1926’da toplanan Halifelik Kongresi ve İslami politik düşüncede durgunluk dönemi

1926’da toplanan Halifelik Kongresi ve İslami politik düşüncede durgunluk dönemi

1926 yılında Kahire’de düzenlenen Konferans’a Mısır, Libya, Tunus, Fas, Güney Afrika, Endenozya, Yemen, Hicaz, Filistin, Irak ve Polonya’dan delegeler katıldı. Rusya, Çin, Hindistan ve Türkiye katılmadı.

Yazan: İmran HÜSEYİN
Çev. : M. Kürşad ATALAR

MAYIS 1926’da Kahire’de toplanan İslâmî Halifelik Kongresi gündeminde şu konuları taşıyordu:
– Halifeliğin tanımı ve Halifede bulunması zorunlu olan özellikler.
– Halifelik, İslâm’da bir gereklilik midir?
– Halifelik nasıl bozuldu?
– Bugün Şeriatın gerekli gördüğü bütün emirleri yerine getirebilecek bir Halifelik tesis etmek mümkün müdür?
– Diyelim ki bu dört soruya verilecek cevaplar olumsuz, o taktirde yapılması gereken nedir?
– Farzedelim ki Kongre, bir halife seçmenin gerekli olduğuna karar verdi; o taktirde bu kararı yürürlüğe koymak için atılması gereken adımlar neler olmalıdır?

Konferans’a, Mısır, Libya, Tunus, Fas, Güney Afrika, Endenozya, Yemen, Hicaz, Filistin, Irak ve Polonya’dan delegeler katıldı. Büyük öneme sahip İslâm ülkelerinden çoğu ve bir hayli fazla müslüman toplulukları barındıran Rusya, Çin ve Hindistan Konferans’a delege göndermediler.

Türkiye, Konferans’a katılmayacağını soğuk bir cevapla bildirdi, onlara göre kendilerinin bir halifelik sorunu yoktu. Rusya, Çin, Hindistan ve düşman çevreler içinde yaşayan bütün azınlıklar olayı akademik bir deneme olarak nitelendirerek Konferans’a katılmadılar. Bu azınlıklar için kongre, hiçbir gerçek gücü olmayan ve kendileri için elle tutulur hiçbir yardım ve koruma imkanı sunamayacak olan bir toplantıdan ibaretti. Fakat toplantı çok önemliydi ve acilen bir şeyler yapılmalıydı. Çünkü rakip bir konferans fiilî bir güç olarak ortaya çıkan Abdülaziz İbn-i Suud tarafından düzenlenmişti. İbn-i Suud buna rağmen yine de Halifeliğin tekrar tesis edilmesinden ölümcül bir korkuya kapılmıştı, çünkü kutsal şehirler Mekke ve Medine kralın kendi evi olarak zaten kendisince ele geçirilmişti. Yeni bir halifeliğin inşası bu fiilî durumun yeniden sorgulanması anlamına gelirdi.

Kongre, Mayıs’ın 13,15,18 ve 19’unda dört kez toplandı. Genel toplantıda üç komite konferans gündemini tespit için atandı.

Halifelik kurumunu tanımlarken, ikinci komite Maverdi, İbn-i Haldun gibi düşünürlerin özgün yazıları ve düşüncelerinden faydalandı. Özellikle şu gerçeğin üzerinde duruldu: Halife görevinde dini liderliği ve dünyevi işlerin idaresi görevini üstlenmelidir. İkinci olarak, bir anda iki ayrı halifenin olamayacağı belirlendi ve halifelik kurumunun rolü, ümmetin vahdetini temin etmek olarak belirlendi. Bunlara ek olarak halifenin diğer görevleri de şöyle belirlendi: ‘hükümleri uygulamak, yasal cezaî yaptırımları uygulamak, meyhaneleri kapatmak, ordu hazırlamak vb.’ Komite bu konuda peygamberin önemli bir hadisini delil olarak aldı: “Her kim zamanındaki halifeyi bilmeden ölürse o cahiliyye ölümü üzere ölür” ve “her kim biatı boynunda asılı olmadan ölürse cahiliyye ölümü üzere ölür.”

