Söylemeye Devam

Söylemeye Devam

İşimiz ‘söylenmek’ de değil, ‘söylenti’ de… Bu hep böyle karşılana gelmiş olsa da, gelse de… Biz birbirimiz üzerinde bir zorlayıcı değiliz! Her ne kadar sözün karşılık bulmaması yerine göre bir sitem, yılgınlık, durgunluk ve hatta kendimize bir fren işlevi görse de!

Mustafa Bozacıoğlu

‘Söylemeye’ devam ediyoruz. ‘Söylem’e… Eyleme, eylemeye de… Sözü halden ayırmadan, sözü söylerken kendimizi de unutmadan… Yapmadıklarımızı, yapamayacaklarımızı da değil! Bir amaç uğruna, hepimizin kurtuluşu sadedinde… Dilimizin döndüğü, aklımızın erdiğince… İmanımızın gereği, bilgi ve müktesebatımızca, davamız/iddiamız/ideallerimiz için…

Elbette eksiğimiz, hatalarımız, yanılgılarımız olabilir, olabilecektir. Kuluz; unutur, yanılabiliriz, hata ederiz. Hatadan dönmenin erdem/vecibe olduğunu bildiğimiz kadar, hatada ısrar etmemenin de aynı biçimde ve daha önemli olarak erdem/fariza olduğunu da biliyoruz. Çok şükür, hep şükür… Bu arada hata ve yanlışı gösterip ikaz etmenin, doğruyu salık verip göstermenin de bunlarla iç içe, bir bütünün parçaları gibi değerli ve gerekli olduğunu da biliyor, buna inanıyoruz.

Aklı akla eklemenin, istişare ve danışmanın, her konuda bir bilenden daha başka ve fazla bilenler olabileceğinin de farkındayız. Asıl kusurumuzun da bu mekanizmaların işletilmemesi ve akabinde işletilmeye müsait hallerin ortaya çıkışı olduğunu düşünüyoruz. Bunu biliyor, bunu söylüyoruz…

Sözü olana dikkat kesilecek kulaklarımızın olduğunu da ekliyoruz. Eleştiriden korkmadan, önüne ardına illa da olumlu sıfatlar eklemek gibi bir lüksümüzün de olamayacağını belirtiyoruz. Tüm bunlar, anlaşmanın, iletişimin, irtibat kurmanın bileşenleri olarak düşünülmeli ve daima işe koşulmalıdır. ‘Ama, fakat, lakin’ diye başlayan, sığınmacı, savunmacı söylemlere başvurmadan, ‘maslahat’ olgusunu bağlamı dışında ‘maymuncuk’ gibi kullanmaktan uzak durarak, tek çıkar yol olarak ‘rabbimizin rızasını gözeterek’, asıl menzil ve hedef olan ahiret yolculuğumuzu emrolunduğumuz şekildeki bir kullukla sürdürmek zorundayız.

‘Bana ne’cilik, neme lazımcılık’ bizim tavrımız olamaz! Kalabalıklar, çoğunluklar değil, hak ve hakikatin ölçüsü…  Hak ve hakikat verilidir. Tartışma, su götürmez! Son vahiy Kur’anda ve ondan mülhem tebliğ ve şahitlik yapmış resulün sahih sünnetinde mündemiçtir. Bakmasını/görmesini, işitmesini ve fehmetmesini/akletmesini bilenlere…  Biz, her şey açık ve net, ayan beyan ortada derken şimdilerde olduğu gibi, vahyin ve risaletin ilk beyanından, çağrısından/davetinden beri süregelen tartışmaları, tartışmayı aşan nizaa ve kavgaları, dahası herkesin kendince yürüttüğü ‘din davası’ adına işlediği zulüm, cürüm ve katliamları yadsımıyor, sümen altı yapmıyoruz. Bunlar daima olasıdır; ne algılar ne de tavırlar tek düze olacak, insanlar ‘tek ümmet’ haline gelebilecektir! Bu imtihanın, kulluğun ve insan olmanın doğasında böyle… Bunu nice başaramamış(!) ve Hz. Muhammed(sav)’den sonra ‘ümmetin hali pür/zül melali de malum!

