın başkalarının yanlışlarının bedelini ödememesi gerektiğini anlamalıdır. Ulusal güvenliğimizi ve halkımızı bize dayatılan bu savaşa karşı koruma hakkına sahibiz.
ABD, İran’ın dondurulmuş varlıklarını serbest bırakma taahhüdünü yerine getirdi mi?
Her şey durdu. Gördüğünüz gibi bizim taahhütlerimiz son derece açıktı; ABD’nin taahhütleri de aynı şekilde açıktı. Dondurulmuş İran varlıklarını serbest bırakmayı taahhüt etmişlerdi. Bir kez daha vurguluyorum ki bu para bize aittir; Amerika’ya ait değildir.
Bazı ana akım medya kuruluşları, sanki ABD İran’a mali yardım yapacak ya da para ödeyecekmiş gibi bir algı oluşturuyor. Oysa durum böyle değildir. Bunlar bize ait olan ve yıllardır hukuka aykırı şekilde dondurulmuş varlıklardır.
Dolayısıyla bize ait mal varlığına serbestçe erişebilmemizi sağlamakla yükümlüydüler. Ancak bir kez daha verdikleri sözü tutmadılar ve fiilen bu mutabakatın tüm maddelerini ihlal ettiler. Varlıklarımızın serbest bırakılması da yerine getirmeyi durdurdukları yükümlülüklerin bir parçasıydı.
Tahran ile Washington arasında diplomatik diyalog için hâlâ bir fırsat var mı?
Mevcut koşullarda odak noktamız İran’ın ulusal egemenliğini ve toprak bütünlüğünü savunmaktır. Herhangi bir diyaloğun başlayabilmesi için uygun bir zemin bulunmalıdır; ancak ABD bu zemini ortadan kaldırdı.
Unutmayalım ki bu, son bir yıl içinde üçüncü kez yaşanıyor. Daha önce de iki kez, müzakere hâlindeyken ABD ve İsrail’in saldırısına uğradık. Bu kez de, bizzat ABD Başkanı tarafından imzalanan mutabakat muhtırasının ardından aynı anlaşmayı ihlal ettiler. Bu belge uzun ve karmaşık bir metin değildir; yalnızca 14 maddelik kısa bir mutabakat muhtırasıdır ve bütün dünya en azından bu kez ABD’nin taahhütlerine bağlı kalmasını bekliyordu.
Bu mutabakat muhtırasında hiçbir belirsizlik yoktur ve farklı şekillerde yorumlanabilecek bir metin değildir. ABD’nin yaptığı şey, bu anlaşmanın çeşitli hükümlerinin açık ve ağır bir ihlalidir ve böylece diplomasi üçüncü kez ihanete uğramıştır.
İran, bölgede devam eden arabuluculuk çabaları göz önüne alındığında müzakerelere geri dönecek mi?
Biz hiçbir zaman müzakere masasından kaçmadık; çünkü meşru haklarımız için mücadele ettiğimizi biliyoruz. Bizim için müzakere masası, savaş meydanı kadar değerli ve önemlidir. Diplomatlarımız, silahlı kuvvetlerimizin İran’ın haklarını güvence altına almak için yürüttüğü görevle aynı misyonu takip etmektedir. Dolayısıyla müzakereden korkmuyoruz. Ancak gerçek anlamda müzakere olmalı; taleplerin dikte edildiği veya dayatıldığı bir süreç değil. Böyle bir müzakereyi kesinlikle kabul etmeyiz.
Şu anda Pakistan ve Katar dâhil olmak üzere arabulucular aktif durumda ve taraflar arasında mesaj alışverişi yürütüyorlar. Ancak daha önce de söylediğim gibi, İran halkı şu anda ülke sınırlarını savunmaya ve ABD’nin acımasız saldırılarının hedefi hâline gelen İran vatandaşlarının can ve güvenliğini korumaya odaklanmıştır.
Tahran, ocak ayında yaşanan son iç karışıklıklarda dış aktörlerin rolünü nasıl değerlendiriyor?
