Özgürlük ve Hak Arayışımız

Özgürlük ve Hak Arayışımız

Özgürlük kavramı ideolojik bir mahiyet taşır. Neyin yapılabilir olduğu çerçevesi içinde özgürlük daima bir dünya görüşünün aynası sayılabilir…

Abdurrahman Arslan ile söyleşi

İsterseniz şununla başlayalım; Acaba bizi özgürlük meselesi hakkında başlanıçta düşünmeye davet edecek ne söylenebilir?

En başta söyleyebileceğimiz özgürlüğün tabiî bir kavram olmadığıdır. Özgürlüğü insan hayatındaki tabiî bir durum olarak görmek, öyle addetmek insanı tanımamak demektir. Çünkü insan dediğimiz varlık yapısal olarak özgürlügü tabiî bir durum olmaktan çıkartan dünyadaki tek varlıktır. Onun nefsini hesaba katmadan bir özgürlük telakkisi geliştirmek ya da inşa etmek temelsiz kalmaya mahkûmdur. Dolayısıyla şunu diyebiliriz ki eğer vahiy kaynaklı dinî inanç ayrı tutulursa özgürlük, insanın yaşadığı sosyokültürel şartlar içinde dinin var ettigi bir şeydir.

Özgürlüğün Mahiyeti

Özgürlük kavramı bu sebeple ideolojik bir mahiyet taşır. Neyin yapılabilir olduğu çerçevesi içinde özgürlük daima bir dünya göruşünün aynası sayılabilir. Bundan sonra da muhtemelen kendine atıfta bulunacağımız, sözgelimi insan hakları kavramı kendine temel aldığı bir insan modeli veya insan telakkisinden hareket eder, bu insan anlayışını kendine eksen yaparak bir özgürlük kavramı inşa etmeye çalışır. Bu insan tanımı yapılmadan özgürlük ideası kavramsallaştırılamaz. Dolayısıyla özgürlük belli bir zihniyet dünyasından hareketle inşa edilen bir kavramdır.

İslam cihetinden baktığımızda…

İslam’a göre de insan özgürlüğü kendi başına var etmez; sadece inandığı dinin bir tecrübesi olarak yaşar. Bundan da anlaşılacağı gibi İslâm’da Allah’ın haram kıldıkları için özgürlük olmaz. Zaten böyle bir fikri de bazı Müslümanlar liberalizmden çaldılar. Bu yüzden İslam’da özgürlüğü bağımsız bir kavram, bağımsız ilkeler toplamı ya da bağımsız bir kategori olarak bulamıyoruz. Bilhassa modern insan hakları telakkisiyle yani yirminci asırla beraber böyle bir anlayış Müslümanlar arasında zihniyet degişimiyle beraber zuhur etti, ama böyle bir arayış sürdüren Müslüman teologların hayal kırıklığına uğramaları mukadderdi, nitekim de Allah’a hamdolsun ki öyle oldu. Zaten Batı haricinde hiçbir toplum, kültür veya dinî gelenekte böyle formüle edilmiş, kategorileştirilmiş bir insan hakları ve özgürlük telakkisine rastlanmıyor. Aradaki temel farki bir cümleyle ifade edersek; İslam köleye özgürlük demiyor, insanın asla köle yapılamayacağını bir görev olarak Müslümana veriyor.

Sanki muhtevası ait olduğu toplum ya da ona hâkim inanç/dünya görüşü tarafindan doldurulan bir kavram.

Evet. Söylememiz lazım ki özgürlük kavramı fazlasıyla elastiki bir tanıma sahiptir. Çok değişik anlamlarla her dönemde ve toplumda yüklü olmuştur. Birçok inançta, kültürde veya diyelim ki toplumda kendi başına tanımlamış, bağımsız bir kavram şeklinde onu kullanıyoruz. Çünkü bağımsız bir kavramsallaştırma sadece modern özgürlük anlayışına hastır. Muhtemelen bu noktaya sıkça değinebiliriz, hoşgöreceğinizi umarım.

Beşer tarihi içinde her topluluk tarafindan özgürlüğe degişik anlamlar yüklenmiş ve farklı şekilde anlaşılmıştır. Birçok toplum bunu bir özgürlük meselesi değil de bir ahlak meselesi ya da dinî bir mesele şeklinde görmüştür. Sözgelimi birçok kültürde inanç, haysiyet gibi değerler özgürlükten daha üstün ve kiymetli görülür veya görülmüştür. Hatta buna -tuhaf görünecek ama- millitarizmi, aile, milliyetçilik, eşitlik, adalet ve maddi gelişmeyi de dahil etmek mümkündür. Modern zamanlara gelinceye kadar özgürlük bu yüzden bağımsız şekilde kategorize edilmiş bir kavramsallaştırma olmaktan ziyade, bir “anlayış” olarak yaşanan hayatın kendinde içkindi. Dolayısıyla soyut bir entelektüel mesele olmaktan ziyade, belirli bir yaşam biçimiyle beraber, bu yaşam biçiminin içinde gerçekleşen bir şeydi.

