Ahmed Kalkan: ‘Emri bil maruf ve nehyi anil münker can simidine sarılmalıyız’

Ahmed Kalkan: ‘Emri bil maruf ve nehyi anil münker can simidine sarılmalıyız’

“Gayrı İslâmî düzene ve câhiliye kültürüne entegre olmayan Müslümanlar bile, çoğunluk itibarıyla emr-i bi’l ma’ruf ve nehy-i ani’l münker adlı can simidine sarılmadılar.”

Ahmed Kalkan şöyle devam ediyor: “Böylece zilleti ve mağlûbiyeti kabullenmiş oldular. Başta İslâm âlimleri, cemaat ve kanaat önderleri, yazarlar ve hatipler olmak üzere, Mü’min olan herkes, bildiği ve gücü yettiği oranda bu görevi yapması gerektiği halde, ciddi anlamda bunun yerine getirildiği iddia edilemez. Bu görev, şer odaklarının şerre davet ettikleri kadar bile yapılmıyor.”

Ahmed Kalkan’la yazarımız Şükrü Hüseyinoğlu’nun gerçekleştirdiği röportajı sunuyoruz:

Hocam bildiğiniz gibi İslam’ın temel esaslarından biri de emri bil maruf nehyi anil münkerdir. Buna karşılık modern çağda insanlığa adeta “yegâne hak din” olarak dayatılan demokratik kültür ve liberalizm, çeşitli  gayri ahlaki yönelimleri meşru gördüğü gibi, tüm bu ifsadata karşı çıkmayı da “hayat tarzına müdahale” olarak niteleyip mahkûm ediyor. Özellikle son 16 yıl boyunca Türkiye’deki İslami kesimlerde AKP üzerinden yaşanan dönüşümü dikkate alırsak, söz konusu kesimler bu alanda İslam’a mı, yoksa demokratik-liberal kültüre mi yakın duruyor?

Ahmed Kalkan: “Söz konusu kesimler bu alanda İslam’a mı, yoksa demokratik-liberal kültüre mi yakın duruyor?” sorunuza, emr-i bi’l ma’ruf konusuna yaklaşımla ilgili şu iki âyetin cevap verdiğini düşünüyorum. Bu ayetler, aynı zamanda İslâmî yönetimle, münâfıkların yönetimi arasındaki temel farkın da göstergesidir. Bu ayırıcı özellik; birinde devlet ve yetiştirip görevlendirdiği kimseler eliyle iyiliğin emredilmesi, diğerinde (iyiliğin emredilmesine yasaklar ve sınırlar konulup) kötülüğün emredilmesi şeklinde ele alınır:

“Onlar öyle kimselerdir ki, şâyet kendilerine yeryüzünde imkân ve iktidar versek, namazı dosdoğru kılar, zekâtı verir, iyiliği emreder ve kötülüğü yasaklarlar. Bütün işlerin âkıbeti Allah’a aittir.” (22/Hacc, 41)

“Münâfık erkekler ve münâfık kadınlar birbirlerindendir (birbirlerinin benzeridir). Kötülüğü emredip iyiliği yasaklarlar, ellerini de sıkı tutarlar. Onlar Allah’ı unuttular; Allah da onları unuttu. Şüphesiz münâfıklar, fâsıkların ta kendileridir.” (9/Tevbe, 67) 

Toplumu tümüyle kuşatmış şirk anlayışları, küfür olan ideolojiler, ateist ve ataist görüşler, İslâm’ın ve Kur’an kavramlarının tahrif edilmesi, bireysel problem ve isyanlardan çok daha önemlidir. Kur’an ve sahih sünnet çizgisine ters din anlayışları, itikadî ve diğer alanlardaki geleneksel ve modernist hurâfeler, bid’atler, demokrasi taraftarlığı, laiklik ve düzencilik, grup taassubu, ırkçılık gibi halkın çoğunluğuna belirli oranda da olsa sirayet eden büyük fitne ve veballerdir. Toplum bireylerini tek tek ifsad eden, aralarındaki güveni ve yardımlaşmayı yok eden bu toplumsal fesadı, öncelikle nehyedip yasaklamak gerekir. 

