Suriye’de Son Gelişmeler

Suriye’de Son Gelişmeler

Saddam, Kaddafi, Mübarek vb. isimlerle özdeşleşmiş despotik rejimler yıkılacak, yerine ‘demokratik’ olanları kurulacaktı. Ana amaç ise, güçlenen İslam’ın önünü almaktı…

Suriye’de Son Gelişmeler

IŞİD’in Irak ve Suriye’de büyük ölçüde etkisizleştirilmesinin ardından bölgede yaşanan gelişmeleri nasıl yorumlamak gerekiyor? Acaba küresel ve bölgesel aktörler, bir uzlaşmaya varıp ülkede ‘istikrar’ı sağlayabilecekler mi, yoksa siyasi karmaşa artarak devam mı edecek? Amerika ve Rusya’nın Suriye’de girişmiş oldukları nüfuz savaşı, bu devletler arasında bir sıcak çatışmaya dönüşebilir mi veya iki bölgesel aktör olarak Türkiye ve İran, bu aşamadan sonra karşı karşıya gelip çatışmaya girebilirler mi? Ve tabii ki bu bağlamda Türkiye’nin Afrin’de düzenlemiş olduğu Zeytin Dalı Operasyonu’nu nasıl yorumlamak gerekiyor? Türkiye, bu operasyonla sadece sınır güvenliğini mi garanti altına almayı amaçlıyor yoksa operasyon vesilesiyle, yeniden kurulan bölge denklemlerinde söz sahibi olacağına dair dünya kamuoyuna bir mesaj mı vermek istiyor? Bu sorulara cevap verebilmek için, öncelikle bölgede olan-biteni (özellikle de Suriye’de yaşananları) iyi değerlendirmemiz gerekmektedir.

Öncelikle şunu ifade edelim ki, Irak ve Suriye’de son dönemde yaşananları anlamak için, BOP projesi bağlamında bölgede yapılmak istenenler göz önünde tutulmalıdır. Malum olduğu üzere, Arap Baharı ile amaçlanan, Ortadoğu’da Batı için artık sürdürülmesi ‘riskli’ olan ‘eski düzen’in değiştirilmesi ve yerine ‘küresel düzen’in uzun-vadeli amaçlarına daha çok hizmet edecek ‘yeni düzen’in getirilmesiydi. Başka bir ifadeyle, Saddam, Kaddafi, Mübarek vb. isimlerle özdeşleşmiş despotik rejimler yıkılacak, yerine ‘demokratik’ olanları kurulacaktı. Ana amaç ise, güçlenen İslam’ın önünü almaktı. ‘Küresel düzen’e potansiyel tehdit oluşturan İslamcılık, yükselme eğilimini sürdürür ve kontrol edilemezse, Batı’nın bölgedeki çıkarları ‘sahici’ bir şekilde tehlikeye girerdi. O yüzden, vakit çok geç olmadan (yani ‘gerçek Müslümanlar’ ideolojik ve siyasi bakımdan ‘yetkinlik’ düzeyine ulaşmadan) bu hareketi yok edecek, olmuyorsa marjinalleştirip izole edecek bir girişim başlatılmalıydı. İşte bu amaçla, 1990’lı yılların başında, bugün BOP olarak bilinen planın ilk hazırlıkları yapılmaya başladı. Dönemin etkin isimlerinden Paul Wolfowitz, Richard Perle, Dick Cheney, William Kristol vb. yetkililerin, RAND gibi kuruluşların ve ‘ılımlı’ akademisyenlerin ‘think tank’ destekleriyle, Büyük Ortadoğu Projesi’nin temelleri atıldı ve 2000’li yılların başında da, proje dünya kamuoyuna ilan edildi. Tabiatıyla, ilk tepkiyi verenler, Mübarek, Kaddafi, vb. yerel liderler oldu! Planın asla başarıya ulaşamayacağını, bölge gerçekleriyle uyuşmadığını vs. söyleyen bu liderler, Tunus’ta başlayıp hızla Mısır, Libya ve Körfez Ülkeleri’ne yayılan Arap Baharı isyanları karşısında fazla direnemediler ve böylece kısa sürede bölgede birçok ‘eskimiş’ lider siyaset sahnesinden uzaklaştırılmış oldu. Saddam’ı projenin ilan edildiği yıllarda zaten devirmiş olan Batı, sıranın Esed’e de geleceğini ilan etmiş ve bunun için Suriye içerisindeki muhalefeti örgütleme çalışmalarına başlamıştı.

