‘Allah kendisini nasıl tanıtmışsa, öyle inanırız’

‘Allah kendisini nasıl tanıtmışsa, öyle inanırız’

O bizim hayal ettiğimiz suretten, şekilden, mekândan ve zamandan münezzehtir. Biz O’nun keyfiyetini ve mahiyetini hiçbir surette anlayamayız. Akıl terazisi bu kadar sıkleti çekmez. O kendisini nasıl tanıtmışsa öyledir.

Allah’ın varlığını konu alan yazılarının bugün yayınlanan bölümünde ilahiyatçı Faruk Beşer, anlatmak istediklerini özetleyen satırlara yer verdi. Yeni Şafak’taki “Allah mekâna muhtaç mıdır” başlıklı yazısının son bölümünde Allah’ın zaman ve mekândan münezzeh olduğunu ve Kur’an’ın Allah’ı tanıtırken kullandığı mecaz ifadelere dikkat edilmesi gerektiğini şöyle anlatıyor:

Biz biliriz ki, Allah’tan başka her şey yaratılmıştır, Arş da böyledir. O halde Allah Arşı yaratmadan önce nasılsa ve mecaz anlamda söyleyelim, neredeyse şimdi de aynen öyledir. Allah semadadır, ya da Arşa istiva etmiştir gibi ayetler ne söylüyorlarsa biz ona inanırız. Ama birileri bunları anlamada tecsim ve teşbihe kaçtıklarında bunun bir mekân ve cihet anlamında olamayacağını, mecaz olduğunu zorunlu olarak söylemek zorunda kalırız. Çünkü ilk olarak Allah’ın isim ve sıfatlarında mecaz olamayacağını gösteren bir nas yoktur. Kuranıkerim Arapçadır ve o dilin kullandığı her ifade aracını Allah için dahi kullanmıştır. Mecaz da bu araçlardan biridir. Mecaz elbette Allah için bir zorunluluk değildir, ama bizim anlamamız için bir zorunluluktur. Nitekim Allah hâkimiyetini, yüceliğini ve kudretini bize bizim anlayabileceğimiz kelimelerle anlatmış; kendisi için melik/kral, taht, kürsi, arş ve ordu gibi teşbihler kullanmıştır.

İkinci olarak, Allah’ın isim ve sıfatlarında yine zorunlu olarak mecaz kabul etmemiz gereken anlatımların bulunduğu da açıktır. Bunları mecaz, diğerlerini hakikat diye ayıran bir delilimiz yoktur. O halde kendiliğimizden bu ayırımı yaparsak kendi içimizde tutarsız olmuş oluruz. Nasları anlamada bütünlüğü kuramayız. Mesela, ‘nerede olursanız olun O sizinle beraberdir’, ‘O size şah damarınızdan da yakındır’, İbrahim Mekke’ye giderken, ‘ben rabbime gidiyorum, O bana doğru yolu gösterecektir’ (Saffat 99) ayeti kerimelerini hakikat anlamında alabilir miyiz? ‘O gökte de ilahtır, yerde de ilahtır’ ayeti de böyledir. O halde haşa, Allah sadece bizimle beraber değil, ayrıca bir de içimizde olmuş olur. Mecaz olduğu daha açık olan ayetler de vardır: ‘Allah’ın yüzü dışında her şey yok olup gidecektir’ gibi. Bunu lafzıyla ve hakiki anlamıyla alırsanız, haşa sanki Allah’ın eli, ayağı ve bedeni vardır ve onlar da yok olacak sadece yüzü kalacak diye anlamış olursunuz.

Allah Zahir’dir, Bâtın’dır, Aliydir, Müheymin’dir buyurulurken anlatılmak istenen şeyler hep böyledir. Kısaca O her şeye hâkim, her şeyden yüce, her şeyden haberdardır, her şey O’nunla var olmuş, O’nunla var olmaya devam etmektedir. O her an yaratmakta, her an bir iş görmektedir. O bizim hayal ettiğimiz suretten, şekilden, mekândan ve zamandan münezzehtir. Biz O’nun keyfiyetini ve mahiyetini hiçbir surette anlayamayız. Akıl terazisi bu kadar sıkleti çekmez. O kendisini nasıl tanıtmışsa öyledir. Ama kendi sözlerinde dahi O’nu bir mahlûk gibi gösteren ifadeler lafzi manasıyla alındığında O’nu yaratılanlara benzetiyorsa onları hakikat manasında alamayız diyoruz. Çünkü bunu O bizzat kendisi söylüyor, ‘O hiçbir şey gibi değildir’ buyuruyor.

Kısaca cümlenin maksudu, Allah’ı O’na yakışmayan sıfatlardan tenzih eylemektir. Mesele, bunu nasıl başarabileceğimiz meselesidir. Bu da ancak bütün nasları birlikte ve aralarında tenakuz olmayacak şekilde anlamakla mümkün olur diyoruz.

Paylaş :

Yorum Ekle

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmiştir *

İptal