Yaşadığımız son olaylar, tâbi tutulduğumuz son sınanmalar gösterdi ki, Müslümanım diyenlerin sözü ile özü, teorisiyle pratiği, imanıyla ameli, asla tabiiyeti ile usule riayeti, istekleri ile bu isteklere dair tutumları, olması gerekenle olan asla ve kat’a bir uyum göstermiyor, aynı renk ve dokudan değil, bir senkronizasyon içermiyor…
Mustafa Bozacı
İstedik ki gündemlerimizin tahlilinde Kur’an’ı rehber, hakem/hakim, mihver kılalım… Bu haslettir ki hayli zamandır terk edildiğinden ve her gündemde herkesin ve her kesimin kendince düşünüp taşındığı, ölçüp biçtiği, aklı akla eklemek, istişare edip ortak bir karara varıp ardında durmak var iken, asıl yolumuz-yöntemimiz bu olması gerekirken, zaten hayli fazlaca ürettiğimiz ayrılık gayrılık noktamızı kaşıyacak ve ona ilavede bulunacak bir yaklaşımla, heva ve hevesi, algı ve manipülasyonları işe koşarak, kâle alarak yol aldığımızdan, bırakın meselelerin hallolmasını yüzümüz yerden kalkmamaktadır. Alçak veya yüksek sürünmeler, harici gündemler peşinde sürüklenmeler sürüp gitmektedir.
Mevcut ahval ve şeraitte, aklımızı başımıza almadıkça, sorunlarımızı Allah ve resulüne döndürmedikçe de bu avare kasnak gibi dolanmak halinden, patinajdan, ataletten, ah vah etmekten kurtulamayacağız. Doğru soruları sor(a)madıkça doğru cevaplara ulaşamayacağız! Bu soruların cevabını ana kaynakta ve onun hayata bakan yüzü elçinin örnekliğinde arayıp bulmadıkça ve daha önemlisi onların verdikleri cevaplara ‘amasız, fakatsız’ teslim ve aynıyla tâbi olmadıkça yüzümüz yerden de kalkmayacaktır. Sorunların doğru tesbit ve teşhisi de bu bakış açısıyla ancak mümkündür. Tedavi de o ana/tek kaynağa dönüp elçinin onları hayata aktaran şahitliğinden ilhamımızı almadan mümkün olmayacaktır. Tabiri caizse balı kavanozun dışından tatmaya çalışmak gibi…
Bu tarz, Kur’an’a ve elçimize arz edilmesi gereken gündemlerimiz o kadar çok ki sayılır gibi değil! Yine tersinden düşünüldüğünde Kur’an’a ve resulullaha (as) döndürmeyerek kendimizce, meşrebimizce, akletmeden-fikretmeden çoğu yapay, bir proje olarak üretilmiş, bazı kereler de ısıtılıp ısıtılıp yeniden servis edilen o kadar çok gündemimiz var ki; bunları adeta önümüze sunulan her altın(!) kaptaki ağulu maiyi şifa diye yudumlamayı da geçtik, baştan aşağı tıkarak, lıkır lıkır yutarak kullandığımızdan, tükettiğimizden, şifa bulacağız derken onmaz yaralara, kronik biçare vak’alara dönüyoruz. Bunları tüketirken tükeniyoruz! Yükseldik sanırken tavana, alçalıyoruz! Zira izzetin ve şerefin kaynağını, yerini; ziyanın ve şifanın ana pınarını tanımıyoruz! Elimizdekinin kıymetini bilmeden, sun’i-beşeri reçetelere sığınıyor, bizi zehirleyip durduklarını göre göre/baka baka (Kalpler de mi köreliyor ne?), üstelik doz aşımını da kabul ederek uyuşturuluyor, kalan melekelerimizi de yitiriyoruz.
