Sorun Nerede?

Sorun Nerede?

Bu millet en kötü günlerde dahi günde beş vakit okunan ezanı susturmadı. Cuma namazlarında sokaklara taşıyorlar. Yılda bir ay süren Ramazan ayında ülke bambaşka bir atmosfere giriyor… Ailede, komşuluk münasebetlerinde, akrabalığın devam ettirilmesinde, mahallesinde, iş yerinde haramdan sakınıp helale koşturmakta, devletine saygısında fazlaca bir sorun yok. Sorun millette değilse nerede o zaman?

BİR ŞEY, HER ŞEY

1.İnsanlar arasından bazılarının bir gün ‘din gününün geleceğine’, ‘din günü sahibinin hesap soracağına’ inanmış olanlar, yaşadığı hayatı o güne göre düzenleyenlerdir. Bu gibiler kendisiyle, varlık alemiyle, insanlarla, devletle, Allah ile olan münasebetlerini din gününe göre ayarlamada titizlik gösterirler.

Din gününe inanmış olmak, yaşadığı dünya hayatında yapıp edilen her işin nasıl yapıldığı ile ilgili hesabının o gün verileceğini bilerek hareket etmektir. Bu sebeple bu inançtaki insanların birbirlerini tanımaları ve aralarında anlaşmaları oldukça kolaydır. Kolaylık aynı maksadı gütmelerinden, aynı ölçüye riayet etmelerinden ve aynı akıbeti ummalarından kaynaklanır. Dolayısıyla bunları bir kaş göz işaretiyle veya konuşacakları bir iki kelimeyle hemencecik kaynaşırlar.

Müslüman millet kendi halindeki ve çapındaki işlerini kendi başlarına çözerken nasıl İslami değer ve ölçüleri dikkate alırsa, aynı şekilde toplumsal işlerini de aynı değer ve ölçülerle görmek için titizlenirler.

Evinden sokağa çıktığında, toplum içine karıştığında, tarlasında, dükkanında, dairesinde, fabrikasında, çarşı pazarında yaptığı işlerini inançlarıyla uyumlu ve düzenli bir şekilde yürütür. Toplumsal işlerin bir düzen içinde yürümesi siyasi bir organizasyonla mümkün olacağından devlet teşkilatlanmasını da buna göre tesis eder.

2.Becerebilen her toplum bir devlet kurar fakat Müslümanların kurdukları devlet en başta, dini muhafaza ve müdafaa eden bir güç olarak var olur, buna göre şekillenir. Bu güç sayesinde Allah’ın ismi yüceltilir, Allah’tan gelen değerler ve ölçüler hükümran edilir. Dolayısıyla siyasi, iktisadi, hukuki, adli, mesleki, güvenlik, savunma vs gibi toplumsal işler de, İslam’a uygun olarak yürütülür.

Tarihi zaman dilimlerinde Müslümanlar kurdukları devletlerini, devletlü sınıfını, yukardan aşağıya yönetici katını yaptıkları işlerden dolayı İslam ile denetlediler, İslam ile hesaba çektiler, gerekirse yakasına yapışıp yanlış olanı düzelttiler. Çünkü devlet, Müslümanların dışında ve üstünde ayrı bir varlık değil, kendi başına bağımsız bir otorite değil, Müslümanların toplumsal işlerini İslam’a uygun olarak görmesi için organize edilmiş, varlığı bu olan bir yapıdır.

Misal vermek gerekirse en son 200 sene evveline kadar Osmanlı milletler topluluğu sisteminde Müslümanlar ‘millet-i hakime’ statüsüyle mülkün/devletin sahibiydiler. Devlete İslam ile kayıtlı ve şartlı biat bağıyla bağlı oldukları için ‘beraya’ yetkisi ve sorumluluğuyla devleti İslam ile denetlemeyi, hesaba çekmeyi ihmal etmiyorlardı.

Bu misal insanlık tarihinde Müslümanların devlet olmayı becerdikleri her devrede bunu hep yaptıklarına işaret eder. Bundan dolayı da İslam kendilerinin elinden tuttu, ayağa kaldırdı, izzetli kıldı ve yüceltti, dünyada söz sahibi etti.

Buna karşılık Müslümanlar günümüz modern toplumsal yapısı içinde ‘eşit yurttaşlar’ statüsüne razı gelip ‘millet-i mahkume’ arasına karışınca, devlet karşısında elindeki yetkilerini devrettiler. Çünkü modern devlet biçiminde güçler ayrılığı prensibi söz konusudur, devletler kendi kendini denetleme yetkisine sahiptir. Devletin yurttaşlarıysa, seçim periyotlarında devleti yönetme yetkisini, devletin onayladığı partilerden birini tercih ederek onaylıyorlar.