Bireylerin isyanından ziyade, İslâm dışı düzenin bu isyan ve tuğyan ortamını hazırladığını, düzenin düzelmediği müddetçe fertlerin tümüyle düzelmeyeceğini unutmamak icap ediyor. Dâvetçi, Allah’ın yardımıyla ve uzun uğraşlar neticesinde bir kimseyi namaza başlatır veya bir hanımı tesettüre râzı ederken, o süre içinde düzen, kaç bin kişiyi namazdan ve tesettürden uzaklaştırıyor, bunu değerlendirmek gerekir. Yani, düzen bataklığı kurutulmadan müfsid sivrisineklerle mücadele mümkün değildir. Dâvetçi, isyanın temel kaynağı, doğurgan fesad yuvası, tuğyanın/azgınlığın merkezi olan tâğutî düzene karşı tavır almadan ve dâvetinde bu konuyu gündeme getirmeden dâvet yapmış sayılmaz. 

Bugün Türkiye’de, cahiliye düzeni ve kültürüne entegre olmayan Müslümanların, Rabbimizin Âl-i İmran 104 ve 110, A’raf 199, Tevbe 71, Hac 41 gibi ayetlerde farz kıldığı emri bil maruf nehyi anil münker yükümlüğünü gereğince yerine getirdiğini söylememiz mümkün mü? “Elle, dille ve hiç değilse kalple müdahale” hadisi çerçevesinde değerlendirirsek durumumuz nedir sizce?

Gayrı İslâmî düzene ve câhiliye kültürüne entegre olmayan Müslümanlar bile, çoğunluk itibarıyla emr-i bi’l ma’ruf ve nehy-i ani’l münker adlı can simidine sarılmadılar. Böylece zilleti ve mağlûbiyeti kabullenmiş oldular. Başta İslâm âlimleri, cemaat ve kanaat önderleri, yazarlar ve hatipler olmak üzere, Mü’min olan herkes, bildiği ve gücü yettiği oranda bu görevi yapması gerektiği halde, ciddi anlamda bunun yerine getirildiği iddia edilemez. Bu görev, şer odaklarının şerre davet ettikleri kadar bile yapılmıyor. 

Bahsi geçen hadis şu şekildedir:  “Sizden kim bir münker (kötülük veya çirkin bir şey) görürse onu eliyle değiştirsin. Şayet eliyle değiştirmeye gücü yetmezse diliyle değiştirsin. Ona da gücü yetmezse kalbiyle değiştirsin (buğzetsin, onu hoş görmeyip kabullenmesin) ki, bu da imanın en zayıf derecesidir.”(Müslim, İman 78) Bu hadiste bir kötülüğün değiştirilmesi, “Sizden biriniz…” denilerek bütün mü’minlere görev olarak verilmiştir. Emredilmesi ve yasaklanması gereken hususlar herkesin bildiği ve bilmek mecbûriyetinde olduğu meselelerden ise, bu dâvette tüm müslümanlar ortaktır.

Müslüman neyi hoş görebilir, neyi hoş göremez? Pratik hayatla bağ kurarsak, bu noktadaki ayrım çizgisi nedir?

Müslüman, Allah’ın hoş gördüğünü hoş görür; O’nun razı olmadığını, hoş görmediğini de hoş göremez. Müslümanın ölçüsü, Allah ve Rasûlünün hükümleridir (33/Ahzâb, 36). Günümüzdeki kullanımıyla özgürlük, insanın kendi hevâsının hoş gördüğü şeyi yerine getirmeye çalışmasıdır. “Savaş, hoşunuza gitmediği hâlde, size farz kılındı. Nice hoşlanmadığınız şey vardır ki, sizin için hayırlıdır. Yine, nice hoşlandığınız şey vardır ki, sizin için şerdir. Allah bilir, siz bilmezsiniz.” (2/Bakara, 216). Ölçü, bizim özgür hevâmız, arzumuz, hoşlandığımız şey değildir. Ölçü, Rabbimizin hükmüdür, O’nun râzı olup hoş gördüğüdür. İşte, ma’ruf demek, Allah’ın sevdiği, râzı olduğu; münker de, Allah’ın hoş görmediği, râzı olmadığı, selîm aklın uygun görmediği şeyler demektir.  