Şimdi bunlardan halen sıcak olarak ızdırabını hissettiğimiz, yakınlarımızda yaşanan ve malum dünya istikbar ve emperyalist zalim ve canilerinin, batıl batının (genel anlamda; yoksa mevzu bahs olunan iki meselede de bu cenahlarda vicdanı kararmamış, kalbi körleşmemiş, sağduyu sahibi, insanlıktan çıkmamış azımsanmayacak sayıda kişi/kişilik görebiliyoruz elhamdülillah ve hidayetleri için Rabbimize niyaz ediyoruz) sırtlan taifei beşerisinin, hayvanat gibi ve çoğunlukla ondan da aşağı mahlukların zulümleri altında kalmış aziz Gazzeli ve İranlı kardeşlerimizin uğratıldıkları mağduriyet ve mazlumiyet karşısında, onların dışındaki insanlık ailesinin, ırkî-etnik aynılık içindeki kesimlerin, din kardeşliği ve ümmet diye söyleşenlerin hal-i pür melallerine bir bakalım. Buradaki tutumları masaya yatırıp analiz edelim ve en nihayet hakem/hakim olarak Kur’an’a ve resulullaha döndürelim, bakalım neler göreceğiz!
Şunu peşinen söyleyelim ki buradaki veriler, kriterler ve ortaya çıkacak sonuçlar, biz ne kadar istesek de sadra şifa olacak mı, emin değiliz! Zira zaten bu bakış ve kabulleniş kuşanılmış olsa idi şimdiye kadar, yaşayageldiğimiz bu kadar sorun, içine düştüğümüz bu kadar gaile başımıza gelir miydi?! ‘Aklını kullanmayanları pislik içinde bırakırız…’ (Yunus 100) ayetinin tezahürü gereği onca pislik içinde bocalar durur muyduk?! Oysa inandığımız tek kitap çok büyük oranda tekrarlanarak; ‘akletmez misiniz, düşünmez misiniz, yok mu ders alan, ne kadar az/azınız inanıyor(sunuz), hatırlamaz mısınız…’ diyerek bizleri sarsıyor, sallayıp silkeliyor, uyarıyor, uyuşmamamızı, teyakkuzda kalmamızı istiyor. O halde bu ayrılık gayrılık, kabili telif olamayan, izahı imkansız ve tüm bunlardan mes’ul olup hesabını zor vereceğimiz (bir ümit manasında olumlu kullandık kelimeyi, Rabbimizin afv ve mağfiretine güvenerek, yoksa ‘ne ise halin, çıksın falın’ tarzında ve yapılmayanlar yapılmayacakların teminatı olur sadedinde bizlerde bir ışık da, mecal de yok!) belki veremeyeceğimiz bu hal ve gidişat nedir, nereyedir?! Bu elbette belli oranda dış(!) güçlere, şeytan ve taifesine, beşer mümessillerine atfedilebilse de; biz de az yollu değiliz hani! Malik b. Nebi’nin ‘sömürüye müsait olma hali’ dediği tarzda en azından! Yine ‘rical’ eksikliği de hakeza!..
Enerjimiz yitip gidiyor, bırakınız sinerji oluşturmayı!
Yukarıda ‘aziz Gazzeli ve İranlı kardeşlerimiz’ diye yazarken de bir tereddüt yaşadığımı itiraf etmeliyim. Zaten bu yazının ana teması, konumuzun esas vurgusu olması hasebiyle bu Müslüman beldelere ve Müslümanların yaşadıkları yerlere saldırmaları için, kurdun kuzuyu yemek adına pek de makul ve mantıklı bir gerekçe sunmasına gerek kalmadığı hikaye örnekliğindeki gibi ‘İslam-müslüman’ olguları yeterli sebeptir. Ah, bunun farkına bir de biz(!) varabilsek!
