“Ayasofya Davası” versus İslam Davası

“Ayasofya Davası” versus İslam Davası

“Yaşanan her kritik gelişme, kendi bağlamında ele alınmak ve İslami özgün konumumuzda kalınarak değerlendirilmek yerine, entegrasyonu derinleştiren bir neticeye yol açıyor.”

Müslümanlar olarak son çeyrek asırda akidevi-siyasi duruş, tutum ve değerlendirme alanında, ki kendisini İslam davasına nisbet edenler için temel alandır, çok ciddi bir irtifa kaybı yaşadığımız acı bir gerçektir. 1960’lı yıllardan itibaren netleşmeye ve mevcut toplumsal/siyasal işleyişten bağımsızlaşarak özgün bir hüviyet kazanmaya başlayan İslami bilinçlenme sürecinin birçok bileşeni, tam bir mirasyedilik savrulması içinde temel yaklaşım ve iddialarından uzaklaşarak, laik düzenin sağ-muhafazakâr aktörleri ve o aktörler üzerinden düzenin gündemine entegre olma yoluna girmiş bulunuyor.

Düzenin, Kur’an’ın ölçülerine göre cahiliye düzeni olduğu gerçeği ve dolayısıyla bu düzenden ve sağ-sol tüm aktörlerinden akidevi teberri yükümlülüğü unutularak, taraftarlık ve muhalefet algısı sistem içi politik işleyiş düzlemine indirgenmiştir. Süreç içinde netleşen ve bağımsızlaşan İslami kimlik ve aidiyet, sağ-muhafazakâr kadroların kimi sistem-içi iyileştirme icraatlarına aşırı anlamlar yüklenmesi ile birlikte bir tarafa bırakılarak, sağ-muhafazakâr kadroların aktif destekçiliğine düçar olunmuştur.

Son çeyrek asırdır, önce 28 Şubat’ın sert, ardından da AKP döneminin ılımlı rüzgarlarıyla “sağa”-“sola” savrulmalara tanıklık etmekteyiz. Yaşanan her kritik gelişme, kendi bağlamında ele alınmak ve İslami özgün konumumuzda kalınarak değerlendirilmek yerine, entegrasyonu derinleştiren bir neticeye yol açıyor. Oysa şunun şurasında 8-10 yıl öncesine kadar “cahiliyeden ayrışma” söylemi dillerden düşürülmemekteydi.

AKP Hükümetinin “jakoben laiklikten, anglo-sakson laikliğe geçiş” kapsamındaki birtakım karar ve uygulamaları sonrası, “cahiliye düzeni” ve “akidevi teberri” gibi temel ilkeler unutularak sürece balıklama atlanıldı, özgün, bağımsız İslami konum ve tutum terk edilerek “sistem-içi dönüşüm” süreçlerinin aktif destekçisi olundu. Dahası, bu makas değişimi için “merhale fıkhı” gibi kulağa hoş gelen kavramlar ve “İslami” argümanlar üretilmekten de geri durulmadı.

Demokrat Parti’nin 1950 yılında Ezan’ın yeniden asli haliyle okunması kararı, nasıl ki dindar-muhafazakâr çevrelerde düzenle barışma ve entegrasyon süreci başlatmışsa, AKP’nin başörtüsünü kamusal alanda serbest bırakması vb. adımları da İslami kesimler üzerinde aynı etkiyi yapmış bulunuyor. Olup bitenin, düzenin laik-kemalist niteliğinde esastan bir değişimi ifade etmediğini, sistem-içi bir dönüşüm süreci olarak kabuk değişimini ve yükselen İslami dalgayı düzene entegre etmeyi sonuç veren bir misyonu ifade ettiğini kavrayan ve Tevhidi/Nebevi duruşunu bozmayan İslami çevreler epey azınlıkta kaldı.

2010 Rererandumu, “cahiliyeden ilkesel/akidevi ayrışma” söylemi sahibi kimi kesimlerin dahi bu söylem ve duruşlarını, sistem-içi kimi iyileştirme beklentilerine kurban verdikleri ilk ciddi kırılma olmuştu. İbret verici bir hadisedir ki, işbu referandumun neticesi, Fetullahçı “paralel devlet yapılanması”nın kadrolaşmasını kolaylaştıran bir netice doğurmuştu. Kısacası bu referandumun getireceğini varsaydıkları “kazanımlar” uğruna İslami duruşlarını terk edip, laik anayasanın yine laik bir çerçevede revizyonuna destek veren “İslami” çevreler, ilkelerden açık olarak saptıkları gibi, reel politik konusunda dahi yanılmış, Fetullahçı kesimin “kurumları ele geçirme” planının destekçisi durumuna düşmüşlerdi.

