İngiliz Siyaseti üzerine

Bugün gelinen noktada İngiliz siyaseti yeni dönüşümleri oluş aşamasında yine yakalamış gibi davranmaktadır.

İngiliz Siyasetinin Değişmeyen Dinamikleri

Doç.Dr. Bünyamin Bezci

İngiliz siyasal tarzı teorik olarak 17. Yüzyılda olgunlaştı, 18. Yüzyılda sanayi devrimiyle birlikte kökleşti ve 19. Yüzyılda Victoria döneminde kürenin bütününde tanınır hale geldi. Alman siyaset felsefecisi Carl Schmitt Nazilerden sakındığı dönemlerde daha ezoterik yazarken Alman siyaseti ile İngiliz siyaseti arasındaki farkları Eski Ahit’teki Leviathan ve Behemoth arasındaki savaşla anlatmaktaydı. Ona göre bir kara canavarı olan Behemoth’un üstünlüğü, düşmanını boynuzlarıyla/askeri ve ekonomik gücüyle parçalamasıdır. Bir deniz canavarı olan Leviathan ise düşmanını ancak boğarak/abluka altına alarak yok edebilir ya da hizaya getirebilir. Eski Ahit’in bu ezoterik hikayesinden yola çıkan Schmitt, İngiliz siyasetinin dolayımsal bir siyaset olduğunu ve üstünlüğünün bıktırıcı ısrarında gizli olduğunu iddia eder. Alman siyaseti ise daha düz bir kaba askeri ya da ekonomik güce dayanmaktadır. Düşmanla karşılaştığında ya yok eder ya da yok olur. Bu ezoterik hikaye günümüzdeki İngiliz siyasetini de anlamak açısından anahtar oluşturmaktadır. Bu nedenle bu yazıda İngiliz siyasetinin değişen dinamiklerinden değil, değişmeyen dinamiklerinden bahsedeceğiz.

İngiliz siyaseti 19. Yüzyıl sonrası ilk kırılmasını II. Dünya Savaşı sonrasında yaşamıştır. İki savaş sonrasında tükenen İngiltere artık sömürgelerini direkt yönetme gücünü kaybetmiştir. Sömürürken yaptığı yatırımların faturasını bile keserek ve sömürge yönetimlerini dizayn ederek geri çekilmiş ve oluşan politik boşluğu pax Americana doldurmuştur. 1970’li yıllarda refah devleti krize girdiğinde pragmatik manevraları Demir Leydi Margaret Thatcher birlikte ilk olarak gerçekleştiren yine İngiliz siyaseti olmuştur. Devleti piyasa ve toplum karşısında küçülterek yüklerinden kurtarmak neoliberal politikaların kalbini oluşturmaktaydı. Thatcher, bu tür politikaları ilk kez uygulamaya başlayan lider olmuştur. Dünyanın değişen dinamikleri onun açtığı yolda ilerlemiştir. 1982’de Ronald Reagen ve Helmut Kohl benzer yollardan ilerleyerek neoliberal politikaları kendi ülkeleri için de uygulanabilir kılmıştır.

Bugün gelinen noktada ise İngiliz siyaseti yeni dönüşümleri oluş aşamasında yine yakalamış gibi davranmaktadır. Özellikle 2008 krizi sonrasında neoliberal politikalar metamorfoza uğramıştır. Güçlü piyasa ve güçlü toplum karşısında sınırlı bir devlet mottosuyla başlayan bu tür politikalar artık hem güçlü bir piyasa hem güçlü bir toplum hem de güçlü bir devlet talep etmektedir. Zira piyasaların finansal krizlerini aşmanın başka çaresi kalmamıştır.