Komitenin önünde duran ikinci soru, ‘Halifelik İslâm’da gerekli midir?” sorusuydu. Bu soru aslında cevaplamaya değmeyecek kadar basit bir soruydu. Önümüzde İslâm dünyası için daima önemini korumuş bir kurum duruyor, öyleki bu kurum peygamberin vefatından bu yana İslâm ile birlikte varlığını sürdürüyor ve biz böyle bir soruya cevap arıyoruz. Olacak şey değil!.. Bütün tarihi boyunca ümmet bir halifesiz olarak yaşadı ve bir başka alternatif olabileceğini de düşünmedi. Halifenin bir alternatifi olabileceğinin düşünülebileceğini varsayalım, bu durumda birisi kendisini bidat tutkusuyla boğulmuş bir kişi olarak açığa vuruyor demektir. Ve şimdi bir adam (Mustafa Kemal) nedeniyle, bütün İslâm dünyasının en büyük eğitim kurumu, Hilafet Kongresinde şu soruyu tartışıyor:

“Hilafet İslâm’da bir gereklilik midir”?!..

Ümmetin bütün tarihi boyunca cevap vermek zorunda olduğu en önemli soru belki de buydu. Kaçınılmaz sonuç ise, Komite’nin Halifeliği İslâm’da bir gereklilik olarak gördüğü, fakat şu anda ve şu şartlarda hilafet kurumunun yeniden inşasının mümkün olmadığı kararıydı. Diğer bir deyişle, Allah müslümanlara şu anda kaldıramayacakları bir yük yüklemişti. Fakat bu, sorulan soruya verilmiş doyurucu bir cevaptı aslında. Çünkü Allah kullarına kaldıramayacakları bir yük yüklemezdi. Halifelik İslâm’da bir gereklilik olsa da olmasa da veya gerçekleştirilebilse dahi, eğer hilafet yeniden tesis edilemezse, bu bütün inananlar için cezalandırılacaklarını umabilecekleri bir toplumsal günah olacaktı.

Üçüncü soruya gelince, -Hilafete nasıl ulaşılır veya Hilafet makamı nasıl tesis edilir?- Komite’nin cevabı şu oldu: “Önceki halifenin atamasıyla, toplumun kendilerine itaat ettiği yetkili müslüman grupların (ulema, emirler vs.) atamasıyla veya önemli düşünür ve idari kadroların atamasıyla ve diğer şartları yerine getirmese dahi bir müslüman bu makamı ele geçirirse…”

İkinci Komite’nin bu raporu açıklamasından sonra, içtihadın gerekliliği üzerine teorik İslâmî prensiplerin uygulanabilirliği hususunda Irak delegeleri arasında bulunan Tunus’lu profesör Abdülaziz Talibi Efendi ile Mısır delegesinin başkanı olan Şeyh Muhammed el-Ahmadî el-Zevahirî arasında çok önemli ve ilginç bir tartışma çıktı.

Talibî Efendi: “Hiç kimse hilafet sorununun en önemli ve en zor mesele olduğu gerçeğini inkar edemez. Bu yüzden ben Kongre’nin gelecek yıla kadar ertelenmesini talep ediyorum, böylece problemi bütün detayları ve bütün yönleriyle araştırma imkanımız olacaktır. Şu anda problemi gerçek bakış açısından değerlendirme imkanımız yok. Bazı şartların ve imkanların gerektirdiği önlemler ve yabancı güçlerin İslâmî kurumlar üzerinde etkin olan ağırlıkları göz önüne alınmalıdır.

Şeyh el-Zevahirî: “Bize yöneltilen soruların çözümünde, içtihada başvurmayı istemiyor ve yeni bir doktrin oluşturmayı da arzu etmiyoruz. Biz meşrû kabul edilen İslâmî doktrinlerin izin verdiği prensipleri uygulamakla sınırlıyız. Bu prensiplerin uygulanabilir olduğu gün gibi açık olduğuna göre, yapmamız gereken şey, bu işin sizin gücünüzün üstünde olduğunu ilan etmenizdir.”

Talibî Efendi: “Ben ne yeni bir doktrinin ne de içtihadın savunuculuğunu yapıyorum. Benim bilmek islediğim sizin görüşünüzün ne olduğu.”

