Mustafa Bozacı: Fikir Vermek

Mustafa Bozacı: Fikir Vermek

‘Fikir Verir’ ifadesini, dergimizin, İktibas Dergisinin kapağında görüp okuyorsunuz… Farkındasınız ya da değilsiniz… Önemsiyorsunuz ya da es geçiyorsunuz… Bakıp geçiyorsunuz ya da gayri ihtiyari… 

‘Fikir Verir’ ifadesini, dergimizin, İktibas Dergisinin kapağında görüp okuyorsunuz… Farkındasınız ya da değilsiniz… Önemsiyorsunuz ya da es geçiyorsunuz… Bakıp geçiyorsunuz ya da gayri ihtiyari…

Lakin takdir edersiniz ki bu öyle gelişigüzel konmuş, çalakalem yazılmış, amaçsız bir takdir değildir. Bir vurgusu ve mesajı olsa gerek. Az cümle ile çok şey söylemek benzeri.

Lakin biraz durup düşünelim; yeteri kadar merak uyandırıyor, takdir görüyor, amaçlanan gerçekleştirilmiş oluyor mu diye! Bunun elbette bir mesaj veren tarafı, bir de alıcı tarafı, muhatabı var. Bunlar arasında yeterli koordinasyon, iletişim varsa beklenen hâsıl olacaktır. Frekansların tutması, verici ve alıcıların açık olması ve çakışması gerek! Yoksa boşluğa yayın ve boş bir beklenti sonucu doğabilir. Diyeceksiniz ki ‘boşluğa yayın’ niye olsun, biz söyledik, aktardık, anlattık; üzerimize düşeni yaptık. Top muhatapta; ister taca atsın, isterse gol! Bu bir açıdan doğru; ya da ‘doğru gibi duruyor’ dersek daha doğru olur!

Hani denir ya; ‘Sizin söylediğiniz, yazdığınız bir yere kadar; bunlardan muhatap ne anladı, önemli olan o!’ diye, işte aynen bunun gibi. Burada vurgu ‘muhatabın anlamasının doğruluğu’ değil mesele. Mesele, sizin söyleyip yazdığınızla muhatabın anladığı çakışıyor mu, aynı mı? Verilen mesajla alınan örtüşüyor mu? Yoksa farklı tellerden mi vuruyorsunuz? Anlatabildiniz, anlaşılabildiniz mi? Dinleyici, okuyucu bilgilendirilmiş, aydınlatılabilmiş oldu mu? Muhatabın ilgisi ve dikkati, hazır bulunuşu, hassasiyetleri, durduğu yer ve beklentileri tüm bunları etkileyen etmenler arasındadır. Bir yazının/yazarın, konuşmanın/konuşanın dikkat etmesi gereken hususların meseleye, sunuma ve sonuca etkileri kadar.

‘Fikir verir’ ifadesi bu manada oldukça teorik ve retorik olarak kalıyor denebilir. Arka planın, sizin niyetinizin ne olduğu bir tarafa! Esasen ‘fikir’ ağır bir yük ve büyük bir sorumluluktur. Almasını, görmesini, değerini bilene de; iş sadece bu kadarla kalmıyor. ‘Beyni zonk zonk zonklayan biri..’ diyor ya şair, ‘Ne şairim ne fıkra muharriri’ dedikten sonra, işte aynen bunu gibi… ‘Fikir vermek’ öyle çala kelam bir mesele değil; ‘fikir almak’ da… Bu öyle pratikten kopuk, hayali ve hevai bir durum değildir. Entelektüel bir çaba, kendini dışarıda bırakan bir söylem hiç değildir. Bu, hani bir reklam vardı; ‘Fikrim geldi!’ diye replikle sunulan, ona katiyetle benzemez! Gelip geçici, anlık, suya yazılan, havaya üflenen sözler gibi değildir! Bir mutfak ürünüdür! Bir emeğin, müktesebatın karşılıdır. ‘Okuma’, idrak, tefekkür ve nihayetinde ‘doğru bilgi’ kabul edilmiş, ölçülüp tartılmış, bir sürecin, metod ve tekniğin, bir duruş ve düşünüşün, en nihayetinde bir imanın uzantısı ve gereğidir.

İktibas’ın seyrü seferine, duruşuna bakıldığında verilen fikrin niteliği, netliği ortada da, alanlar nerede?! Fikirleri bir zamanlar çakışanlar şimdi niye çatışıyor, sağa sola dağılıyor, esen ılıman rüzgarlarla savruluyorlar/savrulmuşlar. Abonelerimiz, okurlarımız ne halde? Ne vaziyette, meşguliyetleri ne?! Bu temsiliyeti alıp üstüne ne koyabiliyoruz?! Cürmümüz ne? Mesela, bilenler bilir bu camiada ‘abone ücreti’ sorun oluyor, dergi satırlarını buna ayırıyorsa(önceki sayılar!), sadırlarını bu çizgiye açanlara söylenecek bir çift söz yok mudur?! Alınan ve değer verilen ‘fikrin’ bir karşılığı olmaz mı?

