Hatıralarım – 2. Bölüm

Hatıralarım – 2. Bölüm

Annemin babası olan Ali dedemin ailesi Ahıska’dan göçmüşler buralara. Bu bölgeyi tercih nedenlerinin başında Ahıska’da hayat buldukları yerlere çok benzemesiymiş.

2.Bölüm

İbrahim dedemin köyün merkezinde konak gibi iki katlı ahşap bir evi vardı, yeni yapılmış camları süslü kafeslerle gölgelenmişti. Binanın orta yerinden açılan iki koca kapı ile önce taşlığa girilir sonra bahçeye geçilirdi.

Dedemin bu evine yerleşmeye karar veren işgal kuvvetleri Ayşe nineme evi boşaltmasını kendilerinin burada karargah kuracaklarını bildirmişler.

Ayşe ninem öyle her gürültüye pabuç bırakanlardan değil. Oralarda manav diye adlandırılan yerli Türklerden. Osmanlı kadını sıfatını hak edenlerden. Babam o zaman 14-15 yaşlarında. Ninem almış onu karşısına ‘Çabuk git babanı bul olanı biteni anlat’ diye.

Akşamın karanlığında bu genç adam düşmüş dağ yollarına. Karanlık bastıkça hem yürür hem korkarmış. Boğazova diye bilinen bölgeye doğru giden toprak yolu takip etmeye başlamış. Bu yol yokuş yukarı ormanın içine doğru yılanvari kıvrılıp gider.

Ay ışıyor ama ulu orman onun ışığını kah tutup kah salıyor. Bazen bu ışık gölgelerle öyle bir oynar ki karanlığı yeğletir insana. Ulu ağaçların arasından kah görünüp kah kaybolan dolunayın ışığı gölgelerle korku filmlerine taş çıkartan sahneler salar gözünüzün önüne korkularınızla alay edercesine. (Bu manzaralara aşinalığım, sanki o günleri yaşamışım gibi betimleyebilmemin sebebi oralarla hala bağımın kopmayışından, o gün bu gündür Sünnetullah gereği gecenin ve mehtabın değişmeyen seyrine hayranlıkla tanıklık etmemdir.)

‘Korkudan nutkum tutulmuştu’ diye başlar o günleri yaşar gibi anlatmaya devam ederdi babam. Arkamdan sanki bir gölge beni takip ediyordu. Arkama dönemiyordum ama ayak seslerini duyuyordum gelenin. Omzuna attığı koca sırığın gölgesi gittikçe yaklaşıyordu. Sonunda bir el omzuma indi ve ‘Süleyman nereye gidersin bu vakit’ diyen bu ses bütün bağlarımı çözdü. Arkamdan gelip duran bizim Bekir ağaymış meğer. O kadar zaman peşimden gelenin ayak seslerine bakıp onu kocaman bir ayı sanmıştım diye gülerek anlatırdı babam. Sonunda yol arkadaşıyla varıp babasını bulmuş genç Süleyman. Olanı biteni anlatmış. Dedem ‘Git anana söyle korkmasın, evden çıksın’ demiş.

Dedem öyle demiş ama ninem evinden çıkana kadar Yunan askerleri oraları terk etmeye başlamışlar. Savaş sona ermiş, işgal bitmiş. İki dedem de artık köydeler.

Savaş sonrası zorlu bir hayat başlamış herkes için.

ANNEMİN AİLESİ

Annemin babası olan Ali dedemin ailesi Ahıska’dan göçmüşler buralara. Bu bölgeyi tercih nedenlerinin başında Ahıska’da hayat buldukları yerlere çok benzemesiymiş. Ahıska, Gürcistan’ın Mesheti bölgesinin güneyinde Müslüman Türk nüfusun yaşadığı bölge olarak bilinir. Annemin ailesi Rusya’daki çarlığın devrilip yerine komünistlerin gelişi ile tedirgin olmuşlar, bir ara yönetimin gitmek isteyenlere göz yumması sonucunda da göç kararı almışlar. Epey bir tereddütten sonra da kararlarını verip aralarından iki kişiyi Anadolu’ya yollayıp terk etmeye hazırlandıkları bu iklime bu doğaya en benzer yeri bulup gelmeleri konusunda onları görevlendirmişler.