Biz barışsever bir milletiz ve halkımızla gurur duyuyoruz. O dönemde İran’da bulunup bulunmadığınızı bilmiyorum; milyonlarca İranlının şehit liderlerinin cenaze töreni için Tahran ve Kum’da sokaklara çıktığı zamanı kastediyorum. O insanlar İran’ın gerçek halkıdır.
Evet, o karışıklıkları yaşadık. Üç bin İranlı hayatını kaybetti ve sanırım artık herkes için tamamen açık hâle geldi ki bu olaylar, ABD ile İsrail’in İran’a karşı ortak komplosunun bir parçasıydı.
Bu sadece bizim iddiamız değil; Başkan Trump da bu konuyu gündeme getirdi ve “İranlılara silah ve ekipman gönderdik ama bunların akıbetinin ne olduğunu bilmiyoruz” dedi.
Dolayısıyla kendileri de bunun İran’da şiddeti körüklemeye ve yönetimi zayıflatmaya yönelik planlarının bir parçası olduğunu itiraf etmiş oldular; ardından da ölü sayısına ilişkin abartılı rakamlar yayımlayarak bu anlatıyı tamamladılar.
Bazı Batılı yetkililer ve medya organları, Tahran’ın karışıklıklardaki can kaybı rakamlarını gerçekte olduğundan düşük gösterdiğini iddia ediyor. Bu suçlamalara cevabınız nedir?
Her bir can değerlidir ve o karışıklıklarda herhangi bir İran vatandaşının ölmesinden dolayı üzgünüz. Hayatını kaybedenlerin önemli bir kısmı, göstericilerin arasına sızan kişiler tarafından öldürüldü; çünkü bu gösteriler başlangıçta barışçıldı. Protestolar, ateşli silah kullanılarak polis ve güvenlik güçlerimizin hedef alınmasıyla şiddete dönüştü. En az 250 polis ve güvenlik görevlisi, göstericilerin saflarına sızmış bu teröristler tarafından vurularak öldürüldü.
Bölgede kalıcı barış sağlanması ihtimalini nasıl değerlendiriyorsunuz?
İranlılar hiçbir zaman savaş istemedi. Biz saldırıya uğradık ve kendimizi savunmak zorunda kaldık. Dünyaya, egemenliğimizi, toprak bütünlüğümüzü ve onurumuzu savunma konusunda kararlı ve sarsılmaz olduğumuzu gösterdik. Ancak barış konusunda şunu söylemeliyim: Bölgemizde barışa ulaşmak kolay değil; çünkü sürekli savaşı isteyen güçler var. Son seksen yıl boyunca bölgedeki neredeyse bütün ülkelere karşı aralıksız savaş yürütmüş soykırımcı bir rejimle karşı karşıyayız.
Sizce Orta Doğu’daki istikrarsızlığın sürmesinin temel nedeni nedir?
Komşularıyla barış içinde bir arada yaşamaya inandığını iddia eden bir ülkenin bu kadar insanı soğukkanlılıkla öldürebileceği gerçekten düşünülebilir mi? Filistin’de yaşanan şey, bir halkın bütünüyle sömürgeci bir temizliğe tabi tutulmasıdır. Bu benim ifadem değil; 1967’den beri işgal altındaki Filistin topraklarındaki insan hakları durumundan sorumlu BM Özel Raportörü Francesca Albanese’nin ifadesidir. Ona göre işgal altındaki Filistin’de yaşananlar, bir halkın sömürgeci biçimde temizlenmesidir.
Gazze’de ne yaptıklarına bakın; şimdi de işgal altındaki Filistin’in diğer bölgelerinde, özellikle Batı Şeria’da ne yaptıklarına bakın. Lübnan’a karşı yürüttükleri eylemleri de görün. Sadece son iki ya da üç yılda en az sekiz ülkeye saldırdılar. Bu bölgede bulunan bir devlet çevresindeki halklara nasıl böyle davranabilir? Bu, bölgemizde savaşların ve güvensizliğin sürmesinin en önemli nedenlerinden biridir.
ABD’nin İsrail’e verdiği destek, Uluslararası Ceza Mahkemesi ve Uluslararası Adalet Divanı gibi uluslararası kurumları nasıl zayıflattı?