Derdimiz, davamız ‘Allah’ı razı etmek’. Bunun yolu da sınırsız ve sayısız değil! Bunu ilkin ‘Biz keşfettik!’ de demiyoruz! O’nun uzattığı ipe, hep birlikte, sımsıkı sarılırsak, bunu başarabiliriz diyoruz! O’nun uzattığı iple, elçisinin yol ve yöntemini birbirinden ayırmak ne aklı selimin işidir ne iz’anla ne de insafla uyuşur! Bu ancak ‘uyuşuk zihinlerin’ işidir.  Başka yolu yok! Yollar çok da; her yol Angara’ya çıkmıyor diyoruz! Üstelik herkesin kendisini doğru yolda sanma sanısı da ayrı! Bunu söylerken sözün bizi de ilzam ettiğini, buradaki olumlu mefhumu muhalifi de ıskalamıyoruz. Yanlış olduğunu düşündüğümüz ve bunun bilgiye dayalı verileri, delilleri, yaşanmış, ders alınmadığından tekrarlanan örneklikleri elde bolca mevcut iken, o yolda kalabalıklarla yürüme kolaycılığına ve görece getirilerine rağmen, verili olana aidiyetine inanıp güvendiğimiz doğru yolda (burada elbette ‘bizce’ demek zorundayız istemesek de, maalesef) her türlü götürüsünü göze alarak tek/az sayıdaki refikle yürümeyi tercih etmekten başka bir çare, çözüm, makul hal olabilir mi?

Bakınız, işimiz ‘söylenmek’ de değil, ‘söylenti’ de… Bu hep böyle karşılana gelmiş olsa da, gelse de… Biz birbirimiz üzerinde bir zorlayıcı değiliz! Her ne kadar sözün karşılık bulmaması yerine göre bir sitem, yılgınlık, durgunluk ve hatta kendimize bir fren işlevi görse de! Biz de tekraren inadına değil ‘imanına’; ‘Durmak yok, yola da devam, söylemeye de, eylemeye de!’ diyoruz. Beraber ıslanamayıp genellikle beraber kuruyamasak da! En azından tuzların eşit, denk veya adilane olarak kurumadığı ortada iken!

İmtihanımızı kolaylamaya çalışıyoruz başka değil! Davetimiz de buna, çağrımız da! ‘Gelüseyüz, gelüsüyüz, gelmezseyüz galısuyuz/kendiz bilüsüyüz!’ Türkçe söylüyoruz, olmuyor; tektar tekrar söylüyoruz, ‘ettekrarü ahsen velev kane yüz seksen’ diye, yine olmuyor, o zaman öz Türkçe /yerel söyleyelim bir daha; ‘Gelirseniz gelirsizin, gelmezseniz orada, öylece kalırsınız/kendiniz bilirsiniz!’, daha ne diyelim!

Biz ‘Bize’ çağırıyoruz diye kaç kere yazdık, söyledik! ‘Nuh’un gemisi’ burada, gelin, binin, kurtulun!’ demek değil bu! O inşayı birlikte yapalım, birlikte kurtulalım, beraberce sahili selamete kavuşalım, çağrısıdır bu! Bu geminin istikameti belirlenmiş, kaptanı belli, kılavuzu belli, menzili belli, seyir defteri hazır/verili… Bize sadece eksiltmeden, artırmadan, sağa sola yatmadan, mazeretlere sığınmadan, ayaklarımızdaki/zihinlerimizdeki prangalardan kurtularak bu verili olana, şahitli olana katılmak, gücümüz ve imkanlarımızla/imkanlarımızca destek vermek düşüyor! Belki tünelden önceki son çıkış değil, ama son (son olmayan/olmayacak son) çağrı bu!