O dönemde, bölgedeki rejimlerin birbiri peşi sıra değiştiğini gören Türkiye ise, sıranın Suriye’ye de geleceği düşüncesiyle, yani ‘reel politik’in kurallarına uyarak, Batı safında yer aldı ve açıktan Suriye rejiminin değişmesi için çalışan gruplara destek verdi. Fakat önce Mısır’da, ardından da Suriye ve Yemen’de işler yolunda gitmemeye başladı. Mısır’da, Mursi, aceleci davranarak Anayasa’yı değiştirmek suretiyle rejim değişikliği gerçekleştirebileceği yanılgısına düştü ve bedelini de ödedi. Çünkü Batı, Müslüman Kardeşler’in iktidara gelişine sıcak yaklaşırken, dengelerin gözetilmesi gerektiği hususunda ona uyarılarda bulunmuştu. Mursi ise, bunun aksine, Müslüman Kardeşler dışındaki politik aktörleri tasfiye edecek icraatlar yapmayı tercih etti. Sonuçta, Batı desteğiyle iktidara gelen Mursi, yine Batı desteğiyle iktidardan gitti. Suriye ve Yemen’de ise, sürecin işleyişine başka bir faktör dahil oldu. Bu, İran ve Rusya’nın denkleme doğrudan dahil olmasıydı.

Suriye ve Yemen rejimleri ciddi sıkıntı yaşamasına rağmen, bu iki ülkenin desteğiyle ayakta kalmayı başardılar. Bu noktada Yemen ve Suriye örneklerinin, nevi şahsına münhasır özellikleri olduğunu da söylemek gerekir. Yemen’de, malum olduğu üzere, Suudi Arabistan ve İran’ın güç mücadelesi belirleyici olmuştur; Suriye’de ise güç mücadelesinin tarafları ‘çoklu’dur. Hatta Suriye örneği, bütün süreç içerisinde ‘istisnai’ bir yere sahiptir dense dahi yeridir. Çünkü burada, kelimenin tam anlamıyla, siyaset’ tıkanmıştır! Taraflar birbirlerine karşı amansız bir mücadele vermekte ve sahip oldukları mevzileri ölesiye korumaktadırlar. Tarihte bunun benzeri birçok örnek yaşanmıştır. Örneğin I. Dünya Savaşı’nda İngiliz ve Fransız güçleriyle Almanlar arasında gerçekleşen Somme Muharebeleri böyledir. Tarafların birbirlerinin mevzilerine ancak birkaç km. ilerleyebildiği bu savaşta, her iki taraftan 600.000’er kişi ölmüştür. Britanya İmparatorluğu ise, bütün tarihi boyunca, tek bir günde en fazla kaybı bu muharebede vermiştir. Hakeza Çanakkale Savaşları da bir bakıma öyledir. Dönemin süpergücü olan İngilizler, yıkılmak üzere olan Osmanlı İmparatorluğu’nun başkentini tek bir top dahi atmadan 3 yıl sonra işgal edecek olmasına rağmen, bu savaşta 200.000’in üzerinde kayıp vermiş ve yine de Boğazı geçememiştir. Bunun nedeni, ‘tıkanma’ durumudur. Bu meydan muharabesinde de olabilir, siyaset alanında da olabilir.