Şeyh el-Zevahirî: “Uygulanabilirlik sorununu bir dönemde diğer bir dönemden daha fazla ileri sürmek veya Şeriat’ın yeni bir istek olduğunu ima etmek İslâm için büyük bir tehlikedir. Biz, dinin genel prensiplerinin uygulanabilirliği konusunda hiçbir ayrım yapılamayacağını düşünüyor ve zamanın şartlarına uymak için yeni şartlar oluşturmayı gerekli kılacak bir durumun da mevcut olmadığını söylüyoruz.”

Şeyh el-Zevahirî, elbette bütünüyle Şeriat’ı veya İslâm’ın yüce kanununu mazur göstermekteydi, çünkü o Allah tarafından indirilmişti, farklı ortamlar ve çağlardaki değişikliklere uyarlanması için hiçbir düzenlemeye ihtiyacı yoktu ve buna izin de verilemezdi. Şeriat nazil olduğu şekilde korunmalıydı, müslümanlar ister kendilerini yeterli bulsunlar, isterse yetersiz herhangi bir çağda bu durum değiştirilemezdi.

Talibi Efendi ise, cevap alamadığı sorusu yüzünden mazur görülmeye daha layıktı. Sorduğu soru: “Eğer Şeriat’ı çağımızda uygulayamazsak, bunun sonuçlan nereye varır?” idi. Elbette bu sorunun bir cevabı olmalıydı.

İkinci Komite ve Kongre’nin tanımlamakta ve ifade etmekte başarısız olduğu ve sonuç olarak da Kongre’nin başarısızlığına yol açan problem, İslâm dininde halifelik kurumunun niteliklerini tartışan geleneksel (ortodox) görüşün sorgulanması problemiydi.

Hilafet, teorik olarak, İslâmî liderlik sistemidir. Kur’an iman edenlere, liderlik hususunda şöyle buyurur: “Allah’a, peygambere ve sizden olan emir sahiplerine uyun.”(4:59)

Şu noktayı vurgulamak gerektiğine de inanıyoruz: Kur’an, itaat etme emrini ’emir sahibine'(yani tek kişi) değil, ’emir sahiplerine’ şeklinde belirlemiştir. Böylece Ümmet içinde liderlik makamının çokluğu otomatikman tanınmış oluyor. Kur’an’ın içinde ümmetin liderliğinin tek bir kişiye ait olacağını gösterir hiçbir ayet yoktur. Fakat halifelik şeklinde belirlenen bir kamu düzeninin temeli ‘kamuoyunun, konsensus’una kadar iner. Yoksa Kur’an’ın belirlediği ve İslâm’ın öngördüğü bir şart değildir bu.

Peygamberin (S.A.V) vefatından sonra, İslâm tarihinin ilk döneminde, Ümmet topluma hükmetme yetkisini tek bir şahsa devretmeyi uygun gördü. Bu İslâmî yapının sağlamlaştırılması için vazgeçilmez bir gereklilik idi. Daha sonra, aynı sebep dolayısıyla, halifelerin Kureyş’ten olacağı şeklinde bir sınırlamaya da gidildi.

Teke dayalı liderlik, bununla birlikte hemen hemen bir asır sürdü ve sonra çoğulcu liderlik dönemi başladı. Ve sonra süregelen tarih boyunca Ümmet teke dayalı liderliğe hiçbir zaman kavuşamadı. Bununla birlikte, bu yapı ümmetin istediği dini bir kurum olarak varlığını devam ettirdi. Aslında, İslâmî düşüncenin uzun asırları yanlış bir temel üzerine bina edildi, öyleki teke dayalı liderliği öngören ‘kamuoyunun konsensusu’ İslam’ın ilk yıllarında dini bir gereklilik olarak Kureyş’e bağlı olmayı şart koştu.

Gerçekte, önemli sayıda bir grup Sünni ulema ve ortodox dinî düşünce bugün müslümanların, Kureyş kabilesinden seçilecek tek bir kişiye(Halife), bütün otoritesinin devredileceği tek bir devlete dönüşme konusunda ısrarlıdırlar.

Bununla birlikte şu nokta da kabul görmelidir: Kur’an, yönetici kişilerin birden fazla olabileceğine dair bir sınırlama koymayarak, ümmetin uygun bulduğunda tekçi liderlik sistemini değiştirmesini mümkün kılar.