Anadolu’yu keşfe çıkanlar gele gele gelmişler Uludağ’ın eteklerine. İyi ki de gelmişler. Çünkü ben buraları çok severim. Buraları görünce ‘Tamam, aradığımız yer’ demişler. İnegöl’e bağlı, yakın zamana kadar adı Bedre olan köyüm benim burası. Kaç yıl önceydi hatırlamıyorum, köylerin isimleri değiştiriliyordu. Bedre’nin şansına da Çayyaka adı düşmüştü. Bu konuda beni hem güldüren hem düşündüren bir isim değiş tokuşu daha var. Ankara Kırşehir arasında Sofular diye bir köy vardı. Onun adını da Aydınlar yapmışlardı bu işlerin organizatörleri. O köy inanın Sofular iken daha temiz daha bakımlıydı.

O zamanın Bedre’si de inanın şimdinin Çayyaka’sından çok daha yaşanır durumda çok daha doğal ve şiirseldi. İnsanları daha da bir insandı.

Her tarafı birbirinden yeşil birbirinden güzel olan bu köy benim dedelerimin köyü. Annemin ailesinin yerleşmeyi seçtiği yer dağın yamacına doğru çıkılırken birdenbire düzleşen bir arazi parçası. Bu düzlüğe dedelerim Güllük adını koymuşlar ve orada, birlikte geldikleri kardeşler ve kardeş çocuklarıyla bir mahalle oluvermişler. Ben onları tanıdığımda yengeler, halalar, dayılar amcalar, dedeler, nineler, torunlar ile köyün en neşeli mahallesiydi. Apayrı bir doğası, apayrı bir güzelliği, apayrı bir havası vardı buranın. Tarlaya giden yengelerin çocuklarına diğer yengeler bakar, birbirlerinin bebeklerini emzirirlermiş ilk göçüp geldikleri zamanlar. Kimin sofrası kuruluysa aç olan oturur, Allah ne verdiyse karnını doyurur kalkarmış. Bu sıkı dayanışmanın sebebi muhacirlik olsa gerek, tek başına akrabalık bu kadarına yetmez kanımca. Bu düzlüğün üzerinde oluşan mahallenin hemen yan tarafında da yeşili bol olan uçurum diyebileceğimiz bir yamaç var. Onun hemen altından akan kilci dere dedikleri bir akar su kendine göre akar durur. Yazları bir derecik olur. Kışları dağların sırtlarından topladığı sel sularıyla coşup taşar. Bazen öyle bir gümbür gümbür gümbürdeyerek gelir, gelirken de önüne ne çıkarsa, kütükleri kaya parçalarını sürükler getirir yatağına doldurup kendine baraj yapar. Çamurlu sel suları bu barikatların üstünden atlarken çıkan yabani sesler insanları uykularından uyandırırdı o zamanlar. Dağdan neler getirmezdi ki, ağaçlar, kütükler, koca koca taşlar, kayalar…

Güllük mahallesinin hemen yan tarafındaki yokuştan aşağı inince de Bedre’nin merkezi olan köy içi diye bilinen meydanına gelinir. Dere kenarındaki yıllanmış çınarın altında o zamanlar köyün erkeklerinin toplanıp sohbet ettikleri, kahve içtikleri tahtadan, üstünde oturulan bir kerevet vardı. Onun hemen yukarısında da köyün camisi vardı. Caminin hemen karşısında da İbrahim dedemin evi göze çarpardı.

Babamın cepheye giderken bizi yolladığı dedelerimin köyü işte bu köydü. O zamanlar İnegöl’e beş altı kilometrelik toprak bir yolla bağlıydı. Şimdilerde ise bu yol asfalt, hem de oldukça trafik yoğunluğu yaşanır bir yol oldu. Bu mesafe genellikle yürüyerek aşılırdı. O günlerde yürümek istemeyenlerin vasıtası ya eşeklerdi ya da az da olsa atlardı. Bir de bizim çocukken binmeyi çok sevdiğimiz öküz arabaları vardı. Pazara giden köylüler bu vasıtalarla satacaklarını kasabaya taşırlar, dönerken de oradan aldıklarını köye getirirlerdi. Satmaya götürdükleri de en çok odun olurdu. Çünkü civardaki köyler orman köyleriydi.

