Biz bölgeyi yeni tanımıyoruz. Bugün ‘İslam ülkesi’ olarak adlandırılan beldelerimizde münâfık çeteler İslam’a ve Müslümanlara tuzaklar kurmaktadırlar. İran’ın cihadını mezhepçilik nifakıyla gölgelemek isteyenler Allah’tan korkmalı, Amerika-İsrail’in safında yer almak zilletinden vazgeçmelidirler.
Mehmed Durmuş
İran’ın Epsteinci katiller ABD ve İsrail’le savaşı bütün hızıyla sürmektedir. Bu savaşta İran Ali Hamaney, Laricanî gibi birçok siyasi-askeri insanını şehid verdi. Ama şehadet çizgisi pek çok hayrın doğmasına da vesile olmaktadır.
Katiller İran’a 28 Şubat sabahı saldırdılar. Böylece dünya yeni bir ‘28 Şubat Süreci’ne sahip oldu. Bu, Müslümanların sadece, horlanmayı gözyaşlarıyla sineye çektikleri bir süreç değil, aynı zamanda düşmanı horladıkları, vuruldukları kadar da vurdukları, kan verdikleri kadar da kan aldıkları bir ‘Furkan günleri’ olmaktadır.
İran’ın her bir hamlesiyle Allah’ın ayetlerinin ete-kemiğe büründüğünü görüyoruz. Bunun yanında, Müslüman beldelerinde mezhepçilik fitnesinin, ulusalcı çığırtkanlığın tam bir tuğyan boyutuna vardığını da gözlemliyoruz. Amerikancılığın içimizdeki uyuyan hücreleri taarruza geçmiş bulunmaktadır. Sanırdık ki İsrail deyince, Amerika Birleşik Devletleri deyince, Müslümanım diyen, ehli kıble insanlara, Müslümanların en tartışılmaz değerlerini ayaklar altına almanın akla geleceğini söylemek gerekmez… Meğer öyle değilmiş.
Çeyrek yüzyıla yakın AKP iktidarı, sağcı, muhafazakar, fırsatçı, faydacı Amerikancı siyasette Turgut Özal-Süleyman Demirel çizgisini gölgede bırakmıştır. Cumhurbaşkanı ABD-İsrail’in İran İslam Cumhuriyetini yıkmak maksadıyla ordular sevk emesi karşısında sadece İran’ı kınamakta, saldırganları kınamamaktadır bile. Türkiye’nin sınır komşusu ama en önemlisi din kardeşi olan İran’da füze gümbürtüleri adeta kıyametin yaşandığını gösterirken, ülkenin sarayında her akşam bir zümreye verilen iftar sofralarıyla Ramazan ‘ihya’ edilmiştir. Minarelerden on beş gün müezzinler “merhaba Ramazan” nağmeleriyle Ramazana hoşamedi yaptılar, kalan yarısında da Ramazana elveda çektiler. Oysa minarelerden o sadaların yayıldığı dakikalarda İran’a ABD-İsrail’den füzeler geliyor, İran’dan da o yöne füzeler gidiyordu. Cumhurbaşkanı, İran’ın komşu Arap ülkelerine saldırısı sonucunda bölgenin, daha önce hiç olmadığı kadar bir güvenlik buhranıyla karşı karşıya getirdiğini söylüyordu.
Demek ki ABD-İsrail eşkıyalığına karşı sesi çıkmayan bölge, güvenli bölgeymiş. Gazze’de yaşananlar, Filistin’de 1948’den bu yana yaşananlar bir iki basit asayiş olayından ibaretmiş herhalde. ABD-İsrail ve müttefiklerinin hınzırlığını İran ifşa ettiği için Amerikancı-İsrailci ‘bölge’de İran kötü olmaktadır.