İkinci Komite bu ihtimali gözönünde tutmayarak Kongre’nin de başarısızlıkla sonuçlanmasına sebep oldu. İkinci Komite’nin raporunda bir başka önemli hata daha vardı ki bu hata klasik İslâmî siyasî düşünceden kaynaklanıyordu. Bu rapora göre, Halifelik makamı önceki Halife’nin ‘atama’sıyla doldurulabilirdi veya birisinin güç kullanarak bu makamı ele geçirmesi de mümkündü.

Ne Kur’an’da ne de Sünnet’te, hatta Hulefa-i Raşidin döneminde dahi, İslâm’da liderliğin zorla veya önceki halifenin atamasıyla meşruiyyet kazanacağına dair herhangi bir düşünceye rastlanmıştır.

Daha sonra gelen müslüman alimler, Ebubekir (R.A)’nın Ömer (R.A)’ı atamasının gerçek yüzünü anlatmakta hataya düşmüşlerdir. Burada birisi kalkıp da, çoğu Sünni ulemanın monarşinin hüküm sürdüğü çağlara doktrinel bir meşruiyyet kazandırmak amacıyla yaşadıkları çağlarda bu hatalı düşünceyi kullandıklarını ileri sürebilir. Aslında, Ebubekir, Ömer’i halifelik makamının kendisine böyle davranma yetkisi verdiği için değil, fakat yeni bir halife atama hakkına sahip olan halkın, bu hakkını kendisine özgür iradesiyle devretmesi nedeniyle atamıştır.

Gerçekte, Kongre’ye katılan ulemanın, Şeriat’te yürürlükteki Halifenin kendi varisini atayacağına dair bir hüküm olduğuna karar vermeleri affedilmeyecek bir hataydı. Ayrıca Kongre’nin bütün halifelik tarihi boyunca bu sistemin meşru olduğuna dair desteği ve hatta günümüzde bazı soya dayalı monarşilerin hoşgörü ile karşılanması da büyük bir hataydı. Bu nedenle, Ümeyye Soyu, Abbasiler, Osmanlı Hilafeti, Suudî Monarşisi, Ürdün’deki Haşimî Monarşisi, Fas’ta Şerif Monarşisi ve Körfez Monarşileri Kongrece gizli bir destek görmüş oluyorlardı.

1926 Hilafet Kongresi’nde ulema arasında cereyan eden bu tartışmalar, önemli bir yere sahipti ve şu sıralarda bile bu önemini koruyor. 1924’te, bu kişiler, aslında bir monarşi olan Osmanlı Hilafeti’nin ilgasını protesto etmişlerdi. 1926’da ise onlar, dinin gerekleriyle uyuşan siyasi bir düzenle beraber soya dayalı ve İslâm’a ters düşen monarşik bir sistemi yeniden yerleştirmeyi, en azından kavramsal analiz düzeyinde, becerebilecek yeteneğe de sahip değillerdi.

İslâmî bir modelde liderliğin dinamikleri şu ayetle belirlenmiştir: “Onların işleri aralarında yaptıkları şûra iledir.”(42:38) Böylece müslümanlar sorunlarını elbirliğiyle çözme yolunu tutmuş olacaklardır.

Bu ayetin yorumu şöyle yapılmalıdır: Bir İslâm toplumunda liderin göreve gelişi, görevden ayrılışı ve bir başkasının bu makama getirilişi (ki bu iman edenlerin topluca yürüttükleri işlerin idamesinde en önemli yeri tutar) müminlerin gerçekleştirecekleri genel bir Şûra ile yapılmalıdır. Halifenin kendi vasisini atayabileceğini söylemek veya hilafetin zorla ele geçirilebileceğini ileri sürmek ulemanın Kur’an ile açıkça çelişki içinde olduğunu gösteriyordu, zira bizzat Allah tarafından müminlere bir hak olarak verilen Şûra ilkesi gözardı edilmiş oluyordu.

Neredeyse ümmetin bütün tarihi boyunca, müminler daha büyük bir haksızlıkla da karşı karşıya bırakılmışlardı. Onlar hayatları boyunca bağlı kalacakları bi’at göreviyle sorumlu tutuldular. Halbuki yöneticilerin göreve gelmesinde hiçbir ağırlıklı rolleri yoktu. Bu nedenle atamayla göreve gelen bir halifeye biatı reddetmek, sapıklık olarak adlandırıldı ve kendi yönetimini meşru göstermeye çalışan ‘fiilî’ halife için açık bir korku unsuru oluşturuyordu.

