Küfrün Vasfı Değişmedikçe Müslümanın Duruşu Değişmez

Küfrün Vasfı Değişmedikçe Müslümanın Duruşu Değişmez

​Biz biliyor ve inanıyoruz ki, zaman değişse de hüküm değişmemiştir. Küfür, mahiyet olarak yerinde dururken ona karşı duruşunu değiştirenler aslında hakikatten sapanlardır.

Ali Göçmez

“Muhammed ancak bir elçidir. Ondan önce de nice elçiler gelip geçmiştir. Şimdi o ölür veya öldürülürse, topuklarınız üzerinde gerisin geri mi döneceksiniz? Kim gerisin geri dönerse Allah’a hiçbir zarar veremez. Allah şükredenleri mükâfatlandıracaktır.” (Âli İmran, 144)

Yukarıdaki ayette Allah, bu dinin ayakta durmasının kişilerin şahsi varlığına bağlı olmadığını söylemektedir. Vahyi insana ulaştırmakla görevli olan peygamberler ölür veya öldürülürlerse dahi Allah’ın ayeterine inananların yola devam etmeleri gerekir. Çünkü, asıl olan Allah’tır. Allah’ın sözleridir. Bu sözlerin insanlara duyurulması, yaşanması ve örnek olunmasıdır. Bu dine inananların ilki olan, lideri olanlar ölse dahi yürüyüş durmamalıdır. Ümitlerin bitmesi, mücadelenin sona ermesi, geriye cahiliyeye dönmek haram kılınmıştır.

Allah Hud suresinde, gerçekten inanmış kullarına hitaben: “…sizden hiç kimse arkaya dönüp bakmasın…” (Hud, 81) demektedir.

Bizler bu ayetlerden payımıza düşen öğütleri alalım istedik. Zira her bir peygamber bizim için güzel bir örnektir. Onları, hayatlarında bize örnek olacak tavır ve davranışları Allah bizlere aktarmıştır.

Bugün yaşadığımız sorun hakk ve batıl arasında tefrik yapmak, siyasi olaylarda zalimlerle aynı safta görünen Müslümanları uyarmakta çektiğimiz sıkıntılardır. Asıl sorunumuz, küfrün ne olduğu meselesinde yaşanan bulanıklıktır. Küfür mahiyet olarak değişmediği hâlde; ona karşı duruşunu değiştirenler, bu değişimi “dünde kalmamak, zamana ayak uydurmak” diye sunmaktadırlar.

Oysa mesele son derece basittir:

Küfrün vasfı değişmedikçe, müminin duruşu değişmez. Bugün bize “geçmişte kaldınız” diyenlerin dayandığı zemin bellidir: Muhafazakar Demokrasi.

Demokrasi dört temel üzerine kuruludur:

– Şahsî hürriyet (bireysel özgürlük),
– Fikir hürriyeti (düşünce özgürlüğü),
– Mülk hürriyeti (mülkiyet hakkı),
– Din hürriyeti (ibadet hakkı)

Bu kavramların tamamı Batı’nın Hristiyanlık tecrübesi, tarihsel çatışmaları ve seküler çözüm arayışları üzerinden tanımlanmıştır. Ne kaynağı vahiydir ne de ölçüsü tevhiddir. Pratiği yaşanmış, sınırları çizilmiş, tanımı yapılmış beşer merkezli özgürlüklerdir. Dolayısıyla bunların İslamî olduğunu iddia etmek ya cehalettir ya da bilinçli bir tahriftir.

Demokrasi ile laiklik arasındaki ilişki de inkâr edilemez. Laiklik, demokrasinin yapışık ikizidir. Biri olmadan diğeri yaşayamaz. Vahyin hayattan tasfiyesi olmadan demokrasi ayakta duramaz, beşer (insan) aklı mutlaklaştırılmadan laiklik anlam kazanamaz.

Dün, İslam’ın dünya görüşünün ve hayat nizamının üstünlüğüne inananlar bugün “muhafazakâr demokrat” kimliğiyle sahnededir. Ve bu yeni kimlik, geçmişteki İslamcılık iddiasını “romantik bir nostalji” haline getirmiştir.

Peki soralım: Geride kalan kim?

Antik Yunan’da pratiği ortaya çıkan, beşer aklını mutlaklaştıran, vahyi hayatın dışına süren bir sistemi savunanlar mı?

Yoksa Allah’ın hükmünü merkeze almayı savunanlar mı?

Asıl gericilik, beşer aklının yüceliğine iman etmektir.

Asıl gericilik, insan aklını norm belirleyici ve ölçü koyucu haline getirmektir.

Asıl çağdışılık, vahyi kabul etmemektir.

Demokrasi, insanın hevasını ölçü kabul eder.İslam ise hevaya uymayı yasaklamıştır.

Bugün dünya, bu heva merkezli düzenin ürettiği ahlaksızlığı, zulmü, sömürüyü ve kanı iliklerine kadar yaşamaktadır.

Üç kuruşluk dünyevî menfaat için:

Küresel bir zulüm çetesine destek verenleri eleştirmeyenler, Müslüman topraklarının işgaline sessiz kalanlar, kundaktaki bebeğin ölümünü “kendimizi savunuyoruz” diye açıklayanlar, Siyonistlere aylarca yiyecek, içecek, mühimmat ve çelik gönderenler mi ilericidir? Yoksa bunlara itiraz edenler mi gerici?

