Varlık ve Ucube

Varlık ve Ucube

Evet, şehir ucubeleşmişti, mimari öylesine, caddeler, sokaklar ve küf ve rutubet kokan güneş görmeyen daireler ucubeleşmişti. Her şeyden önemlisi de insan sadece beşer yanıyla varolmakta idi. Gökler bile artık eski gökler değildi. İklimlerinden yenilecek gıdalara kadar her şey ucubeleştirilmekteydi…

Bünyamin Zeran

Kirlenmeye yüz tutmuş bir dünyanın içinde ayaklarına sinen ağır şehir kokularıyla bedenini sürüklemeye devam ediyordu. Yorgundu, yorulmaya hakkının olup olmadığını bilmeden. Cebinde sürekli taşıdığı cigarasını usulca kavradı. Epey eksilmişti paket. Acaba sigara paketi onu bu akşam idare edebilecek miydi? Çok da takılmadı bu konuya. Ağrıyan yerlerini ovarken gözlerinin gülüşü kayboluverdi. Derinlere doğru yol aldı kalbinin en zarif köşesi. Nice zaman geçti bir türlü âna dönemedi. Gözünün etrafında oluşan buğular olmasa ağlamaklı olduğuna inanmazdı kimse.

Ne kadar geçti bilinmez. Kendine geliverdi ve koltuğuna yığılıp kaldı. Kalkmakla kalkmamak arasında bir müddet durdu. Eline otuzüçlük tesbihini aldı ve tane tane çekmeye başladı. Dışarıda akşamın karanlığını yırtan sokak lambalarının ışığı eve yansıyordu. Henüz ışığı açmamış evin içinde yansıyan bir gölge gibi kalmayı tercih etmişti. Düşünde düşler olan bir bahara hasretti. Koltuk ona o kadar iyi gelmişti ki içindeki tüm yokluğu varlığa çevirecek gibiydi. Varlık dedi varolan şey ne kadar kıymetli dedi usulca, yalnızca kendi duyabileceği kısık bir sesle.

Varlığın karşısına yokluğu koydu. Varlığın kıymetinin yoklukla anlaşılabileceğini düşündü. Ahh  şu modern zamanlar tüm varlığın, varolanın düşmanı gibiydi. Varlık ve ucube üzerinde düşünmeye başladı. Varolan kıymetli ama modern zamanlar varlık yerine ucubeyi varetmekte, varetmekle de kalmayıp kutsallaştırmakta diye düşündü. Varlığı var kılan Allah, onu yokluğa garkederken ondan yeni bir var kılıyor. Varolan her şeyin bir hikmeti ve bir amacı oluyor. Allah varlığı yaratarak evrenin içinde bir düzen inşa ediyor. Aynı varlığı yok ettiğinde de yine bir boşluğu kapatarak olması gereken bir düzenin inşasına sebep oluyor. Ama insan öyle mi? İnsan varolanı ucubeye dönüştürerek evrendeki düzeni bozmaya gayret ediyor. İklimlere müdahale ediyor, savaşlarla insanlığın birikimini yok ediyor, sağlık konusunu şifa olmaktan çok ticari bir kâr formuna dönüştürüyor. Tüm insanlığı varlığıyla şerefli olan bir varlık olarak görmek yerine bir şirketin çalışanları gibi görüp insan varlığını kendi ilahlığının payandası olarak kullanıyor. İnsan şerefli bir varlıkken kendini bir ucubeye çevirebiliyor. Kendine bu kötülüğü yapan kime ne yapmaz ki diye düşündü.

Fıtri olan ile fıtri olmayan arasındaki farkları düşündü. Belli ki yine kendisi için uzun bir gece olacaktı. Oturduğu koltukta farkettiği yorgunluğunu düşünerek daha da içinden çıkılmaz bir hale sokmaktaydı. İçinde yaşadığı çağı ucubeler çağı olarak tanımladı. İnsanlar geçmişte nasıl helvadan putlar yapıp acıkınca yiyorlarsa şimdikilerin de helvadan putları vardı. Dün o putlar ucubeydi bugün de insanı çıkarı için esfele safilin yapan putlar ucube olarak duruyor dedi. Kimisi bir partiyi putlaştırmakta ama aradığını orada bulamazsa hemen onu “tu kaka” ilan etmekteydi. Kimisi bir makamı, kimisi bir kadını, kimisi parayı, kimisi işini vs. vs. putlaştırmaktaydı ve bu liste uzayıp gitmekteydi. Ucubeler çağı dedi yeniden. Güce tapanların, ucubelerle kendini tanrı sananların çağıydı ona göre bu çağ. Hüzünlendi birden. Acaba kendisi de bir ucube miydi ya da bir ucubenin peşine takılıp kaybolan bir varlık mıydı? Eğer bir varlık idiyse kaybolsa da bulma ümidi vardı. Ama varlık olmaktan çıkmış bir ucubeye dönüşmüşse kendini nerede nasıl bulacağını ya da bulabileceğini dahi bilemiyordu.