Kasabadan gelen bu yol köyün hemen üstünde ikiye ayrılır, bunlardan biri aşağı mahalleye diğeri de kıvrılarak tırmanarak yukarı mahalleye giderdi. Yolun çatalında da kocaman bir ceviz ağacı dururdu yıllardır, geleni gideni adeta selamlardı.

Yol ayrımında yoğunlaşan yeşillik, hemen sonra daha da bir koyulaşır şemsiye misali gök yüzünü görünmez kılardı. Tam da burada dağlardan inip gelen koca dere tomruklardan yapılmış ulu çınarlara yaslanan köprünün altından çağlayarak kasabaya doğru akar giderdi. Köprünün hemen sağında köyün mısırını, buğdayını öğüten bir değirmen gürültüyle döner dururdu. İki büyük yuvarlak taşın üst üste yerleştirilmesi ile elde edilen bu değirmen, taşların arasına büyük bir huni ile dökülen malzemeyi un olarak çıkartırdı. Bu düzenek kah coşarak kah taşarak dağlardan akıp gelen derenin suyuyla çalışırdı.

Bu su o zamanlar adeta kutsaldı insanların gözünde. Nimet muamelesi görürdü çevre sakinleri tarafından. O da, yörenin bütün su ihtiyacına cevap vererek teşekkür ederdi kendine nimet muamelesi yapanlara.

Suyu boldu, yatağının genişliği bazı yerlerde üç metreyi bile geçer, içindeki kahverengi beyaz arada bir de siyah görünen taşlar suyun aşındırmasıyla yusyuvarlak görünürlerdi. Kristal gibi pırıl pırıldı. Su dupduru akar, akarken de taşların üstünden atlayarak adeta çağlar, çağladıkça da tatlı bir su sesi yayardı etrafa. Etrafındaki herkes bu sudan içer, bu sudan kullanırdı her şeye. Ninem hadi kızım derenin soğuk yerinden bir su getir de içelim diye elime bir küçük bakır güğüm verir beni suya yollardı sık sık. Kimsenin bu suyu kirletmeye, gönlü de inancı da razı gelmezdi o zamanlar. Çünkü suyu kirletmenin günahından korkardı büyük küçük aklı eren herkes. Saçını tarayıp sokağa atmazdı hiç kimse, atarsa kuşların ayağına dolaşır da o minik canları yanar, yanar da onlardan beddua alırız diye kendine çeki düzen verirdi insanlar. Şimdi çevrecilerin yapamadığını o zaman akıllarda gönüllerde yer eden iman gücü hallediyordu. Bunu derenin o günkü hali ile bu günkü halini bilen ben, çok iyi görebiliyorum. Darısı göremeyenlere, daha doğrusu görmek istemeyenlere.

Derenin bahsettiğim hali 1940’lı yılların başları. Ben o zamanlar beş veya altı yaşlarındayım. Şu andaki hali yani 2 binli yılların başları diyelim bu günlere, derenin ve çevrenin hali içler acısı. Artık çağlamıyor. İçindeki kirliliği taşımaktan yorgun sanki için için söyleniyor. Bana bunu niye yapıyorsunuz, naylon poşetlerinizi, çöplerinizi taşımak zorunda mıyım diye. Sanki eski günlerini hatırlayıp yerin dibine giriyormuşçasına suları da azalmış. Artık kenarlarında çamaşır yıkayan, konuşan gülüşen kadınlar, oynayan cıvıldayan çocuklar yok. Kalanlar koca çınarlar hala iki yanında sıralı, köklerini salmışlar akan sulara doğru.