İşte Suriye’de olan bu ikincisidir. Suriye’de ‘eski rejim’i temsil eden Esed’in yıkılamamasının nedeni, denkleme İran ve Rusya’nın dahil olmasıdır. İran, bu savaşa özellikle dahil olmuştur; zira stratejik ortağı olan bir rejimin devrilmesi, onu doğrudan etkileyecek, Lübnan ve Filistin’e açılan bu kapıdan mahrum olacaktır. Saddam’ın devrilişi sırasında, iç sorunları nedeniyle Ortadoğu denklemine dahil olamayan Rusya ise, bu kez, ‘fırsat’ı kaçırmamış ve Esed rejiminin ‘davet’i üzerine Suriye’de konuşlanmıştır. Bu iki ülkenin sürece dahil olması, ardından da IŞİD’in ortaya çıkması, Amerika’nın bölgedeki hesaplarını yeniden gözden geçirmesine neden olmuş ve böylece Esed rejimi yıkılmaktan kurtulmuştur. Amerika ise, ‘politik’ açıdan bölgenin en zayıf halk kesimini oluşturan Kürtler’i özellikle müttefik seçerek bir siyaset uygulamayı tercih etmiştir ki, burada onun amacı bellidir: tıpkı Irak’ta olduğu gibi, orta ve uzun vadede de ülke siyasetinde söz sahibi olmak. Çünkü en ‘zayıf’ unsurun bağlılığı daha kavi olur! Amerika, şu anda bölgede Kürtler’le ittifak yaparak, bölge geleceğine ‘köklü’ bir yatırım yapmanın peşindedir. Benzer bir çabayı Rusya da denemesine rağmen, Kürtler’in Rusya ile ilişkileri, Amerika ile olan düzeye asla gelememiştir. Tabir-i caizse, “Kürtler’i Rus ayısı değil Amerikan kurdu kapmıştır!” Süreç içerisinde IŞİD’in ortaya çıkıp Irak ve Suriye’de bir çok şehirde saha üstünlüğünü ele geçirmesi de, Amerika’nın Kürtler’le ittifakını güçlendirecek bir unsur olarak işlev görmüştür. Amerika, böylece, IŞİD’e karşı bir ‘koalisyon’ oluşturma imkanını elde etmiş ve bunun başat unsuru olarak da Kürtler’i lanse edebilmiştir. Yapmış olduğu askeri yardım sayesinde Kürtler, Suriye’de pek çok bölgeyi ele geçirmiş ve IŞİD’in başkenti olarak ilan ettiği Rakka’yı da yine Kürtlerin başat unsur olduğu koalisyon güçleri geri almıştır. Kısacası, Amerika’nın Kürtler’e vermiş olduğu bu destek ile birlikte, Suriye denkleminde en az dört büyük aktör mücadele vermektedirler. Bunlar, Amerika, Rusya, İran ve Türkiye’dir. Türkiye, belki öncelikli olarak en uzun sınırı olduğu için ve ülke güvenliği vs. açısından Suriye meselesiyle yakından ilgilenmek durumundadır. Fakat bunun yanı sıra, bölgede denklemlerin yeniden kurulduğunu bilerek de bazı manevralar yapmaya çalışmaktadır. İşte bütün bu faktörler nedeniyle, Suriye denklemi, tabiri caizse, “dört bilinmeyenli denklem”e dönüşmüştür. O yüzden de, Suriye sorununun çözümü zor olmaktadır.