Bunları söylemekle de işimizin bitmeyip aksine başladığının, kendimiz için daha üst sorumlulukları vecibe kıldığımızın (aksine doğal ve hepimiz için olması gereken/yazılan/emredilen bu) farkındayız. Zaten, yine hep dediğimiz gibi; önemli olan ‘farkı fark ettirmek’tir. Bu konuda birbirimize yardımcı olmak boynumuzun borcu, dinimizin emridir. ‘YOKSA!’ kaydıyla, ‘yeryüzünde fitne/fesat çıkar’ ilahi uyarısı, sadece bir tavsiye midir, yoksa bugünlerde de yaşanılan gerçekliklerin bir ihbarı mıdır?! Bunlardan sual edileceğiz, unutmayalım!

Herkes meselelere kendi zaviyesinden bakıp geçiyor! Bu bir ölçüde kabul edilebilir olsa da bizler, ne ormanın ağacı görmemize mani bir konumda sunulmasına rıza gösterme, ne de ağaca takılıp orman gerçeğinden habersiz kalma lüksüne sahip değiliz! Parçanın bütündeki yerini ıskalamadan, parçayı yerindeki ağırlığınca kabul edip büyük resme, resmin tamamına odaklanmak gibi bir mükellefetiyemiz var!

Takdir edersiniz ki büyük resim, ‘tevhid’ olgusudur, tüm yazılarımızda dolaylı veya direkt konu olarak, tema olarak işlemeye, incelemeye çalıştığımız. Zira ‘tevhid’ olgusu, bölünebilir, bölüştürülebilir, paylaştırılabilir olmadığı gibi ertelenebilir bir olgu da değildir. Buna bağlı ‘ahiret’ vurgusudur diğer temamız. Elbette bunların simetrik yansıması, izdüşümü, bizim alıcılarımıza uygun yansıması, trofajı olarak, ete kemiğe bürünmüş haliyle ‘nübüvvet’ meselesidir, bir diğeri. Bunların bileşkesinden de ‘kulluk’ olgusu çıkmaktadır, doğal olarak. Bunları birbirinden ayırmak ne mümkün?! Kur’an’ın ‘birleştirilmesini emrettiği/kastettiği ilişkiler silsilesi olarak bunları en başa almak zorunluluğumuz vardır. Ana kriter, şablon, mihenk taşı bunlar kılınarak tüm meselelere yaklaşılmalı, çıkarımlar, kabul ve redler oluşturulmalıdır. Bunlar olmadan yapılacak ölçümlemeler mutlaka ve mutlaka yanlış sonuçlar verecektir, üstelik biz doğru ölçme biçmeler yaptığımızı vehmederken…

