‘Taklit kültürlerde tutarlılık, özgünlük ve derinlik yoktur’

‘Taklit kültürlerde tutarlılık, özgünlük ve derinlik yoktur’

“Aydınlarımız, alimlerimiz vb. muktedirlerin saflarında hizalanabilmek için, her tür manevi-ahlaki değeri yok sayabilmektedir.”

Edilgen Belirsizlikler

Atasoy Müftüoğlu / İslami Analiz

Üretkenlik ve merak yeteneğini kaybeden toplumlar ve kültürler, her alanda taklit yolunu seçerler. Taklit yolunu seçen gelenekler-kültürler-toplumlar hiçbir şekilde kendi varlıklarını gerçekleştiremezler. Taklit yolunu seçen bir bünye, ayırt etme yeteneğini yitirir, bu nedenle de baktıklarını gereği gibi göremez. Taklit eden kültürlerde tutarlılık, özgünlük ve derinlik yoktur. Taklit’le ancak yüzeylere nüfuz edilebilir.

Günümüzde İslam toplumları, içerisinde yaşadığımız toplumda da izlenebileceği üzere, güzsüzleştirici geleneklerle kısıtlanıyor. Güçsüzleştirici gelenekler sebebiyle olayların arkasından koşuyor, gerçekliğin hep gerisinde kalıyoruz. Bu nedenle de umudu imkansız kılan edilgen belirsizliklere maruz kalıyoruz. Tekdüze alışkanlıklarımızla, hamaset ve popülizm yoluyla, toplumsal/kültürel/siyasal farkındalığa, hiçbir şekilde anlamlı bir katkıda bulunamıyoruz. Tekdüze alışkanlıklar sebebiyle, anlık-günlük yargıları aşan bir dikkate-ufka sahip olamıyoruz.

Müslüman olmak, üst düzey bir farkındalığa sahip olmayı gerektirir. İslami bilinç alanına çıktığımızda, tarihsel sorumluluklarla yükümlü olduğumuzu öğreniriz. Bu sorumluluklar, Müslümanlara devrimci bir duruş/tarz/tavır kazandırır. İslam toplumlarında, halen geçerliliğini koruyan, hikayeci bir tarih anlayışı-yaklaşımının hakimiyeti söz konusu olduğu için, bir tarih felsefesi perspektifi-bilinci oluşturulamıyor. Hikayeci tarih yaklaşımı nostaljik-romantik yanımızı tahkim ettiği için, Osmanlı tarihini, kültür ve medeniyetini daha çok duygusal ya da şovenist düzlemde algılıyor, bu tarihin ve kültürün entelektüel-felsefi alana bütünüyle yabancı olduğu için, kendi döneminde dünya çapında özgün bir düşünür/filozof yetiştiremediğini hatırlamak istemiyoruz.

Toplumlarımız, resmi dindarlıkların, resmi milliyetçiliklerin, resmi düşüncenin ve ulus-devlet kutsallarının belirlediği sınırlar içerisine kapatıldığı için, din’i hayat ruhunu ve bilincini kaybetmiştir. Ulus-devlet kutsallarından söz ederken, ulus-devletlerin sömürgeci bir icat olduğunu kaydetmek önemlidir. Dini hayat bilincini ve ruhunu kaybettiği için ikiyüzlü ahlak, menfaatperestlik, siyasal çıkar için adaletsizlik, belirleyici hale gelebilmiştir. Aydınlarımız, alimlerimiz vb. muktedirlerin saflarında hizalanabilmek için, her tür manevi-ahlaki değeri yok sayabilmektedir. İslam dünyası toplumlarında, iktidar sahipleri, İslami-ahlaki-kültürel, derin erezyon ve derin çürüme pahasına, mutlak çıkarlarını ve mutlak iktidarlarını sürdürebilmek için barbarca umursamazlıklar sergileyebiliyor.

Entelektüel bir kıtlık-çölleşme içerisinde yaşadığımız için, konformizmin-statükonun bodrumundan çıkamıyoruz. Kimi idealleri seçmek, bunlara ait olduğumuzu söylemekle, bu idealleri gerçekleştirmek/somutlaştırmak birbirinden çok farklı şeylerdir. Günümüz toplumlarında bütün idealler hunharca istismar edilebilmektedir.