‘Bir musibet, bin nasihattan iyidir’ derler, ama ders alan olmayınca ne çare! Yine ‘nush-tekdir-kötek’ üçlememiz var, ama onu da vecize olmaktan öte, kâle alan yok! Bir de bir skeç var tv programlarından birinde ‘Şevket Hoca’ tiplemesiyle, ‘Biz size bunu tüple, leğenle, ördekle, boruyla… anlattık!’ repliğiyle sunulan, ama sadece gülüp geçilen! Isırılacak yerimiz, sokulmadık bölgemiz kalmamışken ‘Mü’min bir delikten iki kere ısırılmaz!’ diyen elçimizin uyarısı dilden dile aktarılıp durmakta, bundan da dindarlık hassasiyeti, hadis ve sünnete sadakat pay ve payesi devşirilmeye çalışılmaktadır! Yazık, çok yazık! Algıyla gerçekler, norm ile form, nesnel olanla subjektif olan yer değiştirip ters yüz olunca, başka ne olabilirdi ki mevcut hal-i pür melalimizden başka! Hani diyor ya Akif ‘Kaydında değil hiçbirimiz mananın!’ diye, aynen öyle… İşin hep ‘duygusal’ tarafındayız! İşi Allah’a havale edip geçiyor, Müslümanlık deklarasyonumuzu kâfi görüyoruz!
Biz de dilimizin döndüğü, bilgimizin, zannı galiplerimizin elverdiğince anlatmaya çalışıyor, teyakkuza davet ediyoruz başta kendimiz olmak üzere Müslümanlık iddiası içindeki kişi ve kesimleri… Bu konuda Âl-i İmran 64. ayeti, ‘…yalnız Allah’a kulluk edelim, O’na hiçbir şeyi ortak koşmayalım, Allah’ı bırakıp birbirimizi rabler edinmeyelim.’ hakem/hâkim kılalım. Daha ne diyelim… Bundan başka hangi söze teslim olalım, Müslümanlık iddiasında iken üstelik! Hadi bir ötesine gidelim o zaman; ‘mübahale-mülaane’ ayeti diye bilinen Âl-i İmran 61. ayete müracaat edelim! Belki biraz ağır gibi gelebilir, muhatap konusunda te’viller yapılabilir ama kaçış yok! Müslümansak sözü dinleyip en güzeline uymak, tamamına şeksiz şüphesiz, ‘amasız-fakatsız’ iman edip teslim olmak zorundayız! Yoksa yok! Bir sınır yoksa, hiç yoktur! Bu verilerden/beyanlardan birine rezerviniz varsa, içinize sinmiyorsa, işinize gelmiyorsa o zaman söze sadakat, ahde-misaka riayet de yoktur demektir! İmanı bozan şey, her şeyi bozar! Alınmak, gücenmek yok; bir hatır gözetilecekse o da Rabbimizinkidir, ötesi-berisi yok!
Yaşadığımız son olaylar, tâbi tutulduğumuz son sınanmalar gösterdi ki, Müslümanım diyenlerin sözü ile özü, teorisiyle pratiği, imanıyla ameli, asla tabiiyeti ile usule riayeti, istekleri ile bu isteklere dair tutumları, olması gerekenle olan asla ve kat’a bir uyum göstermiyor, aynı renk ve dokudan değil, bir senkronizasyon içermiyor; bir ikirciklik, bir eklektiklik, bir yanılsama, çoğunlukla zan ve kuruntu, bilgi ve bilinçten uzak, hakikatin kapsamına yabancı bir temayül silsilesinden mürekkep bir haldedir!