Demokrat liderlere tapınmayan, kişileri kutsallaştırmayan, kabirlerde yatan ölüleri mukaddesleştirmeyen, küfrün sofrasına oturmayı reddedenler mi “geri”dir? Yoksa zulmü meşrulaştıran düzenin savunucuları mı?

Rabbimizin emri apaçıktır. Zaman aşımına uğramaz. Zira zamanın yaratıcısının sözüdür:

“Ey iman edenler! Yahudileri ve Hristiyanları dost edinmeyin. Onlar birbirlerinin dostudurlar. Sizden kim onları dost edinirse, şüphesiz o da onlardandır. Allah zalimler topluluğunu hidayete erdirmez.” (Maide, 51)

Bu ayete uyanlara kötü gözle bakmak, ancak o sofradan nasiplenmekle mümkündür. Çünkü insan kiminle oturuyorsa ona benzemeye başlar. Körle yatan şaşı kalkar.

Müslümanın safı nettir. O da kainatın yaratıcısı Allah’ın hükümlerinin yaşandığı düzen. Müslüman, zulmün yanında değil hakkın yanındadır.Zalimlerin karşısındadır.

Musa’nın yanındayım deyip de Firavunun sofrasına oturanların iddiaları yalandır.

Küfrün vasfı değişmediği sürece biz de yerimizi değiştiremeyiz. Asıl yerini değiştirmesi gerekenler kafirleri dost edinen, amiyane tabirle, cami ile meyhane arasında olanlardır.Yoksa ahirleri berbat olacaktır.

Vahy bakidir, şahıslar geçici

​Biz inanıyoruz ki bu din, kişilerin fani varlığına endekslenemez. Âli İmran 144. ayetin ihtarınca; rehberler, liderler veya elçiler ölse dahi yürüyüş durmaz. Asıl olan Allah’ın sözüdür.

Şahısları kutsallaştıran ve davayı fani isimlere hapseden her türlü anlayışı reddediyoruz. Ümidimiz şahıslarda değil, Allah’ın vaadindedir.

​Modernizm ve Demokrasi

​Batı’nın tarihsel sancılarından doğan, kaynağı vahiy değil beşer olan “Demokrasi” ve onun ayrılmaz ikizi “Laiklik”, Müslüman için bir hayat nizamı olamaz.

İnsanın hevasını ölçü kabul eden, vahyi hayatın dışına iten bu sistemlerin “muhafazakâr” makyajlarla İslamîleştirilmesi girişimlerini bir “bilinçli tahrif” olarak ilan ediyoruz.

Bizim için asıl gericilik, Allah’ın hükmü dururken beşer aklına tapınmaktır.

Musa’nın safı, Hakkın yanı

​Bizim safımız, kâinatın yaratıcısı Allah’ın hükümlerinin kayıtsız şartsız yaşandığı düzendir.

Zulmün yanında durup Hakk’ı savunuyormuş gibi görünmek münafıklıktır.

“Musa’nın yanındayım” deyip Firavun’un sofrasında karnını doyuranların, zalimlerin çarkına su taşıyanların ve Siyonistlerle ticaret/siyaset köprüleri kuranların iddiaları batıldır.

Dost ve Düşman tanımı (Vela ve Bera)

​Rabbimizin Maide suresi 51. ayetteki emri bizim için kırmızı çizgidir:

“Yahudileri ve Hristiyanları dost edinmeyin.”

Küresel zulüm şebekeleriyle, Müslüman topraklarını kan gölüne çevirenlerle “stratejik ortaklık” kuranlar, o şebekelerin bir parçası olmuşlardır. Müslüman, kâfiri dost, zalimi müttefik edinemez.

​Çağın Putları

​Kişileri kutsallaştıran demokratik liderlik kültünü, kabirleri mukaddesleştiren anlayışlardan ve küfrün sofrasında nasiplenmek için eğilen başlardan değiliz.

Biz, rüzgâr gülü gibi dönen “bukalemun” kimliklerin değil, özü sözü bir, Allah’ın dışında kimseye eğilmeyen bir iradenin temsilcileriyiz.

Arınma ve Yenilenme

​İslam’ın izzetini yeniden ayağa kaldırmak için; içimizdeki “urlardan”, dünya menfaati için her kalıba giren “muhafazakâr maskeli” tiplerden ve her türlü sapmadan (milliyetçi, mezhepçi, liberal) arınmış bir kadrolaşmayı zaruri görüyoruz.

Cami ile meyhane arasında kalanların değil, kalbiyle ve fiiliyle Allah’a ram olanların yürüyüşü galip gelecektir.

​Biz biliyor ve inanıyoruz ki, zaman değişse de hüküm değişmemiştir. Küfür, mahiyet olarak yerinde dururken ona karşı duruşunu değiştirenler aslında hakikatten sapanlardır.

Biz, Hud suresinin emrettiği gibi, arkamıza bakmadan, topuklarımız üzerinde geri dönmeden dosdoğru yürümeye ant içtik. ​”Şüphesiz Allah, şükredenleri mükafatlandıracaktır.”

Paylaş :

Leave a Comment

Your email address will not be published. Required fields are marked with *