Bu kocamış ağaçların gövdeleri öyle yorgun, öyle kalın ki üç veya beş kişi bile kucaklayamaz onları. Kökleri, gövdeleri, gölgeleri görkemli. O zamanlarda da böyle heybetli ve başı yukarda dururlardı, şimdi de. Fakat bir yalnızlık bir terk edilmişlik hüznü var duruşlarında. Dilleri olsa neler anlatırlardı kim bilir. Tekneler dolusu çamaşırların yıkandığı günlerde oralara kurulan koca koca kazanların altlarında yakılan ateşler bu koca gövdeleri yakmaz sadece ısıtırdı. Çünkü onlara sıcak değmesin diye bu ocaklar belli mesafelere kurulurdu. Çamaşırların yıkandığı sabunlu kirli sular dereye değil de dışarı akacak biçimde dökülürdü teknelerden. Şimdilerde leğen diye bildiğimiz bu tekneler, kalınca tahtalardan birbirlerine geçmeli olarak yapılır, hiçbir şekilde dışarı su sızdırmazlardı. Beyazlatıcı, leke çıkarıcı olarak da, ocaklarda yanan meşe odununun külü suyla kaynatılır, damıtılan bu su da sabun ile birlikte suyu köpük köpük yapardı. Bu arada çamaşır yıkayanların ziyaretçileri de eksik olmazdı. Gelenler çınar ağaçlarının köklerine oturur hem seyreder hem de sohbet ederlerdi. Köyde olup biteni konuşurlarken bazen hüzünlenir bazen de gülüşürlerdi. Kimsenin köyün dışında ne olmuş ne gitmiş pek haberi olmazdı. Ancak çok çok önemli bir şey olduğunda muhtardan haber alınırdı. Radyo yoktu, gazete gelmezdi.

İkinci Dünya savaşı yıllarıydı bu yıllar. Annem ben ve erkek kardeşim Tandoğan bu sebeple köydeydik. Daha önce de bahsettiğim gibi savaşın kara gölgesi buralara kadar ulaşmıştı. Tedirginlik hissedilir derecedeydi. Kurtuluş savaşından yeni çıkan halk aradan yirmi seneye yakın bir zaman geçmiş ya da geçmemiş, daha neye uğradığını anlamadan yeniden savaş korkusu yaşamaya başlamıştı. Ara ara gavur gelmiş, geliyormuş söylentisi ortalığı sarar, insanların azıcık kalmış huzurlarını da kaçırırdı.

İşte tam da böyle bir günde ben de diğer çocuklarla koşturup oynuyordum. Kadınlar da sohbet arasında muhtarın ‘Gece ışıkları yakmayın, perdeleri sıkı kapatın, hiçbir yerden ışık sızmasın’ diye haber saldığını konuşuyorlardı. Ben bunu duydum. Durur muyum artık oralarda. Ağlayarak eve koştum. Annem ‘ne oldu kızım’ diye kah tatlı kah sert bir biçimde olayı anlamaya çalışır, Nenem ‘kızım söyle ne oldu’ diye yalvarır, ama benden ses yok. Ne söyleyeceğimi bilemediğim için mi yoksa onlar da benim kadar korkmasınlar diye mi sustuğumu bilemiyorum. Bunun cevabını hala bulmuş değilim.

Annem nerede oynadığımı bildiği için hemen oraya koşup bana ne olduğunu anlamaya çalışmıştı. Kime sorduysa ‘Daha şimdi buradaydı. Hiçbir şey olmadı koşturup duruyordu’ cevabını almış. Sevecen bir güllü yengemiz vardı. O hemen anlamış. “Vay benim başıma gelen, biz burada gavur gelesiymiş muhtar ışık yakmayın diye haber saldı diye konuştuyduk, onu duymuştur o senin bilmiş. Burada bu kadar çocuk var hepsi oynar durur da ona ne olur bilmem. Toprak benim başıma” diye hayıflanmış. Annem de ne olduğunu anlamanın rahatlığıyla eve döndü. Korkma filan diye beni teselli etmişlerdi o zaman. Dedem beni kucağına alıp göz yaşlarımı siliyor bir yandan da artık savaş bitmiş herkes evine dönüyormuş korkma diyordu.

Gerçekten de savaş bitmiş, Hitler yenilmişti. Almanlar işgal ettikleri yerlerden geri çekilmeye başlamışlardı bile. 1939’da başlayan İkinci Dünya savaşı 1945 yılında bitmiş Türkiye savaşa dahil olmadan atlatmıştı bu süreyi. Ama doğal olarak da Avrupa’da yaşanan ekonomik sıkıntıdan da nasibini almıştı.

Sınırlara yığılan askerler yerlerine dönmeye başlamışlardı. Bu arada babam da askerliğini bitirmiş Ankara’ya yarım kalan okulunu bitirmek için dönmüştü. Biz de yanına gelmiştik.