İkinci Komite’nin “Hilafet nasıl kurulur?” sorusuna verdiği cevap da bir başka eksikliği barındırıyordu. Daha önce açıkladığımız gibi, 1. ve 3. Metodlar (atama ve zorla ele geçirme) Kur’an’la çelişiyordu. Fakat ikinci metod konusunda, ki bu 1926 Kongresi’nde uygulanabilecek mekanizmanın ortaya serilmesini içeriyordu, az da olsa bir umut vardı.

Sonunda, modern siyasi düşünce üzerinde ciddi bir araştırma yapabilecek kapasitede görünmeyen ulema, İslâm dünyası üzerinde küfür güçlerinin oyunlarıyla egemenliğini kurmuş olan ulus-devletler sisteminin gerçek yüzünü görememiş ve bu sistemin müslümanların politik bilincini tutsak kıldığını ve kendine sıkı sıkıya bağladığını fark edememişlerdi. Bu sistemi sorgulama, cihad ilan etme ve Allah Rasulü’nün (S.A.V) modelini temel alan bir İslâm Devleti kurma yerine, yumuşak ve suya sabuna dokunmayan çözüm peşinde koştular. Kısaca ulema, yürürlükteki siyasal düzeni ve bu düzenin idarecilerini İslâmî(!)’ olarak kabul etti…

HİLAFET MESELESİNİ ÇÖZME YOLUNDA ULEMANIN İLK CİDDİ TEŞEBBÜSÜ…

Üçüncü Komite uzak görüşlülükten ve düşüncelerinde gerçekçi olmaktan çok uzaktı. Sonuç raporunda şöyle bir ifade göze çarpıyordu: “Hilafet… günümüzde müslümanların içinde bulunduğu durum dikkate alınırsa, gerçekleştirmekten uzak görünüyor.” Bunun sebebi de şu: “Öncelikle, meşru bir şekilde biat edilmeyi hakedecek yeterli kapasitesi bulunan kişiler zamanımızda mevcut değildir.”

Üçüncü Kongre şöyle bir itirafta bulunmuştu: “Halife seçimi sistemini belirlemek için kullanılacak olan klasik metod 1926’da icra edilemezdi. Şayet İslam tarihi boyunca hilafet makamının hiçbir zaman doğru bir uygulamasının görülmediği söylense, daha doğru olurdu. Üçüncü Komite buna rağmen, şu noktayı itiraf eder ki; Şeriat’a göre Hilafet yalnızca İslam’ın ilk dönemlerinde geçerli olabilmiştir.”

Komite, Kongre’nin başarılarını da şöyle belirledi: Kongre, bütün müslümanların temsilcilerini Kahire’de toplamayı başarmış ve yeni bir halifenin seçilebileceği konusunda bir umut ışığı yakmıştır. Bununla birlikte Komite, Kongre’nin bütün İslam dünyasının temsilcilerini biraraya getiremediğini, çünkü önemli müslüman toplulukların kendi temsilcilerini Kongre’ye göndermediklerini de vurgulamayı ihmal etmemiştir. Bu cümleden şu kesin yargıya ulaşırız: Eğer Kongre bütün müslümanların temsilcilerini toplayabilseydi bir halife seçebilirdi. Bu, bütün İslam tarihi boyunca örneğine rastlanmayan bir durum meydana getiriyordu. Çünkü böyle bir seçim daha önce hiç vuku bulmamıştı.

Fakat belki de Üçüncü Kongre’nin halihazırda hilafeti tesis etmenin imkansızlığını açıklamak için kullandığı sebeplerin en dikkat çekeni, “Eğer bir halife atansa, Dar’ül-İslam’ın güvenliğini etkili bir biçimde sağlama görevini yerine getiremez” ifadesidir. Dar-ül İslam’ın birçok kesimi yabancıların işgali altındaydı. Ve geride kalan az bir bölümü ise, ulusal-laik düşünceyi paylaşan kişilerin yönetimi altında özgürlüklerini ve bağımsızlıklarını koruyabiliyorlardı, fakat bu da bir grubun diğer grubun liderlik pozisyonunu kabul etmesini güçleştiriyor ve kendi iç işlerine müdahale edilmesine izin vermiyorlardı.