Birçok İslâm âlimi ma’rûfu, İslâm’ın emrettikleri, münkeri ise, Allah’ı inkâr ve O’nun yasakladıkları şeklinde anlamışlardır. Ma’rûfa uymak; Allah’a itaat ve O’nun emirlerine uymak; münker de bunun zıddı, karşıtıdır. 

“Dâvet” adlı kitabınızda “Bugün emir ve nehy yerine, ancak rica ve tavsiye söz konusu” tesbitinde bulunuyorsunuz. Emir ve nehy kavramlarının mahiyetini açmanız mümkün mü? 

Emir, bir işin yapılması veya yapılmamasını net bir şekilde isteyen söze denir. İstenilen şey yerine getirilmezse uygulanacak bir cezası olan kesin sözdür emir. O yüzden “emir demiri keser” denilir; yani yapılacak iş ne kadar zor olsa da, emredildikten sonra yapmaktan başka çare yoktur. Hele Allah’ın emri olunca, bu hatırlatılan, akan sular durmalıdır. Nehy için de tümüyle geçerli söylenenler. Nehy, yani yasaklama da, emretmenin olumsuz şekli. Yani, yapılmamasını emretmek demek.

Ma’rufun emredilmesi ve münkerin yasaklanması yerine; günümüzde ma’ruf sadece rica ediliyor; münkerin de sadece yapılmaması tavsiye ediliyor. Müslümanlar ve dâvetçiler, bugün öyle bir modern fitne ile karşı karşıya ki, bırakın herhangi bir müslümana iyiliği emretmeyi veya bir kötülüğü yasaklamayı, kendi çocuğuna veya eşine bile herhangi bir şeyi emredemiyor, yasak koyamıyor. Baba çocuğuna, koca karısına, hoca talebesine, patron işçisine, âmir memuruna… söz geçiremiyor. Özgürlük diye bir türkü var; bu türkünün nakaratları hep hevâ kavramıyla dillendiriliyor. Canının istediğini yapmak istiyor günün insanı. Kimsenin kendisine karışmasına tahammülü yok. İman ettiğini söylediği halde, Allah’ı karıştırmak istemiyor kendi hayatına. “Allah bunu emretti veya yasakladı” da diyemiyorsunuz; daha doğrusu karşınızdaki dedirtmiyor. Kısacası ma’rufu emredemiyorsunuz; emretmiş olsanız yaptırımınız, en azından yapılan münkerle uzlaşmaz net tavrınız olmalı. 

Dâvetin dar çevre çalışmalarını aşıp kitleselleşmesi konusunda neler yapılabilir?

Topyekûn helâk ve azaptan kurtulmak için içimizden hayra dâvet eden bir toplum çıkmalıdır (Bkz. 3/Âl-i İmrân, 104). Daha önemlisi, cemaat/teşkilât organizesiyle sistemli dâvet çalışmaları, bireysel dâvetlerden çok daha önemlidir.

Dâvet sistemli olsa, bir cemaat çalışması olarak yapılsa; birinin kaldığı yerden diğer arkadaşları sistemli olarak dâveti sürdürürler. Bir anlık heyecanla yetinilmez. Mûsâ (a.s.), kardeşi Hârun’un da risâleti taşıması ve kendisine yardımcı olmasını Allah’tan istemişti. İsa (a.s.), muhâtaplarının inkârlarını sezince, kendi başına dâvet sorumluluğunu hakkıyla yerine getiremeyeceğini düşünerek, dâvet konusunda yardımlaşacağı insanlara ihtiyaç hissetti: “Allah yolunda yardımcılarım kim?’ dedi. Havârîler, ‘Biziz Allah yolunun yardımcıları. Allah’a iman ettik. Şahit ol, biz müslümanlarız’ dediler.”(3/Âl-i İmrân, 52) Tek başına dâvet çalışması yapmak, tek başına çok katlı bir bina yapmaya kalkmak demektir. “Yapılabilir mi?” sorusuna “yapılabilir” diyenler, bu şekilde binâ edilen kaliteli bir örnek gösteremezler. Fakat, hem zaman ve hem kalite yönüyle görev dağılımı ile yapılan ortak çalışmanın önemini kimse inkâr edemez. Peygamberlerin bile yardımcıya ihtiyaç duyduğu, Muhammed aleyhisselâm’ın da ensara ihtiyaç duyduğu dâvet konusunda, bireysel hareket edip büyük başarılar elde etmemiz mümkün değildir.