Bununla birlikte, bölgede IŞİD’in büyük ölçüde etkisizleştirilmesinin ardından, Suriye’nin geleceği üzerine Cenevre, Astana, Soçi, vb. yerlerde yapılan toplantılarda ‘siyasi’ bir çözüm bulma gayretlerinin hız kazanacağı da aşikardır. Bu durumda, öngörülebilecek olan ilk şey, tarafların, masaya, kendi açılarından avantajlı oturmaya çalışacaklarıdır. Yani taraflar, sahada güçlü olduklarını düşündüklerinde masaya oturmak isteyeceklerdir. Savaş ve siyaset arasındaki ilişki, tarih boyunca hep böyle olmuştur. Yakın zamanda Bosna’da gerçekleşen savaş, bunun en tipik örneklerinden biridir. Amerika’nın sürece etkin bir şekilde dahil olacağını gören Sırplar, sahada olabildiğince fazla yer işgal edip, masaya öyle oturmak istemişlerdir. Böylece, barış görüşmeleri sırasında ‘en çok’ tavizi verseler bile, neticede “kayıptan karlı çıkmayı” amaçlamışlardır. Netice de önemli ölçüde onların istediği şekilde gerçekleşmiştir. Suriye örneğinde de benzeri olacaktır. Şu anda bu dört önemli aktör de sahada vardır ve bunların içerisinde görece en zayıf olanı Türkiye’dir. Çünkü Esed rejiminin hakim olduğu yerlerde aynı zamanda Rusya ve İran da söz sahibi demektir ki, halihazırda ülkede en geniş alanı rejim güçleri kontrol etmektedir. Kuzey koridoru ise neredeyse tamamen Amerika-destekli Kürtler’in elindedir. Üstelik Amerika, Kürtler’e ordu kuracak düzeyde silah yardımı da yapmıştır. Geriye, sadece Türkiye kalmaktadır ki, o da ancak sınır hattında küçük bir bölgeyi fiilen elinde bulundurmaktadır. İşte bu şartlar altında Türkiye’nin gerçekleştirdiği son Zeytin Dalı Operasyonu’nu yorumlamak mümkün olmaktadır.

Bizim kanaatimiz o dur ki, bu operasyonda ‘güvenlik’ gerekçeleri önde olsa bile, ‘siyasi’ boyut da vardır ve operasyonun amacını anlamak için belki de asıl bu boyut üzerinde durulmalıdır. Çünkü Suriye’nin geleceği üzerine yapılan pek çok uluslar arası görüşmede ‘siyasi’ çözümün zor olduğunu, hatta ülkenin parçalanma riskinin bulunduğunu siyasi gözlemciler dile getirmektedir. Böylesi şartlarda, sahada etkin olunamadığı zaman, siyasi çözümde de etkin olma şansı azalır. Üstelik Suriye, Türkiye’nin sınır komşusudur ve bu sınırda iç siyasette ciddi bir sorun olan PKK destekli Kürt güçleri bulunmaktadır! Bu durumda, Türkiye’nin ‘büyük hamle’ yapma şansının az olduğu aşikardır. Türkiye için geriye kalan tek seçenek, ‘sınırlarını güvence altına almak’ görünmektedir! Operasyonun sadece Afrin’le sınırlı kalmayacağına dair Türkiye tarafından yapılan açıklamalar da bu görüşümüzü desteklemektedir. Hükümet yetkililerinin Afrin’den sonra Menbiç’e (veya ardından Fırat’ın doğusuna) yeni operasyonlar yapılacağını medya kanalıyla dillendirmesi bu yüzden boşuna değildir. Burada dikkat çekici bir başka husus da şudur ki, Afrin Operasyonu’na medyanın vermiş olduğu destek, yakın zamanda gerçekleşen diğer hiçbir operasyonda (örneğin, Fırat Kalkanı operasyonunda) bu düzeyde olmamıştır. Ana akım medyanın neredeyse tamamen hükümet doğrultusunda yayın yaptığı bir vasatta verilmiş olan bu desteği, bu nedenle operasyonların devamının geleceği şeklinde yorumlamak mümkündür. Çünkü bu, ‘psikolojik’ destek anlamına gelir ve çapı büyük operasyonlarda geniş halk yığınlarının desteğini almak başarı için önemlidir. Bizim kanaatimiz o yöndedir ki, medyanın Afrin Operasyonu’na dair haberleri neredeyse bir ‘kurtuluş savaşı’ havasında kitlelere duyurması, hükümet nezdinde (en azından) başka operasyonların da düşünüldüğüne işaret etmektedir. Fakat Afrin’den sonra başka operasyonlara girişmek, Afrin’de olduğu kadar görece kolay olabilecek midir? İşte bu sorunun cevabı belli değildir. Çünkü her yeni operasyonda Türkiye ile Amerika’nın karşı karşıya gelme riski artacaktır. Bunun da özellikle Türkiye’yi dış siyaset açısından daha fazla sıkıntıya sokacağı açıktır. Eğer burada amaçlanan bütün bir Kürt koridorunu ‘güvenli’ hale getirmek ise, bu durumda, hükümetin ‘iç kamuoyu’nu sürekli yanında tutacak hamleler yapması kaçınılmaz görünmektedir.