İnsan kendinden nasıl emin olabilirdi ki! Başkalarının ucubeliğini düşünmek kolaydı. Varolan ucubelere söz söylemek kolaydı. Ama kendi içinde olan ya da yarattığı ucubeye vâkıf olabilir miydi bilemedi. Yaşamak bir yerde “öteki”yle mümkündü. Eğer kendisi de ucube olarak gördüğü “öteki” gibi yaşıyorsa ne farkı vardı ondan. Yok eğer kaygısı, derdi, hüznü ve sevinci bir varlık olabilmenin sorumluluklarına dairse kendisinden ötürü mutlu olabilirdi. Herhalde bunun da çözümü, içinde yaşadığı çağa yabancılaşıp yabancılaşmadığı ölçütü idi. Bir anda kafası allak bullak oldu. Uykusu da kaçtı iyice. Karanlık yine de iyi gelmekteydi kendisine.

Sanat insan kıyıcılığına dönüşmüştü. İnsanlar sanatı varlığı güçlendirmek ve onu zerafetle süsleyip Allah’ın ruhundan üflemek üzere kullanmayı bırakalı çok olmuştu. Bilim dersen o zaten savaşlarda galip gelebilmek için yarış içindeydi. Okullar bombalanıyor, hastaneler bombalanıyor küçücük kız çocukları, erkek çocukları öldürülüyor ama ucubeler kendileri gibi ucube olan bombaların ne kadar etkili ve hızlı olduğunu konuşuyorlardı. Sağlık alanında yapılan bilimsel buluşların doktorlara, hastanelere ve şirketlere ne kadar kâr ettirerek kazandırdığı konuşuluyordu. Aslında varlık için bir buluş olmayıp ucubelerin ucubeliklerini artırmak için yapılan bir buluştu. Ama elbette her ucube bazı zamanlarda işe yarayabiliyordu belki biraz parası olanlara… Siyaset insanı ehlileştiren bir sanat olmayı çoktan terketmişti bile. Yalnızca arsa, ihale ve haksız kazançların bir aracı olmayı sağlayan ucubeye dönüşmüştü. Hukuk dedi sonra biraz yüksek sesle. Acaba ondan umut var mıydı? Sonra güldü kendi kendine. Ucubeler çağı diyorsun sonra hukuktan umut bekliyorsun diye kızdı kendisine. Eğer hukuk doğru işleyebilse içinde yaşadığı çağ ucubeler çağı olabilir miydi?

Ardı ardına birçok şeyi sorgulamaya devam etti. Ama elini nereye atsa elinde kalıyordu. Hiç mi umut yok dedi kendi kendine. Elbette umut her daim olmalıydı. İnsan ümit etmediği zaman da ucubeye dönüşür deyiverdi. Zira umut etmeyen biri için her yol mubahtır ya da yaşamanın anlamı kalmamıştır. Oysa varlık olarak duyumsayan, hisseden ve düşünebilen insan ucubeler çağında türlü türlü ucubeliğe karşı dimdik, uyanık ve tetikte olmalıdır diye düşündü. Yerinden doğruldu. Nereden başlayacağını biliyordu. Kalktı, abdestini aldı ve Rabbi için kıyama durdu. Şehrin ağır kokusu üzerinden yavaş yavaş kayboluverdi.

Varolmak sevinci içinde varlığını farketmesi ona yeni bir ruh kazandırmıştı. Ummadığı yerlerden kendisini rızıklandıran Rabbine hamdetti. Acizliğinin her daim farkında olarak Rabbinden gelecek her hayra muhtaç olarak yaşayacağının bilincine ermişti. Evet, şehir ucubeleşmişti, mimari öylesine, caddeler, sokaklar ve küf ve rutubet kokan güneş görmeyen daireler ucubeleşmişti. Her şeyden önemlisi de insan sadece beşer yanıyla varolmakta idi. Gökler bile artık eski gökler değildi. İklimlerinden yenilecek gıdalara kadar her şey ucubeleştirilmekteydi. Varlığın karşısında ucube dedi yeniden. Ne kendini ucubeleştirecek ne de ucubeleri kendisine rab belleyecekti. Ucubelerden ibaret bir sabaha uyanacak olsa da sabahın Rabbine and içmişti kendisini ucube kılacak her şeyden uzaklaştırmaya gayret edecekti.

Paylaş :

Leave a Comment

Your email address will not be published. Required fields are marked with *