Bir diğer unsur da ABD’nin bölgemize müdahalesidir. Amerika İsrail’i tamamen destekledi, onu her türlü hesap verebilirlikten korudu ve ona en üst düzey dokunulmazlığı sağladı.
Uluslararası Ceza Mahkemesi’ne ne yaptıklarına bakın. Bu mahkeme İran’ın ya da gelişmekte olan ülkelerin eseri değildir; Avrupalılar her zaman küresel bir adalet mahkemesi kurmakla övünmüşlerdir. Ancak Güney Afrika ve diğer bazı ülkeler İsrail’e karşı soykırım davalarını Uluslararası Adalet Divanı’na taşıdıktan sonra ABD’nin ve bazı başka ülkelerin bu kuruma nasıl davrandığına bakın.
Sırf İsrailli yetkililer hakkında savaş suçları, insanlığa karşı suçlar ve soykırım iddialarıyla ilgili yargı sürecini başlatmaya cesaret ettikleri için Uluslararası Ceza Mahkemesi yargıçlarını bile baskı altına aldılar ve cezalandırmaya çalıştılar.
Tahran, ABD’nin nükleer anlaşmadan çekilmesinin ardından Avrupa’nın tutumunu nasıl değerlendiriyor?
Dürüst olmak gerekirse, Avrupalıların İran’a büyük bir borcu olduğunu düşünüyorum. Bunu neden söylüyorum? Çünkü daha en başından, nükleer anlaşma kapsamındaki yükümlülüklerini yerine getirmediler.
ABD KOEP’ten çekildiğinde, Avrupa ülkelerinin bu çekilmenin etkilerini telafi etmesini bekliyorduk. Bu nedenle bir yıl boyunca sabrettik ve ABD’nin çekilmesine karşı herhangi bir karşılık vermedik. Ancak ne yazık ki Avrupalılar yükümlülüklerini yerine getirmekte başarısız oldular; bunu yapabilecek güçleri olmadığı için değil, ABD’ye karşı yatıştırma politikası izlemeyi tercih ettikleri için. Bana göre bu gerçekten üzücüdür; çünkü nükleer anlaşma, Avrupa dış politikasının önemli ve tarihi başarılarından biri sayılıyordu.
Avrupalılar, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin gündemindeki en önemli dosyalardan biri konusunda yapıcı bir rol oynamayı başarmışlardı. İran ile ABD arasında arabulucu ve kolaylaştırıcı rolü üstlenmişlerdi. Bu, uluslararası ilişkiler açısından iyi bir örnek ve Avrupa’nın küresel barış ile güvenliğin korunmasında sorumlu bir aktör olarak oynayabileceği başarılı bir rolün göstergesi olabilirdi.
Nükleer anlaşmanın çökmesinden sonra Avrupa’nın politikaları İran ile ilişkilere nasıl daha fazla zarar verdi?
Bundan sonra yaşananlar tam anlamıyla felaket niteliğinde bir başarısızlıktı. Daha da kötüsü, Avrupalılar “Snapback” (yaptırımların otomatik olarak yeniden yürürlüğe girmesi) mekanizması konusunda ABD’nin yanında yer alarak İran’a yönelik BM Güvenlik Konseyi yaptırımlarını yeniden yürürlüğe koymaya çalıştılar.
Ancak İran halkının gözünde en kötü gelişme, bazı Avrupa ülkelerinin ABD ile İsrail’in İran’a yönelik ortak saldırılarını desteklemesi ve onaylaması oldu.
Avrupa’nın ABD ve İsrail’in askeri eylemlerine verdiği tepkiyi nasıl değerlendiriyorsunuz?
Avrupalılar çok iyi biliyorlardı ki ABD ve İsrail’in İran’a yönelik saldırıları, Birleşmiş Milletler Şartı’nın özüne aykırıydı. Bu saldırılar, BM Şartı’nın 2. maddesinin 4. fıkrasının açık ihlaliydi ve Avrupalıların her zaman savunmakla övündüğü temel değerlere aykırıydı.