Fakat Komite belli-belirsiz bir bilincin sahibi gibi de görünmüyordu; o dönemde Dar’ül İslam kavramının siyasi yönü, batılı laik siyasi düşüncenin yıkıcı etkisi altındaydı ve bu kavram yakında unutulup gidecekti. İşte Kongre’nin farkına varamadığı gerçek buydu.

Daha da ilginci, İslâm dünyasının yabancıların işgali altındaki farklı bölgelerinin Dar’ül İslam olarak nitelendirilmesi gerektiği gerçeğiydi. İşgal altında yaşadıklarını ileri sürerek, Dar’ül-İslam’ın artık inşa edilemeyeceğini düşündüler. Ve eğer, bir halife İslâm dünyasının işgale uğramamış bölgelerini denetimi altına alamazsa, bu durum daha önce de benzerlerinin görüldüğü gibi bir ortamı yansıtıyordu. Ve bu Hilafet kurumunun 1300 yıl boyunca işlerliğini kaybetmemesine engel teşkil etmiyordu.

Aslında, Üçüncü Komite şu noktaları vurgulamalıydı: Mekke ve Medine Suudi-Vehhabi idaresi altındaydı ve sonuçta da hiçbir halife (atanan veya seçilen) Harameyn’in denetimini sağlayamadan gerçek halife olarak meşruluk kazanamazdı. Halifenin olmadığı bir zamanda, Hilafet iddiasında bulunan bütün adaylar için Harameyn’in ve dolayısıyla Haccın denetimini sağlamak kaçınılmaz bir gereklilikti.

Bu, aslında Şerif el-Hüseyin’in hilafeti kendi güvencesi altına alma çabasının temelinde yatıyordu. Şimdi ise Osmanlı Hilafeti ilga edilmiş, Suudi-Vehhabi güçleri yirmi yıldan beri Necid’in çoğunu ellerine geçirmiş ve yaklaşık yüz yıl önce kaybettikleri Hicaz’ın denetimini yeniden ellerine geçirmek için önlerinde hiçbir kuvvet bulunmuyordu. Şerif Hüseyin hilafet iddiasında bulunmak suretiyle, Suudi-Vehhabileri kendisine karşı harekete geçmeye zorladı ve Hicaz öncekinden daha hızlı ve daha erken bir zamanda tehdit altında kaldı. Harameyn’in kontrolünü eline geçiren bu yeni güçler şu gerçeğin açık timsalleri idiler: Onlar hesaba katılması gereken bir gücü temsil ediyorlardı ve buna ek olarak, hilafetle uzaktan yakından hiçbir ilgileri yoktu. İşte bunlar Hilafet Kongresi’nin en temel ve öz tartışmalarının içerikleriydi.

Komitenin yapması gereken fakat yapmadığı şey, apaçık olan şu sonuca ulaşmaktı: Vehhabiler Harameyn’in kontrolünü ellerinde tuttukları müddetçe, hiçbir halife atanamazdı veya atansa bile müslümanlar arasında meşruiyyete ulaşamazdı. Sonuç olarak, yapılması gereken şey; Yarımada’da İngiltere’nin diplomasisine karşı yeni yollar ve araçlar bulmaktı ve böylece Harameyn’in kontrolünü ümmete yeniden kazandırmaktı.

Üçüncü Kongre, Hilafet meselesini çözmede ve yeni bir halife tayin etmede başarısız olması yüzünden ele aldığı raporda cesaretin kırılmaması için adeta yalvarıyordu: “Kongre’nin bilmesi gerekir ki; Kongre müslümanlara hastalığın teşhisinde önemli yardımlarda bulunmuştur ve onlara çareyi göstermekle de hatırı sayılır bir iş yapmıştır.”

Bu çare şu tavsiye idi: “Müslümanlar birkaç İslâm ülkesinde elbirliğiyle başarılı kongreler tertip etmeli ve böylece İslamî hedeflerle uyum içinde işleyen bir yapıda Halifelik meselesini çözmede başarıya ulaşana kadar, değişen düşüncelerin tartışılması ve bundan istifade edilmesi mümkün olacaktır.”