Söyleyen söylediğiyle, yazan yazdığıyla; dinleyen dinlediği, okuyan okuduğu ile kalıyorsa sadece, burada bir sıkıntı var demektir. Bir gedik ve eksiklik! Hatta yanlış! Tek yön ve boyutluluk; kuşatıcı ve kapsayıcı olamamak! ‘Yaptım oldu!’ çözümsüzlüğü! Sadra şifa olamamak! Mevcut hali kanıksayıp yetinmek ve sürecin bileşenlerini atlamak, ihmal etmek! Sonra da ‘Niye olmuyor?’ diye serzenişte bulunmak!

‘Fikir’ bu manada doktorun verdiği ilaç mesabesindedir. Ol’durur ya da öldürür! Ayırdında olmak lazım! Uyanık olmak lazım! Bir hazır bulunuş gerektirir! Bilgi ve bilinç ister! Etkilerini, yan etkilerini bilmek; getirisini götürüsünü tartmak gerek! Verilen her fikri hap gibi yutarsanız gerçekten hapı yutarsınız! Her sakallı dedeniz de değildir! İyi niyetle yoldan çıkmak, en nihayetinde ‘Ne umduk, ne bulduk!’ kabilinden ‘müflis tüccar’ durumuna düşmek, ‘Dimyata pirince giderken evdeki bulgurdan olmak!’ söz konusu olabilir!

Şimdi bazı ifade, söylemler için ‘‘Bunlar ‘fikir’ değil, hezeyandır!’’ diyebilirsiniz. Ama öyle değil; elmanın çürüğü de elmadır, sağlamı da! Bunu farkına varacak bir farkındalık, sabık/ön bilgi, seviye, nitelik ve netlik gerektirir. Elmanın çürüğü ile sağlamını ayırmak mide için ve sair organlar için ne kadar önemliyse, fikrin de çürüğü ile sağlamını ayırmak en az o kadar, çoktan daha çok önemlidir! Ki, zihin fesadına, idrak yolları enfeksiyonuna sebep olmayalım! İdrar yolları enfeksiyonuna benzemez bu iş, adamın dünyada pusulasını şaşırtıp istikameti yitirterek ahiretini heba eder, maazallah!

Bu noktada fikir nedir, ne değildir, doğru fikir/doğru düşünce meselesinin ayrıntısına girmeden, ‘fikir verir’ spotunun, manşetinin üzerinde durmaya devam edelim. ‘Fikir verir’ ifadesi hakikaten özgün, vurucu, efradını cami, ağyarını mani, kapsamlı ve nitel bir ifade, iyi bir fikir… Özümsenmiş, süzülmüş, arıtılmış, damıtılmış, saf ve berrak bir düşünce hâsılası… Azımsanmayacak bir iş… Önemli bir vazife… Gel gelelim bu kadar mı? Yeterli mi? ‘Fikir vermek’ meselenin tamamı mı? İş bu kadarla bitiyor mu? Elbette hayır! Tam da bu noktada başlıyor. Muhatabın tepkisi ve katkısı bir tarafa ‘fikir vermek’ başlı başına sahibini bağlayan, iten, belli işlere sevk eden bir sürecin ilk adımıdır, son değil! Muhatap fikre kulak verir, katılırsa o zaman el ele verilir, emek emeğe katılır, imkânlar birbirine eklenir, yanlışlık ve yanlışlar elenir; bir cemaat olgusuyla yola, sürece devam edilir. Yok, sese ses veren, uzatılan eli tutan olmazsa ne gam, ne keder; azim ve kararlılıkla, yılmadan, usanmadan, yükten yüksünmeden yola devam edilir. Bazen durulur, adımlar pekiştirilir, bazen yürünür, bazen de koşulur. Koşullar elverdiğince, imkânlar ölçüsünde, şartlara teslim olmadan ve fakat dikkate alarak, amaç araç uygunluğu içinde, fikirler doğrultusunda bu yolda kalmaya özen gösterilir. Fikirler teati edilip elbette gözden geçirilir, güncellenecek kısımlar güncellenir, eklenecek olanlar eklenir, çıkarılacak olanlar çıkarılır. İşte fikir vermek bu çerçevede salt teorik bir olgu değildir. Süreç işidir. Önü arkası, stratejisi, bileşenleri, uzantıları vardır. Esas sorgulanması gereken de bunlardır. Yurt dışından bir kardeşimiz, buradan bir program çerçevesinde oralara giden bir arkadaşa ‘Siz ne yaparsınız?’ diye sorduğunda, özetle ‘Fikir veririz!’ cevabını aldığındaki tepkisini, beklentiyi karşılayamadığını anlatarak; ‘Ben de fikir veririm…’le devam eden diyaloğu anlatmıştı. Önemli; üzerinde durmaya değer. Bu yazı da esasen bunu irdelemek üzere kaleme alınmıştır. İtirazın sebebi, fikre değer verip vermemek değil! (Elbette fikrin değerini ve sıralamadaki başat rolünü takdir edip edememiş olmak tartışılabilir!) Merak edilen, beklenti; ‘Sonra; başka ne yaparsınız?’ anlamında bir açılım gerektiren, eleştirel bir bakıştır. Belki ‘sonuç odaklı’ bakıştır. Haklılık payı ‘yoktur’ diyemeyiz. Eleştiriyi es geçemeyiz… Eleştiri sahibini de kuşatacak şekilde; yapılması gerekenlerle yapıl(a)mayanlar, ihmal edilenler, ertelenenler, yanlış/hatalı yapılanlar, tahsis ve tashih edilmesi gerekenler.. gibi hususların irdelenmesi, gözden geçirilmesidir. Esasen beklenen, fiiliyatta, hayatın damarlarına nüfuz edecek şekilde, ses getirecek biçimde bir organizasyonun niçin gerçekleş(tirile)mediğidir. Planlı, programlı bir yürüyüşün neden sür(dürüle)mediğidir. Belki de bu ekolün/okulun banisi, çınırın açıcısı, ‘fikir verir’ fikrinin başlatıcısı merhum Ercümend Özkan’ın çıtasının tutturulamaması, onun örnekliğinin sergilenememesi, adanmışlık ve fedakârlığının benzeri biçimde gerçekleştirilememesidir. Hem de sayıca (ki; sayıyı/niceliği şart olarak görmeme fikriyatına rağmen!), bu fikre aidiyet, sahip çıkma, önemseme adına yeteri kadar kişi bulunabilecekken… Şimdi dönüp; ‘O kişi şimdiye kadar ne yapmış, şimdi ne yapıyor, ne katkı sunmuş..’ demek, belli oranda haklı görünse de bizi haklı kılmaz! Bize mazeret sunmaz! Bize buradan çıkış ve kaçış yok! ‘Fikir öncelikle fikir sahibini bağlar.’ fehvasınca… ‘Nitelik’se iddia, bunun gereği olarak…