2016 yılı yazında yaşanan 15 Temmuz darbe girişimi, “İslami” kesimlerin cahiliye düzenine entegrasyon yolunda yaşadığı yeni ve daha belirgin bir kırılma sürecini beraberinde getirdi. Hem insan hevasına dayalı tepeden inmeci cahili bir siyasallığı ifade eden darbecilik ve hem de yine insan hevasına dayalı daha sofistike ve ılımlı cahili bir siyasallığı ifade eden demokrasiye karşı, İslam’ın egemenliği iddiası çerçevesinde tekbirle direnmek seçeneği yerine, darbeciliğe karşı demokrasi kampında yer alınmaktan imtina edilmedi. Düzene ve aktörlerine entegrasyon süreci, 15 Temmuz sonrası tabir caizse Nirvana düzeyine ulaştı!

Böyle bir konjonktürde Ayasofya’nın, 86 yıllık müze zulmüne son verilerek yeniden câmi olarak ibadete açılması kararının yaygın “İslami kesimlerde” özgün, mutedil bir şekilde değerlendirilmesi beklenemezdi. “Taş yerinde ağırdır” sözü mucibince, yerini, tevhidi konum ve duruşunu kaybetmiş ve düzene ve aktörlerine karşı muhalefetleri bile sistem-içi düzeye mahkûm olmuş kesimlerden özgün İslami ağırlığa sahip değerlendirmeler beklemek, beyhude olacaktır. Dindar-muhafazakâr geniş halk kesimleri nasıl bir tutum ortaya koymuşsa, söz konusu kesimler de aynı tutumu paylaştı Ayasofya kararı karşısında. Adeta Türkiye ve İstanbul’da İslam’ın egemenliği tesis edilmişçesine, söz konusu karara aşırı anlamlar yüklenerek büyük bir coşku havası estirildi.

Bırakalım Türkiye ve İstanbul’u, Ayasofya’ya bile İslam’ın egemen olmayacağı, câmilerde “düzene bağlı ve bağımlı kontrollü bir din” işleyişinin hâkim olduğu gerçeği yokmuş gibi davranıldı.

Bu noktada Türkiye’deki tevhidi uyanış süreci bakiyesi “İslami kesimlerin” algı ve bilinç düzeylerinin, Allah’ın dini üzerindeki her türlü cahiliye vesayetinin kesin olarak reddedilmesi ve yeryüzünde O’nun hükümlerinin egemen kılınması iddiası/davasından uzaklaşıp, “Ayasofya davası” düzeyine inmiş olmasının büyük bir kırılma ve trajedi olduğunu söylememiz gerekir. Bilindiği gibi “Ayasofya Davası”, Türkiye’deki dindar-muhafazakâr geniş kesimlerin, hatta sağ-mukaddesatçı-milliyetçi kesimlerin hep gündeminde olan, bir “ulusal bağımsızlık” algı ve hedefiyle de mecz olarak bugüne kadar taze tutulmuş bir sembolizmi ifade etmiştir on yıllar boyunca.

Söz konusu kesimler açısından, Ayasofya’nın yeniden câmiye dönüştürülme kararı gerçekten büyük bir zaferdir, zira “davaları” amacına ulaşmış, rüyaları gerçekleşmiştir! Peki ya davaları, “Ayasofya Davası”nın binlerce kat fevkindeki “İslam Davası” olanların bu ölçüsüz coşkuya katılmalarını nasıl izah edebiliriz? Tek bir şeyle: Tevhidi algı, duruş ve konumlarını terk etmiş ve algı düzeyleri sistem-içi dönüşüm seviyesine düşmüş olmalarıyla!

Tabi meselenin bir de “pireye kızıp yorgan yakanlar” boyutu var ki o da benzer bir trajik tabloyu ortaya koyuyor. AKP’ye tepki adına, kendilerinin yakın geçmişe kadar var olan İslami aidiyet ve iddialarını terk ederek, yer yer sol, yer yer kemalist-sol, yer yer de liberal çevrelerle aynı yaklaşım ve dili paylaşan kişi ve çevreler de az değil. 

Söz konusu kişi ve çevrelerin Ayasofya konusundaki değerlendirmeleri de bu düzlemde şekillendi. Bir şartlı refleks haline dönüşen şekilde sırf AKP’ye tepki ve muhalefet adına; konunun kendi tarihsel bağlamını ve egemenlik sembolü boyutunu, fetih sonrası İstanbul’daki kiliselerin büyük çoğunluğunun kilise olarak faaliyete devam ettiği tarihsel gerçeğini, vakfiye arka planını ve şu an yapılanın kiliseden değil müzeden câmiye dönüştürülme işlemi olduğu hususlarını hiçbir şekilde gözetmeden, AKP’ye muhalefet üzerinden Ayasofya’nın câmiye dönüştürülmesine de muhalefet etme sığlığına düştüklerine tanıklık ettik.

Cinayetleri Kınamak Bir Sonuç Almaya Yetiyor mu?