Kongre, Üçüncü Komite’nin raporunda açıkça hissedilen kötümserlik havasından etkilenmişti. Aslında Şeyh el-Zevahirî bu Kongre’yi İslâm’ın Cenaze Alayı’nın Nutku olarak nitelendirmişti. Daha önce Kongre’yi halka ve basına açan delegeler, şimdi son raporun bir kısmının basından saklanması gerektiğine karar verdiler. Üçüncü Komite’nin raporuna karşı çıkan Şeyh el-Zevahirî Kongre’ye taslak halinde bir öneri sundu ve bu öneri Kongre’ce kabul edildi. Önerge şunları içeriyordu: Hilafeti yeniden inşa edebilme gücümüz vardır. Bütün müslümanların eşit olarak katıldığı bir başka kongre düzenlenebilir ve bu kongre Şeriat’ın öngördüğü bütün şartları yerine getiren bir hilafet tesis edilmesi için gerekli bütün tedbirleri alabilir. Kısaca, böyle bir kongre yeni bir halife seçebilir.

Bu iyimser hava içinde Kongre sona erdi. Üçüncü Komite, Kongre’nin sonuç bildirisi nedeniyle kendi düşüncelerinin gerçekleşemeyeceği kanaatine vardı, önerilerinin zaman içinde bir ütopya olduğunu anladı. Çünkü öngörülen kongre hiçbir zaman toplanmadı ve yeni bir halife de seçilemedi.

Suudi-Vehhabi yöneticiler, İslâm dünyasının Vehhabi liderliğini hiçbir zaman kabul etmeyeceklerini iyi biliyorlardı. Bu nedenle Suudi-Vehhabi Hilafeti bir hayaldi. Diğer tarafta, dünya müslümanları bir araya gelir ve bir Halife tayin ederse, bu Hicaz’da hüküm süren Suudi-Vehhabi idaresine karşı gerçekte çok büyük bir tehlike içeren bir meseleye dönüşür. O taktirde bu, yaklaşık bir asır önce İstanbul’daki Halife’nin emirleriyle Mısır’dan gönderilen ordunun Hicaz’dan Vehhabileri sürdüğü o acı felaket günlerinin bir benzeri olur.

Mayıs 1926’da Kahire’de toplanan Hilafet Kongresince gün yüzüne çıkan potansiyel bir tehlikenin sonucunda, Suudiler Hilafete alternatif olabilecek bir kurum arayışına giriştiler. Bunun çözümü ise müslüman ulus-devletler oluşturmak ve uluslararası İslamî işbirliği ve dayanışma örgütleri kurmakta arandı. Yeni düzen için oluşturulacak kurumlar, Suudi-Vehhabiler bu işe yeltenene kadar zaten hilafetin kaldırılması ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulması ile yerleşmiş bulunuyordu.

Ulus-devletlerin Şeriat’ta yeralan İslamî kamu düzeni şartlarına tamamen ters düşmeleri de onlar için hiç de önemli sayılabilecek meselelerden değildi. Onlar için önemli olan sadece şu idi: Müslüman ulus-devletler sistemi Hicaz’da Suudi-Vehhabi idaresinin yerleşmesi için mutlaka gerekiyordu.

Bu yüzden takip edilecek strateji çizildi: 1926 Hilafet Kongresi’ne rakip bir kongre tertip edilecekti. Bu kongreye ‘Mu’tamar-ül Alem-il-İslâmî (Dünya Müslümanları Kongresi) adını verdiler. Sonra Kongre’nin toplanma tarihini Haziran 1926 olarak tespit ettiler. Kongre’nin ilk ve en önemli amacı, İslâmî kamu düzeninin ortadan kalkması ve yerine yeni müslüman ulus-devletler sistemini yerleştirmekti. Bu yeni sistemin çatısı altında Suudi-Vehhabiler Hicaz’daki yönetimlerinin meşru bir temele oturmasını amaçlıyorlardı. Mekke Dünya Müslümanları Kongresi, Ceziret-ül Arap’ta Osmanlı Hilafetinin ilga edildiği gerçeğinden yararlanarak toplanabildi. Ve bu kongre, etkisini de ancak bu sebebe dayandırabilirdi.