Bu noktada meselenin ‘iç siyaset’ boyutunu tartışmakta da yarar vardır. Afrin Operasyonu’nun görünen amacı, ‘güvenlik’ endişeleri olmasına rağmen, özellikle de başka (Menbiç vs.) operasyonlar yapılırsa, bunun iç siyasete yansıması nasıl olur? Bu soru önemlidir; çünkü ülkede ‘iç siyaset’ de neredeyse tıkanma noktasına gelmiştir. 17-25 Aralık hadiselerinden sonra başlayan süreç, tipik manada bir ‘kutuplaşma’ oluşturmuş ve son Referandum’da görüldüğü üzere, ülke, tabiri caizse, iki ‘karşıt’ kampa bölünmüştür! Darbe girişiminin ardından Erdoğan’ın ‘yürütme’yi diğer erklerin önüne geçirici uygulamaları, ‘karşıt’ grubun yaşananları ‘beka’ sorunu olarak görmesine neden olmuş ve siyasi mücadele, daha önceki dönemlerde görülmedik bir biçimde sertleşmiştir. Kısacası, siyasette taraflar birbirlerine karşı ‘bilenmiş’ durumdadır. Bu şartlar altında, ‘kapsamı geniş’ bir dış operasyonun ülke içi siyasetine ne gibi bir etki yapacağı bellidir! Afrin Operasyonu başladığından beri, Ana Muhalefet Partisi’nin tutumunun hükümete destek şeklinde tecelli etmesi de bunun kanıtıdır. Bu, tıpkı darbe teşebbüsünden sonra, Kılıçdaroğlu’nun “asla gitmem” dediği Saray’a gidip Erdoğan’la görüşmesine benzer. Çünkü ‘siyaset oyunu’nun aktörlerinden biri olarak o şartlarda ondan onu yapması beklenir. Benzer bir durum, kapsamı geniş dış operasyonlar için de geçerlidir. Çünkü bu türden operasyonlar ‘memleket meselesi’dir, iç siyaset malzemesi olarak kullanılması tepki doğurur. Fakat burada unutulmamalıdır ki, hükümet tarafı, dış operasyon seçeneğinde daha avantajlı durumdadır. Muhalefet ise, mecburen, pasif konumdadır. Bu noktada, tabiatıyla, insanın aklına, bu türden ‘dış operasyonlar’ın ülke içi siyaset gözetilerek yapılıp yapılamayacağı sorusu gelmektedir. Henüz buna dair açık bir işaret görülmemekle birlikte, bu seçeneğin ihtimal dahilinde olmadığı söylenemez. Nitekim bu hususta dünyada pek çok ülkeden örnek vermek mümkündür. Örneğin Amerika’nın Vietnam Savaşı’nın bazı açılardan iç siyasetle ilgili olduğu McNamara belgelerinin medyada ifşa olmasıyla anlaşılmıştır. Türkiye örneğinde ise, bu ihtimali düşündürecek şey, siyasetin sıkışmış olmasıdır. Böylesi zamanlarda taraflar ‘alışılmadık’ hamleler yapma eğilimi gösterebilirler. Nitekim Ana Muhalefet Partisi’nin başı da, Adalet Yürüyüşü vesilesiyle böyle bir girişimde bulunmuştu. Normalde ‘temsil’ yetkisini Meclis’te kullanması gereken bir partinin başkanı, tabiri caizse, ‘sokağa inmiş’ ve alışılageldik siyasetin dışında bir icraata imza atmıştı. Tabiatıyla, 15 Temmuz Darbe girişimi de bu türden bir vakaydı. Hakeza Gezi Olayları ve 17-25 Aralık Operasyonları da. Son 5 yıldır ülke siyasetinde yaşanan gelişmelere bakıldığında da, tarafların ‘bildik’ türden hamleler yerine, ‘alışılmadık’ manevralar yapabilecek halet-i ruhiye içerisinde oldukları görülmektedir. Bu yüzden, iç siyasette kullanabileceği fazla argüman kalmayan hükümet tarafının bu türden seçenekleri düşünebileceği ihtimalini tümden yadsımamak gerekir. Bu konuda bir ‘plan’ olduğuna dair henüz açık bir emare görülmese bile, gelişmelerin neticesinin iç siyaseti ilgilendireceği söylenebilir. Yani eğer operasyonların kapsamı genişler ve bunlardan hükümet olumlu netice alırsa, bunun muhalefet için (dolaylı da olsa) olumsuz etkileri olacağına, tersi olur da, hükümet başarısız olursa, aynı şekilde, bundan da muhalefetin kazançlı çıkacağına kuşku yoktur.