Ulus devlet çağının sonu

Oysa II. Dünya Savaşı felaketi sonrasının dayanışmacı politikaları refah devletini ve refahı artırıcı bölgesel bütünleşmeleri desteklemekteydi. AB, bu destekle oluştu ve pazarın genişlemesi feodal toplumdan devletler çağına geçişe benzer bir rahatlama ve her üye ülke için toparlanma imkanı sundu. Yeni kurulan sistem bir taraftan pastayı genişletiyor diğer ta-raftan da Avrupa siyasetindeki kökleşmiş düşmanlıkları eritiyordu. 1970 sonrasında neoliberal politikalar ise devletleri küçültürken AB küreselleşmenin de etkisiyle daha da güçlenmişti. Neredeyse ulus devletlerin çağının sonuna geldiğimiz söylenmekteydi. 2008 krizi Avrupa siyasetindeki iyimser havayı dağıttı. Her ülke kriz anlarında tek kaldığını hissetti. 2016 yılında zirveye ulaşan göç krizi ise bardağı taşıran damla oldu. İngiliz siyaseti, AB politikalarının bağlarından kurtularak kendi dünyasına çekidüzen vermeyi tercih etti. İngiliz siyasetindeki aşırı sağcı partinin adının “Bağımsızlık Partisi” (UK Independence Party) olması boşuna değildir. Zira Hollanda ve Avusturya gibi küçük ülkelerde benzer partilerin adında “özgürlük” kavramı kullanılırken AB politikalarının bağlarından kurtulmayı ulusallık olarak gören İngiltere’de aşırı sağ kendini “bağımsızlık” kavramı ile ifade etmektedir.

İngiliz bağımsızlığının postmodern hali olan Brexit, Muhafazakar Parti’nin liberal ve sağ kanatları arasındaki bir siyasal mücadele olarak da okunabilir. Mücadeleyi sağ kanat kazanmıştır. Aslında bu tür tehlikeler Fransa ve Almanya için de halen geçerlidir. Yani bu ülkelerde aşırı sağın seçim kazanması halen olası gözükmemektedir ama muhafazakar partilerin sağ kanatları giderek güçlenmektedir. Fransa’nın başkanlık sistemi gereği aşırı sağ bir lidere teslim olması mümkün değildir ama muhafazakar partinin sağ kanadı pekala başarılı olabilir. Nicolas Sarkozy iktidarı bunu göstermiştir. Bugün Almanya’da yapılan saha araştırmalarında Hıristiyan Demokrat seçmen kendi partisinden daha sağda çıkmaktadır. Bu nedenle Bayern’in kardeş muhafazakar partisi CSU bu damarı kullanmaktadır. Hatta rasyonel aşırı sağ liderler CSU’nun ülke bütününe yayılmış halinden bahsetmeye başlamıştır. Theresa May, İngiliz siyasetinin yeni ‘Demir Leydi’si olmaya çalışmakta ve İngiltere’yi 2008 sonrası krizinden çıkarmaya çabalamaktadır.

Trump’ın ABD yönetiminden gelen ilk sinyaller bu konuda olumluydu. Trump, Therasa May’in kutlama ziyaretinde, İngil-tere’yi Brexit sonrası güçlendirmekten bahsetmekteydi. Doğrusu ilk günlerin olumlu havası uzun sürmedi. Zira olumlu havayı yaratan Trump ve May’in benzer politik etkilerin çocukları olmasıydı. Her ikisi de kendi partilerinin sağ kanadını oluşturmaktaydı. Bu anlamda aşırı sağ ideolojiler ya da partilerin sağ kanatları muhalefetteyken uluslararası benzerleriyle iyi anlaşabilirler. Örneğin Fransa aşırı sağı ile Alman aşırı sağı birbirlerinin mücadelesini örnek alabilir. Fakat her ikisi de iktidarı yakaladığında anlaşmaları eşyanın ruhuna aykırıdır. Bu nedenle Trump ve May de zamanla ayrılıklarının benzerlik-lerinden fazla olduğunu fark etmiştir.

Yeni partner arayışları

Bu bağlamdaki en temel farklılık ABD’nin kendi çıkarlarını artık uluslararası bir barış ortamının beslenmesinde değil, kaos ortamının oluşmasında görmesidir. ABD’nin değişen dünya siyaseti aslında İngiltere ile arasındaki özel bağları da yok etmiştir. Zira bu özel bağlar İngiliz tarzı siyasetin ABD gücüyle uygulanmasından doğmaktaydı. Bir nevi ABD kendi gücünü İngiliz dolayımsallığı ile terbiye etmekten vazgeçmiştir. Almanya gibi direkt çıplak güç kullanma hevesine kapılmıştır. Schmittyen söylersek ABD Leviathan’ı Amerikan Behemoth’una/bufalosuna yenilmiştir. Bugün ABD politikası İngiliz tarzı inceliklerini ve centilmenliğini kaybetmiştir. Soğukkanlılığını kaybeden Amerikan bufalosu gibi burnundan solumakta ve çevresine tehditler savurmaktadır.