Buna rağmen bu saldırgan eylemleri yalnızca kınamamakla kalmadılar, aynı zamanda bunları haklı göstermekte de acele ettiler. Aynı yaklaşım, ABD ve İsrail’in 28 Şubat’ta İran’a karşı başlattığı ikinci savaş sırasında da tekrarlandı. Hatırlayın; hiçbir Avrupa ülkesi bu saldırıyı açıkça kınamadı. Bu, hiçbir ön provokasyon olmaksızın gerçekleştirilen saldırgan bir eylemdi.
Bu nedenle Avrupalılar, İran halkının güvenini yeniden kazanabilmek için çok büyük çaba göstermek zorundadır.
Avrupalıların küresel siyasette hak ettikleri rolü yerine getirememiş olmalarından memnun değiliz. Çünkü dünyanın, uluslararası siyasette kendi bağımsız görüş ve tutumunu ortaya koyabilecek bağımsız bir Avrupa Birliği’ne ihtiyacı vardır.
Size şunu söyleyebilirim ki, zorbalığa taviz vermek hiçbir zaman kimseyi onun saldırılarından korumaz; aksine onu daha da cesaretlendirir.
Avrupalılar, uluslararası siyasete hâkim olması gerektiğine inandıkları temel değerlere geri dönmelidir: uluslararası hukuk düzeni, uluslararası insancıl hukuk ve insan hakları.
İran, Batı’nın İran’daki insan hakları durumuna ilişkin iddialarını nasıl değerlendiriyor?
Bizi en çok rahatsız eden şey çifte standartlardır. Biz hiçbir zaman kusursuz olduğumuzu iddia etmedik. Avrupalılar da kendilerinin kusursuz olmadığını kabul edecek kadar mütevazı olmalıdır. Kendileri aynı hataları yaparken, aynı suçları işlerken ya da en azından bunları desteklerken ve örneğin işgal altındaki Filistin’de yaşanan korkunç soykırım karşısında sessiz kalırken başkalarına insan hakları dersi veremezler.
İranlılara insan hakları konusunda vaaz veremezler. Bir ya da iki suçlunun idam edilmesi konusunda kaygılıymış gibi davranıp, buna karşılık İranlıların; aralarında çocukların, öğrencilerin ve üniversite öğrencilerinin de bulunduğu insanların Minab, Lamerd ve diğer bölgelerde öldürülmesi karşısında sessiz kalamazlar.
ABD’nin son askeri tehditleri uluslararası insancıl hukuku nasıl etkiledi?
ABD ile İsrail’in İran’a yönelik ortak askeri saldırısı sırasında yaşananlara bakın. Bana göre uluslararası insancıl hukukun bütün yapısı bu saldırının kurbanı oldu.
ABD Savunma Bakanı, “Merhamet olmayacak, acıma olmayacak ve çatışmayı sınırlayan hiçbir kural uygulanmayacak.” dediği zaman artık uluslararası insancıl hukuktan söz edilemez.
Aslında söyledikleri şudur: Bundan sonra uluslararası insancıl hukuk diye bir şey olmayacak. Eğer Avrupalılar gerçekten hukukun üstünlüğü ve uluslararası insancıl hukuk konusundaki iddialarına bağlıysalar — unutmayın ki örneğin İsviçre, 1949 Cenevre Sözleşmeleri’nin dört metninin resmî emanetçisidir — o hâlde ABD’nin İran’daki köprüleri ve elektrik santrallerini havaya uçurma tehdidi karşısında neden sessiz kalmayı tercih ettiler?
Sadece “Bütün medeniyeti yok edeceğiz.” demek bile, soykırım işleme niyetinin bir göstergesi olarak değerlendirilemez mi?
İşte bu nedenle diyorum ki; Avrupalılar gerçekten güvenilir insan hakları savunucuları olarak tanınmak istiyorlarsa, söylemleri ile eylemleri arasında uyum sağlamalı ve savunduklarını iddia ettikleri ilkelere uygulamada da bağlı kalmalıdırlar.
(Mehr)













Leave a Comment
Your email address will not be published. Required fields are marked with *