Bundan maada, bizim işimiz; yol, su, elektrik meselesi midir? Köprü, otoyol, tünel midir? Meselemiz ‘Ayasofya’ya’ indirgenebilir mi? Tüm meselelerimiz İstanbul sözleşmesi ile hallolur mu? İhale yolluluğu-yolsuzluğu mudur meselemiz, din yolsuzluğu, doğru din yoksunluğu mudur? Parça edinimlerden, kazançlardan(!), İslami sisteme evrilebilir mi hal ve gidişatımız? Doğrudur; değişimler, içten dışa, azdan çoğa, kişiden topluma doğrudur da önce doğru oturup doğru durmak, doğru konuşmak, doğrulardan olmak, doğruyu müstakim kılıp yanlışı doğrultmak gerekmez mi? Bu işler al gülüm ver gülümle, kazan kazan politikasıyla olur mu? İki tarafın da kazançlı çıktığı, değişen bir şey olmayan, hak iddiası ile batılın zeval bulmadığı vasatlar bir ortaklık izharıyla ‘şirk/şirket’ görüntüsü, hali ifade ediyor değil midir? Dine dair, dinden görece meşruiyet devşirerek -ki bu son zamanların bizden kaynaklanan değil ama muarızlarımızın uhdesinde, kendilerince zorunlu gördükleri, korkulu rüya görmelerini önleyen tedbir manasında- işleri kotarmak, kotarılması için işletmesini devretmiş olmak bir sistem değişimi, buna dair bir çıkarsama yapmaya imkan verir mi? Sünnet, peygamberin şahitliği, (Kur’an!) deyip dururken, tarihselcileri de öteleyerek(!), ‘zamanın ruhu’, ‘anın fıkhı’, ‘alan açma’ loklmaları/dolmaları yenilir yutulur cinsten midir? Telifi kabil midir bunların?! Parça doğrular içermeleri bu söylemlerin, külliyen doğru hal ve tarz oldukları anlamına gelir mi? Bugün bu çıkarsamalar, maalesef ‘ kendisi ile yanlış kastedilen doğru söz!’ mesabesinde iş görmekte, o tarz işleyişin hizmetine sunulmaktadır. Meşru hedeflere ancak meşru vasıtalarla erişilebilir. Niyet vasıtayı mübah kılmaz! Bu dinin ibadeti ile siyaseti aynı cinsten olmak zorundadır. Zira inandığımız Allah, yaratan olduğu gibi, emredendir, hükmedendir de… O (cc) ‘şirk dışında her türlü günahı affederim’ diye buyururken, şirkin yansımalarına, uzantılarına, ona varacak yollara/algılara, her türüne ve tonuna/rengine de rıza göstermeyeceğini beyan etmiş oluyor. Bize düşen de daima bu hassasiyet içinde hareket etmektir.

Yaratıcıya yaratışında ortak tanımamak yetmez; -ki Mekke müşrikleri bile O’na bu tarzda yaklaşmıyordu- o zaman dediğimiz gibi farkı fark ettirmek sadedinden, hayatın tüm boyutlarında, yer ve zamanlarında –insana bırakılan ibaha alanınlarında bile ana kriter bilerek- ‘dini yalnız O’na has kılarak’, ticaretten sanayiye, ekonomiden siyasete, idareden işletmeye, sanattan siyasete, tüm ilişkilerden (eşya-kendimiz/insan-yaratıcıyla) hayatın idamesine kadar her şeyde tevhid odaklı olmak, şirk ve türevlerinden şeytandan kaçmaktan daha da ciddi olarak titizlenmek zorundayız. Akidemize ta baştan toz kondurmamalıyız! Amellerimizde de ‘salihat’ olarak aynı hamurdan mayalamaya özen göstermeliyiz.

Yukarıda birer soru formunda verdiğimiz, esasen eleştirdiğimiz, ‘başımıza kakılan’ meseleler, çok olsa ‘tahsiniyattan/hayatın içindeki ibaha alanının uzantılarından, doğal gereklerinden, güzelliklerinden, hepimizin faydası için olacak beşeri faaliyetlerden olarak görülmelidir. Birer lütuf olamayacağı gibi, yine ‘ama, fakat, lakin’ diye başlayan cümlelerle, öncekilerinin, başkalarının yapmamış, yanlış, eksik yapmış olmaları da –ki peşinden başka birçok şey; kapitalizmin gerekleri, modernizmin dayatmaları, sermayenin istekleri, imalat ve kabul aşamalarındaki süreçlere dair vb söylemek de pekala mümkün ve gereklidir- sonrakilere bir dokunulmazlık, keyfilik ve ekstra keyfiyet vermez, vermemelidir. Ahali de meseleye böyle yaklaşırsa hem ‘ilerleme(!)’ doğallığına kavuşmuş, hem de anlaşma kolaylaşmış, sair meselelere bakış için doğru/ilk adım atılmış olur. ‘Başa kakma’ meselesi de üzerinde durulması gereken başka maluliyetlerdendir. Bu tarz yaklaşımlar ‘başa kakma/nankörlük’ hemen her yerde, her sistemde, en zorba zalim yönetimlerde bile (örn; Kaddafi dönemi ekonomik durum ile sonraki süreçte insanların içine düştükleri kaos ve firavunun Musa(as)’ın davası için ‘dininizi bozmaya, sizi ülkenizden çıkarmaya gelmiş’ demesi ve onu ‘nankör’ olarak itham etmesi yaklaşımları), egemenlerin ve egemenlerin periferisinde çıkar ve sömürüden nemalanan, makam mevki ve edinimleri/ulufeleri yitirmekten korkan, bunu muhafazakarlık raddesinde meşruiyet devri ile elleriyle yetkililere altın tepside sunan kesimlerin savunma mekanizması, şiarı olmuştur daima! Olmaktadır halen ve böyle giderse gelecekte de olmaya devam edecektir gibi görünüyor, mevcut hal ve gidişata, ders alınmama hastalığına bakarak… Biz ise bu ahval ve şerait altında nasıl olur da ‘söz söylemeyi/sözü fiilden ayırmadan’ bırakabiliriz! Asıl nankörlük bu olmaz mı, rabbimize karşı?! Bunun hesabını nasıl veririz?! ‘Söylesem öldürürler, söylemezsem ölürüm!’ sözünü boşuna mı iktibas ettik, İsmet Özel’den, özellikle, özel olarak ve özet kabilinden…