Daha tarafını seçemeyen, zalimle mazlumu ayıramayan, ‘mü’minler ancak kardeştirler’ (Hucurat 10) ayetini sindirememiş, güce tapınmayı ve teslimiyeti hak ve hakikatin yanına, önüne veya ardı sıra koyabilen bir algı tutulması bundan başka hangi söze döner, sarılır, sığınır bilmem ki!? Haydi bir tane söyleyelim o sözlerden/hadisten, zira bu coğrafyaların insan taifesinin bir algısı da odur ki hadis-sünnet denilince sözüm ona akan sular durmakta, hassasiyet artmakta, sadakat tavan yapmaktadır(!); ‘Zalim de olsa mazlum da olsa kardeşinize yardım edin!’ (Buhari, İkrah 7)… Haydi tefekkür edelim, tezekkür edelim, te’vil edelim, ötesinde istinbat yapalım, Resulullah (as) ne demiş, ne buyurmuş, ne kastetmiştir bu sözüyle; aslında her şey açık ve net de kulağı olan, gözü gören, algıları körelmemiş herkes için, ama biz yine de sadrımıza düşenleri paylaşalım alınacak dersler alınsın, alınması gerekenler de alınsın! Teferruatlar farklı kaynaklarda bulunabilir ama biz sadece bir noktaya dikkatlerinizi çekmeye çalışacağız o da şu; dikkat ettinizse ‘kardeşinize’ diyor Allah’ın elçisi; öteki, gavur, kafir, müşrik, fasık, facir… demiyor. Bugün kör göze bile ayan olacak şekilde sağır sultanın bile duyduğu vechile mevzubahis iki konudaki zalimler, zulmedenler, Müslüman kardeşlerimizin can ve malına, beldelerine taarruz edenler müselman bile değiller ama gel gör ki bu taifenin tufeylileri onlara meyletmekte, işbirliğini reva görmekte, ahali de zalimlik ayyuka çıkmış iken, batılı vicdan sahipleri dahi teyakkuza kalkmış iken, irkiliyorken, tepki gösteriyorken ‘Zulüm bizdense, ben bizden değilim!’ (Rachel Corrie; Filistin’deki zulme itiraz edip karşı dururken İsrail buldozeri altında can veren batılı aktivist) diyebiliyorken, bizim akıl tutulması yaşayan refiklerimiz(!) kör, sağır ve dilsiz kesilebiliyor! Dahası onca ortak noktaya rağmen, ayrım noktalarını kaşıyıp kanatıp güya mezhebinin arkasında durup kahramanlık(!) sergiliyor, ayıp örtüyor, suçunu bastırıyor, vicdanını rahatlatıyor!
Siyaseten zinaya düşmüş haberi yok; aslında ‘ölmüş de ağlayanı yok’ mu demeliydik! Hani recm diyordunuz, dursanıza sözünüzün ardında; hepiniz taşlanmayı hak ediyorsunuz ama yeri ve zamanı değil! Bari susun da adamdan saysınlar! Mazlumları, geçtik insanlık ailesini üstelik din kardeşinizken, dahası çokça etnik-ırkî aidiyetleriniz de örtüşüyorken bunları bırakıp bu neyin gafleti, dalalet ve hıyaneti de siz zalimlerin tarafında saf tutuyorsunuz!? Bu ne saflık, hangi saf! Sözün burasında yine sözü, sözlerin en güzeline bırakırsak; ‘Zalimlere meyletmeyin, yoksa size de ateş dokunur, Allah’tan başka dostunuz, veliniz yoktur, sonra yardım da görmezsiniz!’ (Hûd 113) buyruğu aramızda hakem/hakim olsa, Müslümanım diyenler bu ayeti dikkate alıp itaat etse, ona sarılsa durum böyle mi olurdu?!
Birilerinin hatalarının altını ve üstünü çizip ısrarla vird edinirken, diğer tarafın -ki dünya görüyorken, asıl saldırganların, sırtlan sürüsünün, çakal taifesinin, tam anlamıyla zalimler güruhunun onlar olduğunu, üstelik onların zalimliklerinin geçici, anlık, konjonktürel değil yapısal, ontolojik bir durum olduğu aşikarken- zulümlerini, cürümlerini, ekini ve nesli helak eden sürekli tavırlarını görmezden, duymazdan gelmek, nasıl bir halet-i ruhiyedir, nasıl bir aymazlıktır, nice bir sarhoşluk, uyur-gezerlik halidir?! Bu dik sürünmek, yaşayan(!) ölülerden olmak ve vahyin ‘kel en’ami belhüm edall’ diye tarif ettiği kitle ile aynı yekûn içinde yazılıp çizilmek değil de nedir?!