Toplumu tümüyle kuşatmış şirk anlayışları, küfür olan ideolojiler, ateist ve ataist görüşler, İslâm’ın ve Kur’an kavramlarının tahrif edilmesi; bireysel problemlerden ve isyanlardan çok daha önemlidir. Kur’an ve sahih sünnet çizgisine ters din anlayışları, itikadî ve diğer alanlardaki hurâfeler, bid’atler, haksız tekfircilik, demokrasi taraftarlığı, laiklik ve düzencilik, geleneksel ve modernist hurâfeler, mezhepçilik, grup taassubu, ırkçılık gibi halkın çoğunluğuna belirli oranda da olsa sirayet eden büyük fitne ve veballerdir. Toplum bireylerini tek tek ifsad eden, aralarındaki güveni ve yardımlaşmayı yok eden bu toplumsal fesadı, öncelikle nehyedip yasaklamak gerekir. Dâvet yönüyle örneğimiz olan peygamberlerimiz, tevhide dâvetle birlikte toplumlarında hangi fesad yaygınsa onu nehyederek görevlerini yaptılar.  

Mevcut hükümranlık ilişkileri karşısında hakkı açıkça söyleme, fitnenin ortadan kaldırılıp Allah’ın hükmünün hâkim kılınması yönündeki dâvet çabasını makro, halkın Kur’an ve Nebevi örneklikle buluşturulması yönündeki çabaları mikro dâvet olarak nitelersek, bu iki konuda Türkiye’de yeterli bir cehdin/cihadın verildiğini söyleyebilir miyiz?

Mikro dâvet alanında ancak mikroskopla görülebilecek küçük çalışmalar olduğunu, toplumda fazla ağırlığı olmayan bazı dâvetçilerin plansız, sistemsiz, aşamaları olmayan ve devamı gelmeyen, saman alevi gibi yanıp sönen küçük gayretlerine şahit oluyoruz. Bu, yapılması gereken “bin”in “bir”idir. Makro alanda ise koca ülkede iki elin parmak sayısından daha az kimsenin vur-kaç cinsinden bireysel ve organizesiz şekilde atışlar yaptığını hesaba katmazsak, yetersiz olsa bile bir cehdin ortaya konduğunu söylemek mümkün değildir. Bu görevler tümüyle ihmal edildiği için, her geçen sene, bir öncekini aratmakta, fesat ve münkerler, şirk ve tuğyanlar her alanda her insanı mahvedecek boyutta yayılmaktadır. 

Furkân 52. ayet bağlamında “büyük cihad” kavramı ve yükümlülüğü konusunda neler söylersiniz?

“Öyle ise kâfirlere itaat etme, onlara karşı bu Kur’an’la büyük bir cihadla cihad et.” (25/Furkan, 52). Bu âyette “kâfirlere itaat etmemek” ve onlara karşı “Kur’an’la cihad etmek” emredildiği ve bu iki hususun birbirinden ayrılmayacağı gibi, bu cihadın “büyük cihad” olduğu da vurgulanmaktadır. Kâfirlere itaatin en çirkini olan, en organizeli ve en zararlı küfrün merkezi olan düzene/devlete itaati dâvet adına insanlara tavsiye eden, cihada karşı çıkan, Kur’an’ı terk edilip ihmal edilmiş bir mezarlık kitabı ve gelir getiren bir musiki eseri olarak algılayan kimselerin bu âyetle de, dâvetle de ilişkilerini değerlendirmek gerekir. Bu acı gerçekler, başkalarını suçlayarak kendimizi temize çıkarmak için değil; bize çok iş düştüğünü belirtmek amacıyla ele alınmalıdır. 