Biz bölgeyi yeni tanımıyoruz. Bilhassa 7 Ekim 2023 gününden itibaren Gazze/Filistin için hiç istiflerini bozmayan sözde Müslüman ülkelerin özde Amerikancı iktidarları zaten kendilerini iktidarda tutan ABD-İsrail eksenine bihakkın hizmet etmektedirler. İsrail’in İran’ın en büyük doğalgaz tesisine saldırmasına misilleme olarak Riyad’daki (Aramco’ya ait olduğu bildirilen) petrol rafinerisine saldırması, bölgenin 12 ülkesinin dışişleri bakanının Riyad’da toplandığı saatlere denk geldi. Türkiye, Mısır, Pakistan, Azerbaycan, Bahreyn, Ürdün, Kuveyt, Lübnan, Katar, Suudi Arabistan, BAE ve Suriye dışişleri bakanları yayınladıkları ortak bildiride İran’ın kendini savunmasına hiçbir gerekçe tanımamış ve kesin bir dille reddetmişlerdir. ABD şöyle dursun, İsrail’e bir tek söz bile söylenmemiş hatta İsrail’in adı anılmamıştır bile. İsrail ismi sadece Lübnan bağlamında anılmış ama silahların Lübnan Hükümetinin tekelinde olması gerektiği kararını hatırlatarak, dolaylı şekilde ABD-İsrail’in, Lübnanlı Müslümanları daha zahmetsiz kesmeleri için Hizbullah’ın elinden silahlarını almayı hedefleyen girişimlerine 12 ‘İslam ülkesi’nin dışişleri bakanı imza atmıştır.
Bu arada basın-yayın kuruluşlarında, televizyon yayınlarında, sosyal medyada vb. ABD-İsrail taraftarlığı alenileştirilmiştir. İran’a gazap, ABD-İsrail’e muhabbetin sebebini, Rasûlullah’ın büyük Tebük seferinde iyice tırmanan nifak olaylarıyla izah etmek mümkündür. Bugün yaşayıp da inanamadığımız olaylar bir yönüyle Mescid-i Dırar tuzağını hatırlatmaktadır. Mescid-i Dırar münâfıklar tarafından -hem de Allah Rasûlü hayatta, halkın içinde iken- kurulmuş, Rasûlullah’ı da açılışa davet etmişlerdi.
Bugün ‘İslam ülkesi’ olarak adlandırılan beldelerimizde münâfık çeteler İslam’a ve Müslümanlara tuzaklar kurmaktadırlar. Doğal olarak bunların hepsinin adı Müslüman adıdır. Ama münafıkların reisi olan Abdullah b. Ubey b. Selul’ün adı da Müslüman adıydı. Şu bayram gününde hız kesmeden süren savaşta bir kere daha gördük ki ABD-İsrail ekseni Müslüman ülkelerdeki iktidarları sanılandan daha fazla kendine kul yapmıştır.
Her şeye rağmen İranlı Müslümanlar Allah’ın, “kafirlerle ve münafıklarla savaşın ki sizde bir sertlik bulsunlar” ayetinin gereğini yapmaktadırlar. Allah’ın düşmanlarına karşı hazırladıkları silahlarla Müslüman izzet ve şerefini dimdik ayakta tutmaktadırlar. Kafirlere itaat etmemeyi seçmekte, Yahudileri ve Hristiyanları dost/velî edinmeme ilkesini bizzat uygulamaktadırlar. Yahudi-Siyonist eşkıyanın, dinlerine razı olmadıkça Müslümanlardan asla razı olmayacakları buyruğunu söylemle değil, eylemle göstermektedirler.
İran’ın cihadını mezhepçilik nifakıyla gölgelemek isteyenler Allah’tan korkmalı, Amerika-İsrail’in safında yer almak zilletinden vazgeçmelidirler. Ölüm herkese eşit oranda yakındır. Herhalde kıyamet günü hesaba çekilirken, ABD-İsrail’e arka çıkıp, İran’a küfürler yağdıranların, Müslümanların bulunduğu yere alınacağını hiçbir Müslüman düşünemez.
(Venhar)













Leave a Comment
Your email address will not be published. Required fields are marked with *