Başka bir hata mı diyelim, (bizi duraksatan, elimizi ayağımızı bağlayan!) yanılgı mı, o da şu; fikir vererek, fikir alarak herkesin aynı seviyede, aynı kalitede olmasını beklemek! Bu hiçbir zaman mümkün olmayacak! İşin doğasına aykırı. Hz. Muhammed döneminde dahi ol(a)madı. Nitelik etrafında nicelikleri kuşatıp değerlendirecek, çekip çevirecek, ilgi ve kabiliyetlerine göre istihdam edip yönlendirecek bir algı ve açılım daha öncelikli ve önemli olsa gerektir!

Bakınız bir istatistik, araştırma sonucu olarak şu ortaya çıkmış: Eskiden, yakın geçmişe kadar, tüm yapılar, işletmeler, kurumlar ilgi ve yoğunluklarının yüzde seksenine yakın kısmını iç işlerine, operasyonel durumlara, girdilere, kaynaklara, rakiplere, üretim aşamalarına vs. verirken, şimdilerde tam tersi oranda reklama, tanıtıma, halkla ilişkilere, muhatap beklentilerine göre farklı sunumlara, pazara yöneltmiş durumdalarmış. İşte gözden geçirilmesi gereken, eksik kısım bu! Bu tarzı güncellemek, daha doğrusu bu eksikliği gidermek, giderecek etkinlikleri, yol ve yöntemleri bilip/bulup uygun bir biçimde uygulamak gerek!

Bu da bir fikir. Fikre bir açılım… Fikrin vikayesi/korunması, yayılması, etkinliği açılarından… ‘Bunları biliyoruz!’ demeye gerek yok. Zaten eleştiri de bu yönde; ‘Sonra!’. Yine, ‘Biz söylüyor, anlatıyoruz/yazıyoruz, daha ne olsun!’ da diyemeyiz. Bu işin ilk ve sadece bir kısmı; tamamı değil! Siyer kaynaklarındaki anlatımla Hz. Peygamberin muhataplarının ayağına, türlü cefaya rağmen kaç kez gittiği, farklı bir bağlamla Ümmi Mektum olayı unutulmamalıdır. Topu muhataba atıp bırakmaya gerek yok; topa girip oyunu (aklıselimin kabul edeceği, Hakk’a hakikate binaen) koyacağımız kurallar, ilkeler çerçevesince oynamaya çalışmalıyız. Zira ‘Gelen gelir, gelmeyen kendi bilir!’ tarzında bir algı olguyu da etkileyecek, akamete uğratacaktır.

Biz, her ne düşünüyorsak, onu söylemek, onu olması gerektiği gibi ve olması gerektiği kadar yapmak durumunda/zorundayız! Söz ağızdan çıkar! Tekraren söylersek; söz önce sahibini bağlar, muhatabın sorumluluğunu azaltmadan!

Paylaş :

Yorum Ekle

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmiştir *

İptal