Afrika’da yürütülen Alman siyaseti

Afrika’da yürütülen Alman siyaseti

Almanya’nın son yıllarda Afrika’da güçlü bir şekilde gündemine aldığı görülüyor. Bu ilginin izi sürüldüğünde göç olgusunun ve genişleyen “Afrika pazarında” var olma kaygısının Alman dış politikasında belirleyici unsurlar arasında olduğu ifade edilebilir.

Almanya’nın Afrika’da tutunma çabaları

Muhammed Salih Demirtaş / İstanbul

Toplam dış ticaret hacmiyle dünyanın üçüncü, ihracatıyla ikinci ülkesi olan Almanya’nın son yıllarda, özellikle 2017’den itibaren, Afrika kıtasını güçlü bir şekilde gündemine almasını nasıl okumalıyız? Almanya’nın Afrika’da temsil ettiği konum nereye tekabül ediyor, kendisini kıtada nasıl görünür ve etkin kılmaya çalışıyor ve projelerinin oturduğu temel sacayakları neler? Bu soruların cevaplarını güvenlik, ekonomi ve Alman iç politikası bağlamında izini sürdüğümüzde göç olgusunun ve genişleyen “Afrika pazarında” var olma kaygısının Alman dış politikasında tetikleyici unsurlar olduğunu görebiliriz.

“Compact with Africa” ve “Marshall Plan for Afrika” Projeleri

2016 Aralık ayı ve 2017 Kasım’ı arasında G20 dönem başkanlığı yapan Almanya Başbakanı Angela Merkel, kıtada işbirliğine yönelik iki iddialı program sundu. Özel yatırım ve altyapı çalışmalarını teşvik etmek için G20’nin inisiyatifinde “Afrika ile uyum” (Compact with Africa) projesi ve İkinci Dünya Savaşı’nda yıkıma uğrayan Avrupa’nın hem ticari kalkınması hem de kendi ayakları üstünde tekrar durmasını sağlamak için ABD’nin sunduğu Marshall Planı’ndan esinlenerek, Federal Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Bakanlığı (BMZ) tarafından kıtaya yapılan yardımların yapısal reformlara yönelik bir şekilde yeniden düzenlenmesini hedefleyen “Afrika için Marshall Planı” (Marshall Plan for Africa) projesi, Almanya’nın adeta “kıtada ben de varım” diye seslenmesinin yansımalarıdır.

Federal Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Bakanlığı yetkilisi Jürgen Zattler, G20 zirvesinde ortaya atılan “Compact with Africa” projesinin üç temeli olduğunu ifade ediyor. Birinci temel, makro ekonomilerini ve ekonomik yapılarını geliştirmek isteyen Afrika ülkeleri ile yatırım anlaşmaları yapmak. İkinci temel, enerji ve özellikle yenilenebilir enerji alanında altyapı yatırımlarını artırarak Afrika ülkelerinin kendi yenilenebilir enerji üretme potansiyellerine katkıda bulunmak. Üçüncü temel ise Afrika’da istihdam oluşturmayı öncelemek. Bu projeyle Almanya, daha çok iş ve ticaret odaklı bir hamle yaparak özel sektörü kıtada daha da teşvik etmek isteğinde.

Almanya’nın kıtadaki ticari varlığı

2016 yılında Siemens, Volkswagen, Bosch ve Commerzbank’ın içinde bulunduğu 800 civarındaki irili ufaklı birçok özel Alman şirketinin kıtadaki doğrudan yatırımlarının değeri 10 milyar avro civarındaydı. Günümüzde ise Alman özel şirketlerinin sayısı kıtada bin’i aşmış durumda. Biraz daha geriye doğru gittiğimizde, Alman şirketlerinin 2014 yılında yurt dışındaki doğrudan yatırım değerinin yaklaşık 1 trilyon avroya yakın olduğunu ve aynı yıl Afrika’daki doğrudan yatırım varlığının 7 milyar avro civarında seyrettiğini göz önüne alırsak dışarıdaki toplam yatırımların yüzde 1’inden az bir orana tekabül ettiğini söyleyebiliriz. Günümüzde ise Afrika, Almanya’nın toplam dış ticaret potansiyelinin yüzde 2’sini oluşturuyor. Almanya her ne kadar Afrika genelinde bir açılım yapmaya çalışsa da kıtayla ticari ilişkilerinde belli başlı ülkeler ön plana çıkıyor. Bin kadar şirketin 400’ü Güney Afrika Cumhuriyeti’nde faaliyet gösteriyor. Güney Afrika dışında Nijerya, Fas, Tunus, Cezayir ve Mısır, Almanya’nın en önemli ticaret ortakları.