3.“Eskiler sıkça ‘leb deyince leblebiyi’ murat ettiğimiz anlaşılır yahut, birbirimize kaş göz işaretiyle meramımızı anlatırdık” derlerdi. Belli ki onlar vahiy kaynaklı bir lisan ile konuşuyor, kullandıkları kelimeler zihinlerinde aynı çağrışımı yapıyor dolayısıyla din gününe ayarlı ortak tavırlar sergiliyorlardı. Anlaşmaları bu sebepleydi.

Aradan çok zaman geçti. Köprülerin altından çok sular aktı. Torunları dedelerinin lisanını kullanmıyor artık, onların kelimeleriyle konuşup anlaşmıyor, din gününü fazla hesaba katmaksızın hareket ediyorlar. Zamane dindarının kolayına “teist- deist, nihilist-hedonist, seküler- sivil, birey-yurttaş” olması bu sebepten olmalı.

Modern çağın Müslümanları ‘neyi kaybettiklerinin’ farkında olmadığı için olsa gerek, kaybettikleri mülklerinin peşine düşmek, varlığını buna adayıp hareket etmek yerine, mevcut durumu doğal olarak veri kabul ediyor, bu durumdan daha çok nasıl istifade ederim diye bir arayışın peşine düşüyor. Haramın helalin değil de ne şekilde olursa olsun daha çok istifade etmenin amaç edinilmesi yukardaki değişimin doğal sonucu olarak ortaya çıkıyor.

Bu gün hemen herkesin şikayetlendiği çoğu ‘sorunlar’ aslında, ‘bir şeyin değişmesiyle’ hasıl olan  ‘çok şeyin değiştiğine’ işaret ediyor. O bir şey, ‘inanç unsurlarıyla toplumsal hayatın bütünleşmesi yerine ayrışmasıdır.’ Aynı inancı paylaşıp aynı dine teslim olmamıza rağmen toplumsal olarak bir türlü anlaşamamamız, birbirimize bir şeyi anlatmak gerektiğinde daha başka bir çok şeyi de anlatmak zorunda kalışımız, olmadı yalana müracaat edişimiz bu sebepledir.

Müslümanlar olarak bizlerin bir şeyde anlaştığımızda daha bir çok şeyde de anlaşmış olmamız icap ederken neden öyle olmuyor? Lisanımız (ikrar-ü bil lisan), elimiz (tasdik-ü bil kalb), belimiz (devlet-güç) inanç unsurlarından kopunca, vahiy ve sünnet dayanağından ayrışınca, başımıza gelenler mukadder oluyor.

4.Meramımızı ifade etmek için kendimizi şöyle bir sınayalım: Bizler, ferda fert kendi çapımızdaki işlerimizi görürken pek fazla bir sorunla karşılaşmıyoruz. Sorun olursa da hemencecik çözüp geçiyoruz.

Buna rağmen işlerimiz sokağa, gündelik hayata, toplumsal alana ve devlet katına yansıdığında durum değişiyor, aynı neticeye ulaşamıyoruz. Sorunlarımız yumak gibi büyüyor, ağırlığı karşısında acze düşüyoruz. Çünkü işler toplumsal alana geçtiğinde müdahale yetkimiz yok, birileri yada devlet o işleri çözsün diye sorumluluktan sıyrılıyoruz.

İlk misal: Tanımlanışı ve çözüm yöntemi olarak ortaya sürülüşü itibarıyla başından sonuna kadar İslam dışı olan fakat, ‘modern zihin, kavram ve tanımla’ ifade edile edile herkesin öyle zannettiği, ülkenin başat sorunlarından biri olarak öne çıkan “Kürt sorunu” diye suni bir sorunumuz var.

Biz, millet olarak kendi başımıza, kendi çapımızda kaldığımız zamanda böyle bir ‘sorun’ tanımıyoruz. Böyle bir derdimiz olmuyor. Hemen hepimiz gayet doğal olarak karşılıklı evlilik, komşuluk ve ticaret yapıyoruz. Hiç birimiz bir “Türk’le evli” diye Kürtlerden yahut, bir “Kürt’le evli” diye Türklerden azar işitildiğini, bu evliliğe karşı çıkıldığını, sırf bu sebeple evliliğin bitirildiğini bilmeyiz, duymayız.