Evet, Kur’an diyor ki; en büyük cihad, Kur’an’la yapılan cihaddır, bu da önce kâfirlere, tâğutlara itaatsizlik yapılarak uygulanır. Peygamberimiz de diyor ki; “Cihadın en faziletlisi, zâlim sultanın (Allah’ın indirdiğiyle hükmetmeyen yöneticinin) karşısında hakkı ve adâleti söylemektir.” (Ebû Dâvûd, Melâhim 17; Tirmizî, Fiten 13). Bu büyük cihad terk edilerek yapılanlar, en olumlu ifade ile ufak tefek arayışlardır ki, ne bunu yapan kimse, ne de buna muhatap olan kimse, bununla kurtuluşa erebilir. 

Kitabınızda Musa (a.s.)’ın Tur’dan dönüşünde toplumunun Samiri’nin yaptığı buzağı putunu ilah edindiğini gördüğündeki sert tutumuna dair dikkat çekici yorumlarda bulunmuşsunuz. Firavun’a yumuşak söz söylemekle emredilen Musa (a.s.)’ın bu haldeki toplumu ve onları engellemeye muvaffak olamayan kardeşi Harun (a.s.)’a karşı sert tutumunun Kur’an’daki anlatımına göre Rabbimizin de onayını aldığını, dolayısıyla bildiği halde tevhidden sapanlara karşı gerektiğinde üslubun sertleşebileceğini söylüyorsunuz. Bu konuyu açmanız mümkün mü?

Kur’an; iman ettiğini iddia eden toplumun putperest eğilimlerine karşı nebevî tavrın nasıl net ve sert olduğunu Hz. Mûsâ ve İsrailoğulları örneğiyle gözlerimizin önüne serer (7/A’râf, 150). Sadece Mûsâ (a.s.) değildir bu konuda sert davranan. Kur’an, Muhammed (a.s.) ve İbrahim (a.s.)’ı da Mûsâ (a.s.)’a benzer tavırlarıyla örnek gösterir. Henüz kendisine net bir şekilde tevhidî hakikatler tebliğ edilmeyen kişilere Firavun özelliklerini taşısa bile, yumuşak üslûpla anlatıp kibar davranmayı emreden Kur’an, tevhidi bildikleri halde putperestlik eğilimi içinde olanlara ve onları kötülükten uzaklaştırmaya çalışmayanlara karşı çok net ve sert tavır gösterir (5/Mâide, 78-80). Hele, iman etmiş insanları puta tapmaya teşvik eden Sâmirî gibi karakterleri tümüyle toplum dışına atmak, onu kovup sürmek, beddua edip âhiret azâbından kurtulamayacağını haykırmak (20/Tâhâ, 97), Kur’an’ın onayından geçmiş bir tavrın, peygamberî üslûbun bir özelliğidir.

Şirk ve puta tapma konusu başlı başına üslûbu sertleştiren en önemli problemdir. Şirke ve putperestliğe sert tavır, bunu savunanlara da sert tavrı gerektirir ve bu net tavır ve sert üslûp tevhide sahip çıkmanın, Kur’an üslûbuna riayet etmenin zaruri bir gereğidir. Muhâtabın âlim veya dâvâ adamı olması üslûbu yumuşatmaya sebep değildir; peygamber olsa bile azapla uyarılır. Hz. Peygamber’e bile, faraza şirk koşmuş olsa, Allah’ın nasıl tavır alacağı net bir üslûpla beyan edilir: “Onlar, sana vahyettiğimizden başkasını bize karşı uydurman için az kalsın seni ondan şaşırtacaklardı. (Eğer böyle yapabilselerdi) işte o zaman seni dost edinirlerdi. Sana sebat vermeseydik, andolsun ki, az da olsa onlara meyledecektin. O takdirde sana, hayatın da ölümün de kat kat azabını tattırırdık. Sonra bize karşı bir yardımcı da bulamazdın.”(17/İsrâ, 73-75); “Eğer (Peygamber) Bize atfen bazı sözler uydurmuş olsaydı, Elbette onu kuvvetle yakalardık; Sonra can damarını koparırdık (onu yaşatmazdık). Hiçbiriniz buna mâni de olamazdınız.” (69/Hakka, 44-47); “Andolsun sana da senden önceki peygamberlere de (şu husus) vahyolunmuştur: Andolsun ki, Allah’a şirk koşarsan, amellerin şüphesiz boşa gider ve hüsranda kalanlardan olursun.” (39/Zümer, 65)