Peki, Suriye’nin Türkiye için bir ‘bataklık’ olması ihtimali var mıdır? Biz bu ihtimali zayıf görüyoruz. Çünkü Türkiye’nin bölgeyi ‘işgal’ veya ‘istila’ etmek gibi bir seçeneğinin olması zordur. Esed Rejimi de, bu aşamadan sonra, tıpkı Rusya veya İran gibi, Türkiye’yi bir ‘müttefik’ olarak ülkeye davet etmeyeceğine göre, Suriye’de askeri seçeneğin sınırlı olduğu bellidir. Aynı şey, Irak için de geçerlidir. Türkiye, Irak’ta da, mevcut siyasi şartlarda askeri olarak ciddi bir mevcudiyet barındıracak bir pozisyona sahip değildir. Fakat İran’ın her iki ülkede de bu avantajı vardır. Çünkü mezhebi açıdan da siyasi açıdan da Irak ve Suriye üzerinde nüfuzunu rahatlıkla kullanabilmektedir. Türkiye’nin bölgedeki tek ‘doğal müttefik’i denilebilecek yerel unsur, Türkmenler’dir. Onlar da Türkiye’den yeterince destek alamamaktan şikayet etmektedirler. Amerika ve Rusya’nın Türkiye’nin bölgede askeri varlık bulundurmasına izin vermeyecekleri de aşikar olduğuna göre, Suriye’de yapılan operasyonun kapsamının genişleme (yani bütün Kürt bölgesini içine alacak şekilde kapsamlı bir harekat yapma) ihtimali zayıf görünmektedir. Bu nedenle, askeri aktiviteler başarısız olsa bile, Suriye’nin Türkiye için bir ‘bataklığa’ dönüşmesi ihtimali zor görünmektedir. Fakat başarı veya başarısızlığın boyutuna bağlı olarak, sonuçtan ülke içi siyasetin etkilenebileceği söylenebilir. Bunun iç siyasette dengeleri değiştirecek bir uzanımı olabilir mi? Eğer operasyonlar ekonomiyi de etkileyecek denli olumsuzlukla neticelenirse, bu ihtimalden de bahsetmek mümkün olur. Şu an itibarıyla, operasyon kapsamının genişleme ihtimali zayıf göründüğü için, ülke içi siyasette dengeleri değiştirebilecek bir gelişmeyi beklemek zor görünmektedir.