Buna rağmen aynı iş sokağa döküldüğünde, toplumsal düzeye çıktığında devletlü sınıfın eline kalıyor ve büyük bir “sorun” olarak karşımıza çıkıyor, bir türlü de halledemiyoruz. Niye?..

İkinci misal: Geçmişten miras aldığımız İslami kültürle komşularımıza iyi davranır, acı tatlı günleri paylaşır, dayanışma içinde oluruz. Bayramımız seyranımız, kurbanımız zekatımız, düğünümüz cenazemiz ortaktır. Hatır gözetir, kötü davranıp haksızlık etmekten sakınırız. Millet olarak kendi başımıza, kendi içimizde ve çapımızda komşuluk işlerini güzellikle halletmişiz yani.

Buna rağmen aynı sorun sokağa döküldüğünde, toplumsal düzeye çıktığında, devletlü sınıfın eline düştüğünde komşumuzla “partidaşlık” yüzünden ayrışırız. Aynı partiye oy verenlerimiz ‘vatansever’, karşı partiye oy verenlerimiz ‘vatan haini’ olur. Niye?..

Üçüncü misal: Millet olarak devlete itaat eder, askerliğini yapar, vergisini verir, adaletine sığınırız. Esnaflığımızı, çiftçiliğimizi, işçiliğimizi, tüccarlığımızı, üreticiliğimizi bildiğimiz gibi sürdürür, işimize gücümüze bakarız. Delimiz dolumuz, hırlımız hırsızımız, sarhoşumuz berduşumuz aramızda kaynar, birbirimizi idare eder geçeriz. Kendi başımıza kaldığımızda, kendi çapımızda hareket ettiğimizde bu işlerde bir sorunumuz yoktur.

Oysa aynı işler sokağa döküldüğünde, toplumsal düzeye çıktığında, devletlü sınıfın eline geçtiğinde bir anda çok şey değişir. Ortak servetimizin çarçur edildiğini, gözü kapalı şekilde israfa harcandığını, hazinenin ve kamu mallarının hep birilerine peşkeş çekildiğini, vurguncuların ve soyguncuların el üstünde tutulduğunu, güçlünün haklı sayıldığını, zalimin kayırıldığını, adaletin tecelli etmediğini duyarız, görürüz, biliriz ama, gıkımız çıkmaz. Niye?..

Misalleri uzatmaya gerek yok. Meramımız anlaşılmıştır umarız. Meselenin özü şudur ki: Kendi başımıza kaldığımızda, kendi çapımızda kendi içimizde işimizi yaptığımızda bizim rahatlıkla hallettiğimiz, çözüp geçtiğimiz bir çok şey, toplumsal düzeye çıktığında, devletlü sınıfın eline düştüğünde kocaman sorunlar olarak karşımıza çıkıyor ve biz anlamıyoruz neler oluyor!

5.Bize kalırsa bu ve benzer nice meseleler, 200 yıldır devam edegelen, günümüzü de etkileyen temel bir meseleden kaynaklanıyor. O, inanç unsurlarıyla toplumsal işlerin bütünlüğünün kopması, devletin ve devlet adamlığının kutsallaştırılmasıdır.

Başka bir deyişle inançların kişiselleşmesi, dinin, vicdan, ibadet, dua ve ahlaktan ibaret kılınmasıdır. Bu da modern çağın, modern toplumun, modern siyasetin en doğal sonucudur.

6.Devlet katında 200 yıldır Batılılaşıyoruz. Bilim, teknoloji, sanayileşme, kalkınma, yasama, yürütme, yargı, mali sistem, kentleşme ve siyasi kurumsal yapı olarak Batılıyız. Kendi tarihimizden koptuk Batı tarihine eklemlendik. Dolayısıyla devlet kendini İslam ile bağlı tutmuyor, Müslümanlar da devleti İslam ile muaheze etmiyor.  

Buna rağmen toplumsal hafıza Müslümanlığı dayatıyor. Kültürel genetik başka türlüsüne geçit vermiyor. Din, toplumsal işlerden ve siyasetten dışlansa da kişisel düzeyde refleks halinde muhafaza ediliyor, elde kaldığı kadarıyla yaşatılıyor. Müslümanlar kendi başlarına kaldıklarında bütün işlerini İslami kültür mirasına göre çözüyorlar.