Tabi konfor alanları oluştu; birileri bedel öderken, canları ve malları ile imtihan edilip bu imtihanda izzet ve şerefle cehd ederken, bırakınız işin edebiyatını yapıp sırf bu yolla dahi destek olmayı, aksine ‘gölge etmeseler yeter’ dedirtecek, şeytana pabucu ters giydirecek, kraldan çok kralcı, çıkarlardan çıkar beğenen(!), sonra da oturduğu yerden ‘İlahi inayet bekleyen’, izzet ve şeref sadece Allah’ın, elçisinin ve inananların yanında iken, bunu zalimlerin, facirlerin yanında arayan, sonra da yine birilerini ‘mezhep ihraç ediyor’ diye zemmederken, o hakkı tekellerinde tutan, kendilerinde gören tutum müktesebata yabancılaşma, başkalaşım değil de nedir?!
Misalen son saldırıda onca kızcağızı hedef alan canilerin cürümlerini idrak edemeyip ‘üç maymunu’ oynayanlar ‘Bi eyyi zenbin gutilet!/(diri diri gömülen) kıza hangi suçtan öldürüldüğü sorulduğunda…’ (Tekvir 9) ayetini düşünmezler de, bu vurgu, bu ölü yürekleri nasıl titretmez, özüne döndürmez?! Dikkat buyurun, kızlara soruluyor; canilere değil, bu canilere meyleden, sukutu/buğzu-dili-gücüyle karşı koy(a)mayanlara değil! Görüyor musunuz mu’cizliği, işin ağırlığını, sorumluluğun büyüklüğünü?! Burada Nisa suresi 75 ve 76. ayetleri zikretmenin tam zamanı, ‘Size ne oldu da Allah yolunda ve “Rabbimiz, bizi halkı zalim olan bu şehirden çıkar, bize tarafından bir sahip gönder, bize katından bir yardımcı yolla!” diyen çaresiz erkekler, kadınlar ve çocuklar uğrunda savaşmıyorsunuz? İman edenler Allah yolunda savaşırlar, inanmayanlar ise tağut/bâtıl dava uğrunda savaşırlar. Şu halde şeytanın dostlarına karşı savaşın. Şüphe yok ki şeytanın planı (tuzağı) daima zayıftır.’… Tefsire, te’vile gerek var mı?! Ya da meallerden meal tercih etmeye…
Bu söze de gelmeyen, başka hangi söze gelir?! Artık kötek zamanı gelmiş demektir ki başımıza gelip duranlar, tekraren dövüldüğümüz, sövüldüğümüz, kovulduğumuz bundandır! İlahi inayete sığınmıyoruz ki yardımı da hak edelim! Bundan kelli hangi aşağılanma kaldı ki?!
Bakınız sözümüz meclisten içeri! Bize, bizden bilinenlere!.. Yoksa o iki malum ve mezkur Müslüman beldede -ve sair yerlerde- mallarıyla canlarıyla bu cehdi sürdüren, öldüren ve öldürülenler değil kesinlikle! Onlar bu sınavdan yüzlerinin aklıyla çıkmışlar, Allah’a verdikleri söze sadık kalmışlar, ahid ve misaklarından dönmemişler, yılgınlık da göstermemişler, göstermemektedirler. En küçüğünden en yaşlısına, kadınından erkeğine… Onlar genel anlamda bizlerin onuru, izzet ve şerefini de kurtarmak adına da bir mücahede sürdürmektedirler, bizdeki olanca aymazlığa, biganeliğe rağmen; genele bakıldığında biz görmesek, idrak edemesek, takdir etmesek de! Her şeye rağmen, her türlü dezavantaja rağmen, düşmanın imkanlarına, dost bilinenlerin(!) terkine, satışına rağmen imanlarına dayanarak, Rablerine güvenerek, İslam’ın izzet ve şerefine talip olarak!..