Gerek G20 zirvesi dâhilinde Almanya’nın sunduğu “Compact with Africa”, gerek kalkınma yardımları bağlamında ortaya atılan “Marshall for Africa” gerekse iş ve ticaret odaklı “Pro! Africa” projelerinin hızlı bir şekilde gündeme taşınmasının arka planında Afrika’da iş ortaklığının yanı sıra özellikle 2015 yılından beri AB için ciddi sorun teşkil eden göç meselesinin yattığını söyleyebiliriz. 2050 yılına dair yapılan bir öngörüde Afrika nüfusunun iki katına çıkacağı tahmin ediliyor ve dünyadaki her beş kişiden ikisinin bu kıtadan olmasının ileride doğuracağı sıkıntılar şimdiden Avrupa için bir tedbir konusu olarak algılanıyor. Yüksek genç nüfusu karşılamada yetersiz olabilecek bir istihdam ve terör kaynaklı nüfus hareketleri sorunu, arka planda Avrupa’yı ciddi anlamda tedirgin etmekte.

2015 yılında Almanya Suriye, Afganistan ve Afrika’dan 1,1 milyon civarında mülteci kabul etmek durumunda kalmıştı. AB’ye ve ülkeye kaçak yollarla giren, özellikle Afrika’dan Akdeniz üzerinden kıtaya yapılan yoğun göçler, Avrupa genelinde ve Almanya özelinde aşırı sağ siyasetin yükselmesine sebep olarak mevcut ülke liderlerine yapılan eleştirilerin dozunu da arttırdı. Bu projeler vasıtasıyla âdeta alt metinde “siz yeter ki gelmeyin, biz burada size imkânlar sunalım; Afrika’da kalın” mesajı verilmekte.

2012-2015 yılları arasında Afrika’ya ziyareti bulunmayan Merkel’in 2016’da Etiyopya, Mali ve Nijer ziyaretlerinin ardından 2017 yılını “Afrika yılı” ilan etmesi, 2018’de ise Senegal, Nijerya ve Gana’ya ziyarette bulunması hayli dikkat çeken bir durum. Bu gezilerde ön plana çıkan hususlar yatırımlar, ekonomik ilişkiler (hammadde temini, enerji yatırımları, iş istihdamı meydana getirmek), terör ve göç meseleleri olmuştur. Görüşmelerde özellikle göç meselesinin en kritik rolü oynayacağı hem ikili temaslardan önce hem de sonra yapılan analizlerde ısrarla vurgulanmıştır.

Merkel’in son Afrika ziyareti bağlamında Batı kanadından yapılan birçok analizin ortak noktası göçlerin azaltılması ve ekonomik yatırımların artırılması olmuştur. Bu minvalde AB’nin ve Almanya’nın iş birliği, yatırım ve yardım şartları arasında hukukun egemenliği, istikrar, şeffaflık gibi ilkeleri öncelemesini kendi yatırımlarını garantiye almak olarak da okuyabiliriz. BMZ Bakanı Gerd Müller, “Afrika’da yoksullukla savaşmak sadece ahlaki bir görev değil, aynı zamanda Almanya gibi müreffeh ülkelerin çıkarlarıyla da ilgilidir,” derken, samimiyetinin hangi ibreye yakın olduğu konusunda şüphe yarattığını da burada not düşmek yerinde olacaktır.