Bu millet en kötü günlerde dahi günde beş vakit okunan ezanı susturmadı. Cuma namazlarında sokaklara taşıyorlar. Yılda bir ay süren Ramazan ayında ülke bambaşka bir atmosfere giriyor. İki dini bayram ülkeye uhrevi bir havayı teneffüs ettiriyor. Kurbanı, zekatı ve sadakası gönülleri fethediyor. Dört kandil ayrı bir coşkuyu besliyor. Devlet nikahı yanında muhakkak dini nikah yaptırılıyor. Doğum, sünnet, düğün ve cenaze merasimleri dini kültürel uygulayışı ihya ediyor.

Ailede, komşuluk münasebetlerinde, akrabalığın devam ettirilmesinde, mahallesinde, iş yerinde haramdan sakınıp helale koşturmakta, devletine saygısında fazlaca bir sorun yok. Sorun millette değilse nerede o zaman?

7.Bu millet İslam dinine çok şey borçlu. Barbarlıktan, talancılıktan, kavmiyetçilikten millet olma aşamasına geçmesi diniyle kaim olmuş. Birliğini, beraberliğini ve kemdi çapındaki düzenini diniyle sağlıyor. Dolayısıyla dilinde elinde, kültüründe tarzında, sevgisinde merhametinde, almasında vermesinde, evinde barkında, komşusunda mahallesinde, çarşısında pazarında… iyilik ve güzellik adına her ne varsa, dininden kaynaklı. Bunları modern devlet lutfetmedi.

Milletin efradı kendi başına kaldığında, kendi çapında bütün işlerini dini kültürüne göre yürütüyor. Bu tarafta fazlaca bir ayrılık gayrılık bilmiyor. Etnik, mezhebi, servet, çokluk gibi farklılıkları tanımıyor. Başka bir kültüre de iltifat etmiyor.

Millet olarak bunu biliyor. Bildiği için de dinini ve din kaynaklı kültürünü terk etmiyor. Dolayısıyla izzetini ve şerefini dinine sarıldıkça yücelteceğinin farkında. O halde eksik kalan ne?

Eksik kalan şey, işler toplumsal düzeye çıktığında, devletli sınıfın elinde geçtiğinde dinin devreden çıkartılıp Batı kültürünün ve usulünün devreye girmesinde. Devletin el attığı meseleleri yüzüne gözüne bulaştırmasında. Kopukluk burada başlıyor. Bu sebeple sorunlar çözülemeden geleceğe aktarılıp duruyor.

Millet, hafızasını tazelerse şayet, devletinin kendisinin dışında ve üstünde ayrı bir varlık, kendini kutsallaştıran ve sadece itaat isteyen başına buyruk bir otorite olmadığını hatırlayacak. Devletin, varlığını borçlu olduğu milletinin hizmetinde olması gerektiğini anlayacak. Milleti millet yapan dinini, muhafaza ve müdafaa etme vazifesinin devlete ait olduğunu kavrayacak. Devletinse işlerini dine dayanarak yürütmesi gerektiğini dayatacak.

Netice itibarıyla bir şey değişirse her şey değişecek, çünkü her şey o değişene göre düzelecek. O bir şey “inanç unsurlarıyla toplumsal hayatın ve siyasetin bütünleşmesidir.” Yani toplumsal ve siyasal amellerin de salih kılınmasıdır.

Paylaş :

Yorum Ekle

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmiştir *

İptal

1 Yorum

  • Muradi
    21 Ocak 2018, 00:49

    Daha çok popülizm kokan bir yazıya benziyor. İşin gerçeği ise bu milletin dinini 200 yıl öncesinde de hurafeler ekseninde yaşamaya önem verdiğidir. Osmanlı toplumundan basit bir örnek olarak Süleyman Çelebi’nin dillere destan ‘mevlid’i örnek olarak verilebilir.
    Saltanat dönemlerinde de, yöneticileri İslam’ın rehberliğinde denetleyebilecek ne bir birikimi ne de cesareti vardır.
    Zira yöneticilerin din adına yaptıkları saçmalıklara halktan bir itiraz gelmemiştir. Halkın kültürü Kur’an kaynaklı olmayınca bu da normal karşılanmalıdır!
    Bu millet ezana düşkündür. Ancak kelime-i şehadetten de o derece habersizdir. Haberdar olsaydı kendisine milli/ulusal egemenlik isnad edildiğinde itiraz etmesi gerekirdi.
    Dolayısıyla halk çoğunluğunun din anlayışı büyük ölçüde duygusal olup, bilgi ve bilinçten yoksundur.
    Böyle olduğu için de dünün hakim değerleri tasavvuf kaynaklı, bugünün hakim değerleri de demokrasi, laiklik ve milliyetçilik kaynaklıdır.

    Yanıtla