‘Takiyye’ diye bir olgu var malumunuz, hani şu Şiiliğe atfedilen… Evet, onlar da bunu yadsımıyor ve kendi müktesebatlarına dahil ederek, belirli şartlar altında başvurulacağını söylüyorlar ve bu zaten kayıtlara girmiş bir vakıa! Gel gör ki bugün o kavram, o beğenmedikleri, destekten imtina ettikleri, Müslümandan saymadıkları(!) Şiilikten aparılarak sanki kendi ilkeleri imişçesine ona dört elle sarılan Sünni camia tarafından tüketilir, kullanılır olmuştur. Hemen her zorlu virajda, akabe önünde, her sun’i gündemde, sınavın ağırlaştığı her vasatta, çıkarlara dokunan her olayda, işe gelmeyen her konuda pekala, hiçbir telife de gerek duymadan sahiplenilir durumdadır. Hz. Huseyn’i Kerbela öncesi satan(!), muarızına terk edenler kimdi acaba?! ‘Fasık da olsa imama itaat’ hangi devrin herzesidir, yutulan?! Adamlar, adam gibi mücadele ve mücahede ederken, bizim, iş lafa geldiğinde mangalda kül bırakmayan, bölüp parçaladıkları dinleri ile tekelciliği de ellerinde tutan, Allah elçisi dendiğinde onu da kimselere kaptırmayan, her biri diğerine bırak rahmet okumayı, tel’in ve tekfirciliği dillerinden düşürmeyen sözde Sünnilerimiz; nerede sünnet, nerede Allah resulü, hangi sünnet dedirtecek tarzda zanni ve nefsi bir ‘üç kuruşa beş köfte’ dedirtecek tarzda temayüller içindedirler. Şiiliği eleştireceğim derken -burada ama, fakat, şöyle böyle diye bazı haklı gerekçeler sunma zamanında da, mekanında da değiliz- savunduğu Sünniliği abd ve israille işbirliği içinde, onlara ses çıkarmayıp beraber iş tutan formatta sunup kabulleniyor olmak ne feci bir akıl tutulmasıdır! Nasıl bir savrulma, ne kötü bir taraf seçimidir! Alın bu tarz Sünniliğiniz sizin olsun, siz bu halde tükeniyor ve sahiplenmekle övündüğünüz sünnete ve Resulullahın (as) aziz hatırasına, örnekliğine de ihanet ediyorsunuz!
Yukarıdaki örnekteki gibi hayli sözü/hadisi de bulunabilir Allah resulünün kaynaklarımızda; zulmü, zalimliği tel’in eden, sakındıran, kardeşliği vurgulayan, haksızlık karşısında susulmaması gerektiğinin altını çizen… Sünneti hakeza! Ki kendi hayatı, tebliği, örnekliği de hep bu minvalde gerçekleşmiştir. Ancak ondan bizimkilere(!) kalan bu duruşu, mücadelesi, ibadî olduğu kadar siyaseten örnekliği değil, şekli şemaili kalmış gibidir, maalesef! Ne Kur’an ne de Hz. Muhammed’in (as) ‘usve-i hasene’ hayatı bu kitleyi ayıktırmadıktan, kendine getirmedikten, akılları başa aldırmadıktan sonra kim ne derse desin, biz ne yazarsak yazalım, ne söylersek söyleyelim kâr etmeyecektir! Hikmetle, güzel öğütle, cedelin en güzeliyle mukabele, mücadele edilse de (Nahl 125)!
Yine de biz, Rabbimizin ‘şer gördüklerinizde hayır, sevdiğiniz şeyde de şer olabilir’ (Bakara 216) beyanı mucibince her zaman ve mekanda, her hâl ve şartta O’na (cc) yönelip sığınarak, ‘emrolunduğun gibi dosdoğru ol’ (Hûd 112) ve ‘hak vaki olana, ömür sona erene kadar Rabbine kulluk et’ (Hicr 99) emirlerine boyun eğip itaatle mükellefiz. Rabbimiz günleri aramızda tedavül ettirip duruyor (Âl-i İmran 140), hesap için asıl ve kalıcı yurda döneceğimizi de hatırlatarak (Tekasûr 8)… Herkes hesabını ona göre yapsın!













Leave a Comment
Your email address will not be published. Required fields are marked with *