Herhangi bir sosyal meselede giriş-gelişme-sonuç bütünlüğü ele alınmadan, bir başka deyişle sebep-sonuç çizgisi gözetilmeden doğru sonuçlara varmak ve çözümler üretmek mümkün değildir. Sosyal meselelere hamasetle, sloganik düzeyde yaklaşmak veya sadece sonuçtan yola çıkarak teşhis ve çözüm üretmeye çalışmak çözüme değil çözümsüzlüğe hizmet etmektedir. Maalesef Türkiye’de tanıklık ettiğimiz en önemli sorunlardan biri de işte budur. Yaşanan sorunlar, sebep-sonuç ilişkisi bütünlüğünde ele alınmak, sonucu doğuran sebepler de anlaşılmaya çalışılarak bir çözüm aramak yerine, popülizm ve hamasetle sorunların üstü kapatılmaktadır, çoğunlukla.

Geçtiğimiz ay içerisinde Muğla’da, üniversite öğrencisi Pınar G. adlı genç kızın, evli “sevgilisi” tarafından canice katledilmesi sonrasında da farklı bir şey olmadı. Yöneticiler ve medya düzleminde benzer hamaset ve tepkilerle, salt sonuca (cinayete) odaklanan açıklamalarla konu geçiştirildi. Son yıllarda önemli oranda artış gösteren “kadın cinayetleri”nin ardındaki sebepler üzerine yoğunlaşmak ve çözüm üretmeye çalışmak gibi bir çabaya tanıklık edemiyoruz. Bunun yerine maktullere yönelik sahiplenici ve katillere yönelik kınayıcı açıklamalarla işin içinden çıkıldığı vehmediliyor olsa gerek.

Oysa mesela vücutta bir yara uç vermişse bunun vücutta meydana gelen bir arızdan kaynaklandığını bilmek ve onu gidermeye çalışmak gerekir, ki yara kapansın. Aksi halde salt bir sonuç olan yarayla meşgul olmanın bir sonuç vermeyeceği aşikardır. İşte zaman zaman cinsiyetçi söylemlere de malzeme kılınan kadın cinayetleri sorununun da bu tür bir çözümsüzlüğe mahkûm edilmesine karşı duyarlı olmak gerekir. 

Tuğyanın, fısk ve fücurun, münkeratın medya ağları üzerinden küreselleştirildiği bugünün dünyasında, yaşanan toplumsal çözülme, kadın-erkek arasında kast-ı mahsusa ile yok edilen mahremiyet ve dolayısıyla yaygınlaşan gayri ahlaki ilişkilerin, söz konusu cinayetlerin ciddi bir kısmının temelinde yatan sebep olduğu gerçeği ortaya konulmalı ve söz konusu çözülme ve yozlaşmaya karşı neler yapılabileceği üzerinde durulmalıdır, şayet bu me’şum cinayetlere gerçekten bir çözüm bulunmak isteniyorsa. Nitekim, şu son birkaç yılda yaşanan benzer cinayetler göz önüne alındığında, faillere dair “birlikte yaşadığı kişi”, “eski sevgili”, “evli sevgili” gibi sıfatların yaygınlığına tanıklık ederiz.

Tabii ki hiçbir sosyal sorun tek bir sebebe indirgenerek açıklanamaz. Yaygınlaşan toplumsal çözülme ve gayri ahlaki ilişkilerin payı olduğu kadar, me’şum “İstanbul Sözleşmesi”nin bir gereği olarak yürürlüğe konulan 6284 sayılı yasadan kaynaklı olarak aile müessesesine yapılan, evden uzaklaştırma cezası gibi hoyratça müdahaleler de mesela bu toplumsal yaranın derinleşmesinde etkili olan sebeplerdendir.

Fakat şurası açık bir gerçektir ki, bu konuyla ilgili sıralanabilecek başkaca sebeplerle birlikte tüm bu faktörler, gelip toplumun “İslamsızlaştırılması” meselesine dayanmaktadır. Yani asıl sebep, bu toplumun İslam’dan, İslam ahlakı ve muamelatından koparılıp, bâtıl Batı’nın hevaya dayalı “modern yaşam” bataklığına düçar edilmiş olmasıdır. Rabbimiz, biz kullarına neyi emretmiş ve neyi yasaklamışsa hep bizim dünya ve âhiret saadetimiz içindir tüm bunlar. Allah’tan ve O’nun bizim için çizdiği sınırlardan uzaklaşılan her adım, fıska-fücura, tuğyana, dolayısıyla da dünyada da, âhirette de ziyana atılan adımdır.

İnsanlar, Rablerinin kendileri lehine bildirdiği “Hududullah”a ittiba etmenin, kendilerini kötülüklerden ve kötü akıbetlerden koruyacak, “koruyucu hekimlik” niteliğindeki bir güzellik olduğunu idrak etmelidir. Aksinin ne olduğunu izaha gerek yok, yaşananlar ortada. Hududullah’ı kaale almayan, hevasını ilahlaştıran insan kalabalıklarının dünyayı nasıl bir cehenneme çevirdiğini üzülerek görüp gözlemliyoruz.

İKTİBAS

Paylaş :

Yorum Ekle

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmiştir *

İptal