ANKARA’DAKİ SON DÖNEM

Ben artık beş altı yaşlarındayım. O günlerde yaşadıklarımızı, Ankara’nın oturduğumuz semtlerini gayet net hatırlıyorum. Tekrar döndüğümüzde babam bize bu sefer de İç Kale’de bir ev bulmuştu. Birkaç parça eşyamızla yerleşmiş oturuyorduk. Ev sahibimiz emekli bir komisermiş. O pek ortada görünmediği için az hatırlıyorum. Ama hanımı Müslüme teyzeyi unutmak ne mümkün…

Dışkapı civarlarında oldukça yüksek bir yerde idi bu evler. Evler diyorum çünkü bizimki ile beraber beş veya altı tane tek katlı ev vardı burada. Küçük bir mahalle gibiydi. Kırmızı kiremitli, beyaz badanalı bu evler birbirlerine ve hemen arkalarındaki dik ve yabani otların bürüdüğü yamaca yaslanmış gibi görünürlerdi karşıdan bakanlara. Buralar oda oda kiraya verilirdi o zamanlar. Bizim oturduğumuz iç içe geçmiş iki odaydı. Müslüme teyzenin oturduğu yer odalarıyla, mutfağıyla basbayağı eve benzerdi. Bir de Müslüme teyzenin annesi ile kız kardeşinin oturduğu yer vardı arka taraflarda. Yaşlıca sayılabilecek bir kadındı bu teyzecik. Ne zaman görsem önündeki leğende hem çamaşır yıkar hem de kendi kendine durmaksızın konuşur, konuşurdu. Bazen önündeki leğen ile kavga eder, bazen de sakin sakin yıkardı çamaşırları. Yaşı epey geçmiş olan kız kardeş de Müslüme hanımın ev işlerini yapardı. Bu kızcağızın oldukça önemli bir kusuru vardı, kleptomandı. Müslüme teyzemiz kiracıları ile yakından ilgilenmeyi daha doğrusu hayatlarına yakından müdahale etmeyi pek severdi. Bir gün hiç unutmuyorum, kiracılarından bir hanım ile tartışmaya başladı. Az sonra bu tartışma kavgaya, kavga da saç saça baş başa yoluşmaya dönüştü. Kavga sakinleşmek bilmiyordu bir türlü. Gittikçe hırslanan taraflar sonunda bayırdan aşağı yola doğru yuvarlanmaya başladılar. Bu evlerin açıldığı avlu yoldan epey yüksekti. Bent deresi diye adlandırılan hemen önümüzdeki düzlüğe çokça basamaklı bir mediven ile inilirdi. Ben korkmuştum ama kavgayı seyretmekten de geri duramıyordum. Bu arada annem beni  zorla içeri aldı. İşin sonunun karakolda biteceğini herkes anlamış, şahit olarak  karakola gitmekten kaçındığı için ortada kimse kalmamıştı.

Zaman öyle böyle geçedursun, bizim de Ankara’daki  günlerimiz azalıyordu. Babamın okulu bitmiş, tayinini beklemeye başlamıştık. Sonunda bu da oldu. Babam ilk vazifesine Diyarbakır’ın Savur ilçesinde savcı olarak başlayacaktı. Nasıl bir yerdi burası, ev bulunacak mıydı, o güne kadar nerede kalınacaktı? Bu konulara çözüm bulunana kadar biz yine köyümüze gitmek için hazırlanmaya başladık. Babam bir güneydoğu kasabası olan Savur’a giderken, annem, ben ve kardeşim Tandoğan da, bizi almaya gelen dedem ile birlikte Bedre köyüne doğru yola çıkacaktık. Tam bu günlerde de evimizde gaz ocağından kaynaklanan küçük bir yangın paniği yaşadık. O zamanlar depolarına gaz yağı doldurulan küçük ocaklarda yapılırdı pişirme veya buna benzer işler. Allahtan çabuk müdahale edilmiş, ufak tefek zarar ziyanla felaket atlatılmıştı. Ev sahibimiz geçmiş olsun size bir şey olmamış ya gerisi önemli değil demişti gelip.

Ayrılık günü gelip çatmış, Babam güneydoğuya biz de kuzey-batıya doğru yeniden yollara düşmüştük.

Devam edecek…

Paylaş :

Leave a Comment

Your email address will not be published. Required fields are marked with *