Son olarak, Zeytin Dalı operasyonu vesilesiyle Müslüman camiada sert esen ‘milliyetçilik’ rüzgarına dair de bir şeyler söylemek yararlı olacaktır. Özellikle de yandaş medya ve trollerin yapmış olduğu propaganda nedeniyle, ‘İslamcı’ olarak bilinen birçok grubun dahi ‘milliyetçilik’ rüzgarına kapıldığı, hatta operasyonlara yönelik en ufak eleştirilere bile tahammül gösterilemediği görülmektedir. Burada ‘korku’ faktörünün etkili olduğuna kuşku yoktur, ama bizce asıl sorun, ‘bilinç’ eksikliğidir. Son 10-15 yıllık tecrübe açıkça göstermiştir ki, Türkiye’de ‘İslamcı’ olarak bilinen camianın ciddi bir ‘bilinç’ sorunu vardır. Rüzgarın hafif sert esmesi durumunda nice ‘çınar’ bilinen ağaçların devrilmesinin başka bir izahı olamaz. Bu tabloyu, menfaat ilişkisi ile izah etmek de mümkün değildir. Sorun, bilinç (daha doğrusu ‘ilim’) sorunudur. Türkiye’de genel halk kitlelerinin bilgi düzeyi düşük olduğu gibi, esasen ‘İslamcı’ olarak bilinen camianın da, bilinç düzeyi çok yüksek değildir. Elbette genel kitleye göre İslamcılar ilim bakımından daha iyi durumdadırlar; fakat ortalaması alındığında, bu bilgi düzeyinin ‘sağlam duruş’ sergilemeye yetmediği (bizzat tecrübeyle) görülmüştür. O halde ‘savrulma’lardan şikayet etmek yerine, bunun nedeni üzerine düşünmek ve ‘çözüm’ için kafa yormak gerekir. Bu camia, niçin kendisinden beklenen ‘dik’ duruşu, zor zamanlarda gösterememektedir? Cevap olarak çok şey söylenebilir, ancak şu soruya samimi cevap verildiğinde, sebebin ne olduğuna dair bir kanaate ulaşmak mümkün olmaktadır: Hiç ayağı kayan bir peygamber görülmüş müdür? Başka bir ifadeyle, niçin hiçbir peygamber, ne pahasına olursa olsun, yolundan dönmemiştir? Olağanüstü derecede sağlam karakterli oldukları için mi, Allah tarafından korundukları için mi? Bunların her ikisi de cevap olamaz, çünkü o zaman peygamberlerin insanlara ‘örnek’ gösterilmesinin fazla bir anlamı kalmazdı. Bizce cevap şudur: Bir peygamberin ‘hak’ üzere olduğu konusunda en ufak bir tereddüdü yoktur, o yüzden tavrında da en ufak bir değişiklik olmamaktadır. Krallık teklifi, makam, mevki vs. insanı yoldan çıkarabilir, fakat bu türden ‘oyun’larla peygamberin ayağını kaydırmak mümkün değildir. Ayak kaymasının boyutu, kalpteki ‘maraz’ın derecesiyle orantılıdır. Kalbiniz ne kadar marazlıysa, ayağınız o kadar kayar! Eğer bir ülkede, hafif rüzgarlarda bile ayağı kayanlar çok oluyorsa, orada marazın derecesi büyüktür. Eğer her türlü taviz önerisine, zorlamaya, baskıya rağmen bir kişinin ayağını kaydıramıyorsanız, o kişi, gerçek manada ‘hak ehli’dir ve yolundan da asla dönmez. ‘Korku’ faktörü de onda etkili olmaz. Tabiatıyla, gerçek müminler de insandır ve onlar da her insan gibi, başlarına gelebilecek olan şeylerden korkarlar! Fakat gerçek müminler, “korkulmaya layık olanın, fare değil aslan olduğunu” bilenlerdir! Bugün hafiften sert esen milliyetçilik rüzgarları karşısında dayanamayanlar, yarın başka esintiler karşısında da yere serileceklerdir. Bunun olmaması için yapılması gereken, ‘iman’ı kavileştirmektir. İman ise, ancak ‘ilim’ ile kavileşir. Müslümanlar, artık, “etkinlik için yetkinlik gerektiğinin” farkına varmalıdırlar.

İKTİBAS
01 Şubat 2018

Paylaş :

Yorum Ekle

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmiştir *

İptal

1 Yorum

  • ersin ertuğrul satan
    1 Mart 2018, 12:28

    İktibas fikir/inanç ile fiil/siyaset perspektiflerini kuşatabilen bir çabayı temsil ediyor. Fikir ve siyaset başlıklarındaki yorumları da bu doğrultuda değer taşıyor. Önemsiyor, istifade ediyoruz…

    Şubat 2018 sayısındaki yorum da ufuk açıcı, aydınlatıcı nitelikte. İktibas’tan insanımıza bu vizyonu kazandıracak daha nice yazı, gayret bekliyoruz…

    Selam ile…

    Yanıtla