Köklü Bir Mahiyet Değişimi

Herhalde yakın çağdaki köklü değişikliklerle beraber, neredeyse bütün insanların aynı şeyi anladığı bir özgürlük kavramı ortaya çıkıyor.

Evet, dünyanın modemleşmesine paralel olarak, özgürlük dediğimiz Rönesans’la beraber köklü bir mahiyet değişiminden geçiyor. Özgürlük, insanı kulluktan bağımsızlaştıran, kendi başına bir özne olarak tasarlanmasıyla birlikte yeni bir mahiyet kazanmıştır. Muhtevası yeni bir anlamla doldurulmuştur. Batı düşüncesinin merkezini teşkil eden “birey” modern özgürlük kavramının temelini teşkil etmiş, Ortaçağın özgürlük telakkisi dönüştürülerek yerini modern olan almıştır. Hıristiyanlığın insanı selamete eriştirme inancı, bu dünyada selamete ulaştırmaya dönüştürülüyor. Ancak burada birey dediğimiz varlık kendini Tanrı ve tabiat karşısında bağımsız düşünen biridir. Zira her türlü haricî otoriteyi reddetme inancı taşır.

Bu inanca göre formüle edilmiş ilkeler toplamı olarak özgürlük, Batı haricî toplumların da modernleşmesiyle beraber inanç ve kültürlerin farklılığına rağmen aynı zamanda bütün dünyada paylaşılan ilkeler haline geldi. Rönesans’tan itibaren tarihte ilk defa bireyden hareket edilerek yapılmış özgürlük tanımı en üst “değer” olarak kendini her türlü değerin, inancın üstüne yerleştirmiştir.

Kavramın Batı’daki Serüveni

İsterseniz kavramın Batı’daki serüveniyle ilgili konuşalım biraz.

Batı’da fakat bilhassa Anglo-Sakson literatürde farklı anlam muhtevasına sahip üç kavramdan bahsetmeyi gerektiriyor özgürlük. Bunlar liberty, freedom ve emansipasyondur. Latince kökenli olan liberty, liber kökünden geliyor, bu da köle olmama, azatlık halini ifade etmek için kullanılmıştır. Liberal tabiri erken dönemde -kölelik gibi haricî kısıtlamalardan kurtulmak demekti, daha sonradan dahili kısıtlamalardan kurtulmuş olmak demekti. Yeniçağ başlarında kavram bunun yanında din karşıtı, dinsizlik olarak da anlatılmıştır.

Freedom tabiri de daha çok serbestlik anlamına gelmiştir; bir insanın canının istediğini yapması, herhangi bir kurala, ölçüye bağlılık hissetmemesi. Bu kavram bizde başlangıçta “serbestiyet” ola­rak tercüme edilmiştir. Japoncada da bu kavrama karşılık aranmış, bunu jiyu kavramıyla karşılamışlardır. Ama Japoncada jiyu aynı zamanda ahlaksızlık anlamına geliyormuş. Çünkü Japon geleneğinde bir insanın olduğu yerde canının istediğini yapması özgürlük değil, ahlaksızlık olarak kabul görüyordu. Bizde de en azından yakın zamana kadar böyle değil miydi?

Üçüncü olarak emansipasyon kavramı var; bu da toplumsal değerlerden, hakim ahlak anlayışından, gelenekten, örften, dinsel bağlardan, ailevî ve toplumsal sorumluluklardan koparak özgürleşme halini ifade ediyor. Kanaatime göre Müslümanların son yarım asır içindeki çabaları eğer değerlendirilirse Kemalist baskılardan kurtulmak adına verdiklerini zannettikleri mücadele liberty’den ziyade, bu yönüyle ağırlıklı olarak emansipasyon hususiyeti taşıdı. İslam’da da değer ve yaşam adına talep edilen her serbestlik hali, aslında Müslümanın çağdaş dünyada ve kentleşme süreçlerinde emansipe arzularının bir yansıması oldu. Müslümanlar kendi elleri ve düşünceleriyle İslami anlayışı ve iyi kötü yaşadıkları İslâm’ın içini boşalttılar. Bu da onların üzülmesiyle neticelendi. Böyle olunca ne kendilerine ait bir hayat tarzı, ne kendilerine ait olması gereken bir sosyal ilişki biçimi ve ağı ne de bir tüketim biçimine sahip olabildiler ya da kendilerine ait olanı sürdürebildiler diyelim. Söz gelimi cemaat dediler ama hiçbir zaman cemaat olamadılar; dernek oldular, vakıf oldular. Nihayette özgürlüğü artık modanın kendine bir parça yaptığı tesettüre ve tüketime indirgediler.