İngiltere ise bir taraftan neoliberal politikaları hukukileştirerek kendini sıkıştıran AB’ye karşı mesafe koyma derdindeyken diğer taraftan da inceliklerini kaybeden ve kendi manevi kontrolünden çıkan ABD ile baş etmek zorundadır. Bu nedenle kendi politikasına yeni partnerler aramaktadır. Aslında bu tür yakınlıklar da yok değildir. Özellikle eski müttefikleri bu konuda halen İngiliz siyasetinin en azından kaba olmayan yüzünü önemsemektedir. Katar krizi ABD ve İngiltere arasında-ki siyasal tarzın açığa çıktığı bir olağanüstü durum olarak kaydedilmiştir. İngiltere Katar’a destek olurken yanına Kuveyt, Umman, İran ve Ürdün gibi eski müttefiklerini de katmıştır. Hatta kendi müttefik hattı Fransa, Türkiye ve Rusya’dan da destek almıştır. Bu destek hattı muhtemelen Pakistan ve Malezya’yı da içine dahil edecektir. ABD’nin açıklanan yeni strateji belgesindeki baş rakibi ilan ettiği Çin’den destek alması da zor olmayacaktır. Bu siyasal hattın öne çıkan niteliği kaosa karşı düzen, savaşa karşı ticaret, güce karşı çıkardır. Temelde halen ekonomik motivasyonlu olan İngiltere’nin bu hamlesini AB’den okuyanlar Brexit’i bir intihar teşebbüsü olarak görmektedir. Almanya’dan okuyanlar ise İngiltere’yle, “Eski imparatorluk günlerine özeniyor” diyerek dalga da geçebilmektedir. Giderek ortaya çıkan ise İngiltere’nin yeni pazarlarla doğrudan ve prangasız iletişim kurma isteğidir. AB’nin sınırlı tahayyülleri ABD açısından İngiltere’nin ne tür yeni ittifak alanları yaratacağı belli olmayan çabaları kadar tehlikeli değildir. Bu nedenle ABD ile İngiltere arasındaki bağlar giderek zayıflamaktadır.

Kudüs kararı sonrasında ABD politikalarının ne kadar yalnızlaştığı ortaya çıktı ama asıl ayrışmalar halen net değildir. İngiliz politikasıyla günümüz Almanya’sı olan ABD politikası arasındaki ayrışmalar Katar ve İran krizleri gibi anlar çoğaldıkça daha netleşecektir. Muhtemelen bu tür krizler dünyanın başka bölgelerinde de çıkacak ve iki tarz siyaset arasındaki ayrımlar zamanla netleşecektir. Doğrusu asıl ağırlığı da Çin, Hindistan ve yeni Japonya’nın tercihleri oluşturacaktır. Bu tür ülkeler ABD’nin gücünden etkilendikleri ya da çekindikleri kadarıyla küresel güce payını vermeye devam edecektir. Fakat İngiltere’nin dolayımsal müzakereci ilişkiler sistemine de özlem duyacaklardır.

Dünya siyasetinde Leviathan ile Behemoth arasındaki mücadele yeniden başlarken çıplak gücün mü yoksa dolayımsal müzakerelerin mi kazanacağını zamanla göreceğiz. Türkiye’nin dış politik alanda karşılıklı saygıya dayalı müzakereden ve ticaretten yana olması İngiliz siyasetiyle yeni yakınlıklar oluşturma potansiyeline sahiptir. İngiltere’nin derdi ise ABD’nin masayı dağıtıp yeniden kurmak istediği dünyada alışılan oyunun dengelerini muhafaza etmek ve bu oyunu AB’nin yazılı kurallar dünyasına boğdurmamaktır.

Star/Açık Görüş

Paylaş :

Yorum Ekle

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmiştir *

İptal