Günümüz dünyasında seküler aklın aşırılıkları dehşet ve şiddet üretirken, batıni aşırılıklar da edilgen belirsizlikler üretiyor. Uygulamalı bilimlerin bütün insanlığı tehdit ettiği tuhaf bir zamanda yaşıyoruz. Edilgen belirsizlikler, toplumlarımızı ve kültürlerimizi çok ciddi bir biçimde kısıtlıyor. Kısıtlanan ve baskılanan toplumlarda partizanlar için ayrıcalıklı özgürlükler mümkün olabilirken, farklı düşünenler, kim olurlarsa olsunlar kayda alınıyor-etiketleniyor. Çıkara dayalı bağımlılıklar ahlaki cesareti yok ediyor. Ahlaki cesarete ve onura sahip olmayanlar, her tür araç’ı meşrulaştırma mücadelesi veriyor.

Geniş ufuklu bir tarihsel-siyasal perspektif için kendi zamanımızın ve kültürümüzün sınırlarını aşan bir çabaya ihtiyacımız vardır. Her alanda zihin dünyamızı baskı altında tutan modern rasyonalizmin megalomanisini zamanımızı ve bilincimizi yoğunlaştırmak suretiyle aşabiliriz. Çıkarların ve ihtirasların kölesi haline geldiğimiz için, içtenliğimizi, vakar, heybet ve haşyeti kaybettiğimiz için otoriter/sağ/popülist/muhafazakar dilin-söylemin ve konumun ötesine geçemiyoruz.

Bilgisizliğe, bilinçsizliğe ve bağımlılığa mahkum olanlar, başkalarının nesnesi olmaktan kurtulamazlar. Başkalarının nesnesi haline gelenlerin, varlıklarına anlam kazandırdıkları görülmemiş ve duyulmamıştır. Başkalarına, muktedirlerin nesnesi haline gelen bireyler, topluluklar ve kültürlerin kendilerini tanımaları mümkün olamaz. İslam dünyası toplumlarında, zihinsel yapıların tarihi hakkında bir çalışma yapılmadığı için, sorgulamayı, eleştiriyi, özeleştiriyi imkansız kılan, itaati kurumsallaştıran düşüncesizleştirici bir geleneğin nasıl bu günlere kadar etkisini sürdürebildiğini tartışma konusu yapamıyoruz. Kişisel bilincini, tercihini yapamayan bir kişinin, propaganda yoluyla herhangi bir harekete/cemaate/topluluğa katılmasının, bir büyük sürüye katılmaktan başka bir anlamı olamaz. Bilinçli ve radikal düşünme liyakatini çabasını/sorumluluğunu kaybeden toplulukların savrulmaktan başka yapabilecekleri hiçbir şey yoktur. Geçmişe tutunan romantik/nostaljik bir yaklaşım edilgenlikten kurtulamaz.

Bir medeniyet ya da kültür, bir başka medeniyet ya da kültürün, dönüştürücü etkisine maruz kalarak yabancılaştığında, başkalaştığında, özgünlüğünü ve özgürlüğünü kaybettiğinde, o medeniyet ve kültürün insanları da yabancılaşır, başkalaşır, özgünlük ve özgürlüğünü kaybederler. Böyle bir durumda hamaset-popülizm dili/söylemi/siyaseti, romantik/nostaljik dil/söylem/siyaset hçbir şey ifade etmez. Burada sözünü ettiğimiz yabancılaşma ve başkalaşma dramatik ve acımasız bir yabancılaşmadır.

Geçmişi ve geleneği mutlaklaştırmanın toplumlarımızda tarihsel gecikmelere neden olduğunu bilmek ve anlamak gerekir. Tarihi ve hayatı belirleyen unsurlar, süreklilik ve değişimi birlikte gerçekleştiren unsurlardır. Günümüzde Müslümanlar olarak, anlamlarını, içeriklerini, otoritelerini somutlaştıramadığımız ve gerçekleştiremediğimiz için, hayatiyetlerini kaybeden sözcükler ve kavramlarla birlikte, bizlerin de İslami hayatiyetimizi kaybettiğimizi hatırlamamız, buradan yola çıkarak yeni bir başlangıç yapmaya cesaret etmemiz gerekir. Yeni bir başlangıç, küresel İslami ahlakın, bilincin, sorumluluğun ve eylemin önündeki milliyetçi ve mezhepçi engellerin ortadan kaldırılmasıyla başlatılabilir.

Paylaş :

Yorum Ekle

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmiştir *

İptal