Herkese hoşgörü ile bakmak, Kur’an ve Sünnet çizgisinin reddettiği bir problemdir. Herkese aynı tatlılık ve yumuşaklıkla hitap etmek doğru bir üslûp değildir. O çok merhametli ve çok tatlı üslûba sahip olan, önderimiz Rasûlullah’ın sünnetinde; sadece kâfirlere değil, ciddi bir günah işleyen mü’minlere karşı da sert üslûpla uyarı vardır: Bilâl-i Habeşî’ye (r.a.) “siyah kadının oğlu” diyerek hakaret eden Ebû Zer’e Peygamberimiz: “Onu annesinin renginden dolayı mı ayıplıyorsun? Demek ki sende hâlâ câhiliyye ahlâkı var.”  (Buhârî, İman 22) demişti. Yine ırkçılık yapanlara “bizden değildir” (Müslim, İmâre 53 hadis no: 1848; Buhârî, Cenâiz 39) buyurmuştu. 

Hocam, artık vaka-i adiyeden bir durum var. Bakıyorsunuz, kimi gazetelerin bir köşesinde gayri ahlaki fotoğraflar, hemen yanı başında veya arka sayfasında fıkhi bir meseleye dair köşe yazısı. Veya yarım sayfa faiz reklamı, üstünde takvadan, ihlastan söz eden makale. “Münkerle barışık Müslümanlık” olarak niteleyebileceğimiz bu durumu nasıl değerlendirirsiniz?

Bu, Yahudileşmedir, bu lânet edilen bir yoldur. Rivayet edildiğine göre Peygamberimiz şöyle buyurmuştur: “İsrailoğulları arasında dinden sapma, ilk defa şöyle başladı: Bir adam bir başka adama rastlar ve: Bana baksana! Allah’tan kork ve yapmakta olduğun şeyi terk et. Çünkü bu sana helâl değildir, derdi. Ertesi gün, aynı işi yaparken o adamla tekrar karşılaşır ve kendisini yaptığı kötü işten nehyetmediği gibi, onunla yiyip içmekten ve birlikte olmaktan da çekinmezdi. Onlar böyle yapınca Allah Teâlâ kalplerini birbirine benzetti.” Sonra Resûl-i Ekrem Mâide suresi 77-81. âyetleri okudu ve şöyle buyurdu: “Hayır, Allah’a yemin ederim ki, ya iyiliği emreder, kötülükten nehyeder, zâlimin elini tutup zulmüne engel olur, onu hakka döndürür ve hak üzerinde tutarsınız; ya da Allah Teâlâ kalplerinizi birbirine benzetir, sonra da İsrâiloğullarına lânet ettiği gibi size de lânet eder.” (Ebû Dâvûd, Melâhim 17; Tirmizî, Tefsîru sûre (5), 6, 7)

Münkerle barışık Müslümanlık; hakla bâtılı karıştırmaktır. İslâmizasyondur, ılımlı İslâm anlayışıdır. Hem Allah’ı hem şeytanı râzı etmeye çalışmak gibi olmayacak bir çabadır. Altısı içinden, altısı dışından bir yaklaşımdır. Uzlaşma ve yozlaşmadır; tâvizci bir anlayıştır. “Lâ ilâhe” demeden “illâllah” demeyi yeterli görmektir. Küfürle, şirkle; şeytanla, tâğutla bağları koparmamaktır. Bu, sekülarizmdir. Dinle dünyayı ayırt etmek, tâğutların râzı olduğu bir dini kabul etmektir. Bu, Kemalist ve Amerikancı bir din anlayışıdır. 

Rabbim, hakkı hak bilip sadece hakka tâbi olmayı nasip et. Bâtılı bâtıl olarak tanıyıp ondan tümüyle sakınanlardan eyle. Hak kitaba teslim olup, başkalarını da ona dâvet eden, Kur’an’a ters düşen tüm bâtıllarla nebevî usule uygun şekilde mücadele edenlere selâm olsun! Bana bu açıklamaları yapma fırsatı verdiğiniz için size de teşekkürler ediyorum.

Paylaş :

Yorum Ekle

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmiştir *

İptal