Abdülaziz İbn-i Suud, 1902’de Riyad’ı ilk kez ele geçirdiği o olaydan sonra Suudi Ailesi için Necid’i tekrar ele geçirmişti. Fakat Vehhabi hareketinin dini yönüne dayanan Suudi Hanedanı’nın idaresini korumak için, siyasi bir varolma nedeni bulabilmek amacıyla Vehhabi Necd, Hicaz’ı daima tehdit etmeli ve kontrolü altında tutmalıydı. Çünkü her ne zaman İslâm’ın kalbi olan bu yerin Vehhabilerin boyunduruğu altında olduğunu müslümanlara hatırlatırlarsa o zaman Suudi Hanedanı da kendi varlığını güvenceye alma fırsatını bulmuş olacaktı.

Osmanlıların Mekke Şerifi olarak tayin ettikleri Şerif el-Hüseyin, 1. Dünya Savaşı’nda Müttefik Güçlerin stratejisi ile uyum içinde hareket ettiğinde böyle bir fırsat doğmuştu. Hüseyin 1916’da Osmanlılardan Hicaz’ı aldı ve Hicaz’da Haşimi Hüseyin Hanedan’ının yönetimi başlamış oldu. Bunu yaparak, Vehhabileri Hacc yapmaktan menetmiş oluyordu. Vehhabilerin Hacc’a gitmelerini yasaklamak şeklinde cereyan eden düşünce çatışmalarından başka, Hüseyin şu gerçeğin de farkındaydı: Vehhabilerin egemen olduğu bir Necid, onun Hicaz’ı kontrol etmesinin önündeki en büyük potansiyel tehlikeydi.

Hem Hüseyin, hem de İbn-i Suud, savaş sırasında İngilizlerle işbirliğine girdiler ve sonuçta İbn-i Suud, savaş sürerken Hicaz’ı alma girişiminde bulunamazdı. Savaş sona erdikten sonra da, doğru bir teşhiste bulunarak İstanbul’daki halifenin Hicaz’ın kontrolünü tekrar eline geçirip geçiremeyeceğini beklemeyi uygun buldu. Hilafet ilga edildiği zaman, zamanın geldiğini anladı ve Hüseyin’e karşı isyan etti. Hüseyin ise bunu biliyordu. Ve dünya müslümanlarının desteğini almak için boş bir çaba içine girdi. İbn-i Suud’a karşı kullandığı koz da 7 Mart 1924’te kendi halifeliğini ilan etmesi oldu. (Bu tarih Osmanlı hilafetinin ilga edildiği tarih olan 3 Mart’tan sadece dört gün sonrasına rastlıyordu.)

1924 yılı İslam tarihinde gerçekte en çok hayretamiz olayların cereyan ettiği sene olmuştu. İbn-i Suud, Hüseyin’in hilafet makamını eline geçirdiğini açıklamasına karşılık olsun diye Hicaz’a saldırdı. İbn-i Suud’un Necdî güçleri 5 Eylül 1924’te Taif’i, 13 Ekim’de Mekke’yi, 5 Aralık’ta Medine’yi ve bir yıl sonra da 19 Aralık’ta Cidde’yi ele geçirdi. ‘Şanssız’ Halife ve ‘Arapların Kralı’ sürgüne gönderildi. Mekke’nin ileri gelenlerinin ise İbn-i Suud’u Hicaz’ın Kralı olarak uygun görmelerine ise şaşmamalı…

Şimdi, Birleşik Suudi-Vehhabi İdaresi altındaki Arap yarımadası (Ceziretül Arap) elbette ümmetin liderliğinin kendisine ait olduğu iddiasını yeniden ortaya atmakla işe başlayacaktı. Sonra da pratikte hilafetin yerine geçebilecek ve müslümanların birliğini sağlayabilecek yeni bir yol arayışına başladı, yani, ‘egemen’ müslüman-ulus devletler sistemi içinde gerçekleştirilecek İslamî dayanışma yoluna(!)…

Crescent International
İmran Hüseyin’in Yazı Dizisi-3 ve 4
1-15 Temmuz 1988
16-31 Temmuz 1988
İktibas Dergisi, sayı 139-140

Paylaş :

Yorum Ekle

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmiştir *

İptal