Bizim söylediklerimiz, söylemeye çalıştıklarımız ise tahsiniyata nisbetle, önce haciyat/ihtiyaçlar ve ondan da öncelikli ve ehemmiyetle ‘zaruriyat/zorunluluklar/olmazsa olmazlar’ bağlamındadır. Bu tasnifi ‘ihtiyaçlar ve istekler’ olarak da kategorize edebiliriz. Bunu şöyle düşününüz; bir kişi düşünelim, suya, elbiseye ve arabaya olan ilgi, ihtiyaç sıralaması bakımından ne yapması gerekir yaşamsal öncelikler açısından! Bunu tekli örneğe indirerek düşünelim; su, meyve suyu ve kokteyl sıralaması ya da içme suyunu, temizlik suyu ve akabinde havuzda çimme suyu olarak sıralayınız bakalım, ne gibi terkip yapabiliyorsunuz, aciliyetine binaen… Tek bir sıralama yapabiliyorsunuz değil mi? Mugalataya fırsat veren kombinezonlar işte zaten bu demagojik ‘başa kakma’ kabilinden çıkarsamalar olabilir ancak!

Elbette tüm meselelere dair bizim de dilimiz dönüyor, aklımız eriyor, söylenecek kelamlarımız mevcut… Bunların bir kısmı çoğunluğun hassasiyetleriye örtüşebilir genellikle ve bazen de azınlığın, ötekileştirilen kesimlerin diliyle, söylemiyle de benzeşebilir. Bunda bir acayiplik olmasa gerek. Asıl acayiplik ‘tek yekun içinde yazılıp çizilerek’, meseleleri ‘parmak sayısına’ indirgeyerek, klişelerin diktatörlüğünde, beşeri şeytanlık ve sihirbazlıklarla üretilip satılan/dayatılan biçiminde verili olanın çekimine, cazibesine kapılarak, önüne getirilene tav ve av olmaktır. Sormak, sorgulamak, ‘sorumluluk duygusundan/fikrinden’ doğar zira! Bu dünyada getiriyi götürüyü, kârı zararı, makamı mevkiyi, nemayı/ulufeyi cefayı hesap edenler, ‘ölümle korkutulup sıtmaya tav olanlar’, ‘zemherilerde sopayla te’dipten pastırma sıcaklarındaki havuçlara evrilmeyi ‘olmak’ olarak görenler, asıl görmeleri yerin ötede verilecek hesap olduğunu unutmamalıdırlar. Söylediğimiz, söyleyeceğimiz budur, başka değil! İşin daha vahim kısmı ise sadece size ait hesap önünüze çıkacak olsa, iyi; karşılıklı iletişim etkileşim içinde, tencere kapak misali hareket eden, birbirlerinden haz ve hız alan kesimlerin, yetkiyi talep edenle veren arasındaki kopmaz ilişki ve işleyişin getireceği ‘bonuslar’ da düşünülmelidir, hesaba katılmalıdır.  Hele bu başkalaşımda öncü olanların, kılavuzluk yapanların sorumluluklarını düşünün bir de! Sömürenler sömürdüklerinin vebalinden; sömürülenler, sömürülenlere verdikleri fırsat ve meşruiyetten(!), kitle olarak ‘güç’ vehminden ve bunun yanlışa verdiği/kullanılan imkanlardan sorulmayacaklar mıdır?