Elbette ki bu projelerin (“Compact with Africa” ve “Marshall Plan for Africa”) hem yenilenebilir enerji, hem teknoloji paylaşımı sahasında hem de istihdam oluşturma sahasında iddialı olduğunu ifade edebiliriz. Fakat Alman-Afrika İş Birliği Derneği Başkanı Stefan Liebing uygulamanın temennileri karşılayacak aksiyondan henüz mahrum olduğunu dile getirerek daha somut adımların atılması gerektiğini söylemiştir. Liebing, Alman rüzgâr ve güneş enerjisi proje girişimcilerinin sermaye ve banka kredilerini harekete geçirebileceğini ifade ettikten sonra Türkiye, Fransa ve Çin’in bu uygulamayı daha iyi yaptığından bahsederek kıtadaki rakiplerinin hamlelerini de değerlendirmiştir.

Sömürge dönemi mirası ve etkileri

Almanya’nın sömürge döneminde kıtada dört bölgesi vardı: Alman Güneybatı Afrikası (Bugünkü Namibya), Alman Doğu Afrikası (Ruanda, Burundi, Tanzanya), Togoland (Togo) ve Kamerun. Bugünkü Namibya’da 1904-1907 yıllarında gerçekleşen 20. yüzyılın ilk soykırımı olarak bilinen Harare ve Nama Soykırımı ve diğer sömürgelerde uyguladığı sert ve acımasız politikalar bölgede Almanya’ya olumsuz bir miras bırakmıştır. Resmi makamlardan son yıllarda özür gelse bile, bu özrün pratik bir karşılığının olmaması ve Almanya Federal Cumhuriyeti’nin kendi geçmişindeki acımasız bir soykırımla yüzleşme konusundaki geçiştirmeci tavrı bölgedeki imajını zedeliyor. Her ne kadar Ova Herero Soykırımı Derneği (Ova Herero Genocide Association) ve Nama Geleneksel Liderler Derneği (Nama Traditional Authorities Association) Alman devletine karşı öldürülen 100 bin insan için bir dava açsa da sembolik olarak iade edilen birkaç insan kafatası dışında bir gelişme olmamıştır ki bu durum esasında Avrupa sömürgeci zihniyetinin anlaşılması açısından ibretlik bir süreçtir.

Almanya’nın sunduğu projelerin bir diğer eleştiri konusu ise Alman GIGA Enstitüsü Afrika İlişkileri Müdür Vekili Jann Lay’ın değerlendirmelerinde Afrika’nın koloni mirasından kalma eşitsizliklerin olumsuz etkilerinden mülhem projelerin uygulanmasında bazı risklerin olduğunu dile getirmesi olmuştur. Afrika’nın yeterli bir endüstrileşmeye sahip olmaması, ihracatını birincil kaynaklar üzerinden yapması ve ürün çeşitlerinin az olması, iç dinamiklerde büyük sermayedarların boşluğu gibi durumlar söz konusu olduğu sürece ortak ticaret iş birlikleri gelişmiş devletlerin lehine işleyen bir süreç olarak devam edecektir. Bu tarz yaklaşımların bağımlılık ilişkileri yarattığı ve derinleştirdiği sürece Afrika’nın nasıl kalkınacak, kendi ayaklarının üstünde nasıl durabilecektir meseleleri birer muamma olarak kalacaktır.

Almanya’nın, dolayısıyla AB’nin, bu bölgedeki temel motivasyon kaynağı Afrika’nın sorunlarına köklü çözümler bulma konusunda yardımcı olmak mı yoksa pazar yarışından kopmamak ve uzun vadede müdahale edilmediği takdirde hızla artan genç nüfusun işsizlikten ve bölgedeki terörden kaynaklanan insan hareketlerinin (göç, sığınmacı, mülteci) müreffeh Avrupa kıtasında doğurabileceği güvenlik sorunlarına çözümler mi bulmak sorusu iddialı manifesto bildirilerin arkasındaki müphemliğini korumaktadır.

[Muhammed Salih Demirtaş, Afrika Koordinasyon ve Eğitim Merkezi (AKEM)’de araştırmacı olarak görev yapmakta olup post-kolonyalizm ve Afrika’da barış ve çatışma çözümlemeleri üzerine çalışmalarını sürdürmektedir]

Paylaş :

Yorum Ekle

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmiştir *

İptal