Dememiz o ki, ayrıntılarda boğulmayalım, ama ayrıntıları da ıskalamadan asla odaklanalım! Öncelikleri doğru tesbit edelim. Mazeretlere, özellikle kendimizden ve bize meşru imiş gibi gelen/gösterilenlere, çeldiricilere kanmayalım. Söze bir kulak verelim. Sadece bizimkine değil, tüm sözlere kulak verelim, ama işimize gelene değil ‘en doğrusuna/en güzeline’, en güzelini –zor da, kendimizce zorlaştırılmış da olsa- salık veren, ona sevk eden sözlere kulak verelim. Kulak vermekle kalmayalım el verelim, omuz verelim! Sesimizi o sese katalım, imkanları imkanlara ekleyip Allah yolunda seferber edelim. İfsad ve fitne peşinde olanların ‘tağut’ uğruna harcadıklarını ve bunu da ‘ıslah için yapıyoruz’ diyerek ‘bizden görüntü vermelerine’ aldırmayalım, aldanmayalım/kanmayalım! Özellikle şeytanın sağdan yanaşıp ‘Allah adına/Allah diyerek’ aldatıyor olmasına karşı uyanık olalım, müteyakkız kalalım! Aklımız başımızda, alıcılarımız açık olsun!

Biliyorum, şu son cümlelerden işkillenecek, bunu aleyhlerinde, birilerinin karşıtlığında kurulmuş cümleler olarak okuyup yadsıyacak, bizi gölge etmekle itham edecek birileri/birçokları olacaktır. Yapacak bir şey yok! İşin doğası bu! Bunda gocunacak bir durum da yok, yadırganacak bir şey de! Ama söylenecek daha çok şey var! Biz söylemeye/eylemeye devam edeceğiz! Kimine davul zurna, kimine sivrisinek kabilinden… Tekraren…

Son söz (şimdilik) istirhamımız olarak şu olsun: Musa(as)’ı firavuna  gönderen Mevlamız’ın, ondan  ‘sedid’ söz söylemesini, keza hepimizden ‘leyyin’ sözü öne çıkarmamızı isterken, ‘acaba’ deyip bir düşünelim; ‘sözü eksiltmesini, başkalaştırmasını, içini boşaltmasını, onlara göre olmasını, tavizkar davranmasını, pazarlığa oturmasını, al ver, ‘kazan kazan’ ikilemine rıza göstermesini, ‘tevhid’ olgusunu sümen altı etmesini, faydacı davranmasını, tedrici/ertelemeci/alan açmaya yönelik politikalar izlemesini, kendini ve ibadetlerini/kulluğunu gizlemesini (Bu arada o sarayda imanını gizleyen ve fakat gerçekle yüzleşince bunu açık etmekten geri durmayan örneği hatırlamak ve suiistimaline de fırsat vermemek gerekir.) vs mi istemiştir?! Keza aynı örneği Hz. Muhammed(sav)’in hayatından da okuyabiliriz, eğer çamura yatmayacak, gerçeklerden kaçmayacak, topu taca atmayacaksak! Sadece soru şu; hicret niye ve ne bahasına gerçekleşmiştir? Yoksa ‘o orada kaldı’, ‘elçinin örnekliği zamanının şartlarıyla sınırlıydı’ mı diyeceksiniz?! O zaman ‘ört ki ölem’! ‘Pes doğrusu’! Başka söze ne hacet!

Paylaş :

Yorum Ekle

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmiştir *

İptal