Günümüz dünyasında nefislere hitap ederek bütün zihinleri kendine göre şekillendiren bu çağdaş özgürlük anlayışının kökleri hakkında ne söylenebilir? Hangi tarihsel süreçlerde anlam bularak geliyor?

Batı dünyası antik çağdan beri sınıflı bir toplum yapısına sahip olmuş ve keskin bir hiyerarşi üzerine kurulmuştur. Bunu Hindistan’daki kast sistemiyle karıştırmamak lazım çünkü kast sistemi aynı zamanda kendi kendini meşrulaştıran bir inanç sistemidir. Sistemden kurtulmak kişinin kendisiyle ilgilidir. Haricî sistemle ilgili değildir. Batı’da daima iki kutuplu bir yapı hüküm sürmüştür; bir yanda efendi, diğer yanda köle; bir yanda kral, diğer yanda tebaa; bir yanda din adamı/kilise, diğer yanda laik/halk; ya da bir yanda kanunlarını kendileri yaparak idare edenler, diğer yanda da idare edilenler.

Batı’nın tarihsel/toplumsal geleneği içinde özgürlük uğruna verilen mücadelede bu yüzden temel mesele daima hiyerarşik bir yapıya yönelik olmuştur. Hiyerarşiye dayalı toplumsal bir hayatın kabul edilemez bulunması hiyerarşinin kalkmasıyla özgürleşme arasında doğrudan bir bağ kurulmasına sebep olmuştur. Dolayısıyla Batı düşünce geleneğinde bu meseleyle alakalı degerlendirme veya tarihlendirme daima iki kutup üzerinde yoğunlaşmayı beraberinde getirmiştir. Bunlardan biri tarihsel olarak hiyerarşinin ortaya çıkışı veya teşekkülüdür; diğeri de bilhassa Rönesans’tan itibaren hiyerarşiyi ortadan kaldıracağı umulan eşitliğin tesisidir.

İki kutup arasındaki ilişki meselesi olarak doğup gelişme göstermesiyle özgürlük Batı’da bir vesayet altına alma ve vesayetten kurtulma mücadelesi olarak doğup gelişiyor. Bu sebeple kadim Grek’ten beri Batı tarihini vesayet ve vesayetten kurtulma tarihi olarak okumak mümkündür. Grek ve Roma iki sınıflı bir toplumdur, bir tarafta Atina ve Roma’nın özgür insanları; diğer tarafta da köleler.

Bozulma iyi niyetle başlıyor

Batı tarihinin içinde bir de Hıristiyanlık var. Hıristiyanlığın buna karşı tavrı ne olmuştur?

Haddimizi aşıp eğer kendimizi o günün müminleriyle mukayese etseydik, eğer utanmasaydık, ne kadar da korkak ve miskin olduğumuzu görecektik. Hiristiyanlığın getirdiği ilahî mesajla o günün mümin/mümineleri, kökleri insan ruhunu sarmış ve mevcut toplumun dokusuna nüfuz etmiş hiyerarşiye dayalı bu katı yapıyı altüst ederek yıkarlar. Hıristiyanlık insanlara dil ve vesayete dayanmayan özgür bir hayatın vaadinde bulunur. Tahmin edileceği gibi bu dini kitleler halinde en başta kabul eden köleler olur. Çok geçmeden Hrristiyanlığı kabul eden Roma’nın eski aristokratlarıyla Hıristiyan olmuş dinin köleleri ayrı sofrayı birlikte paylaşmaya başlar.

Tarihte gördügümüz gibi bu durum nasıl bozuluyor? Onu bozan ne?

Elbette ki karşımızda birçok sebep var. Ama her zaman olduğu gibi bozulma iyi niyetle başlıyor. Söz konusu ettigimiz durum ne yazık ki ancak altıncı asrın sonuna kadar devam edebiliyor. Roma’nın yıkılışı ve Hıristiyanların da ortaya çıkan boşluğu Roma’nın kurumsal devlet yapısı içinde kendini bu kalıba göre bedenlenmek istemesiyle beraber bu durum değişiyor. Bundan sonra Hıristiyanlık inşa ettiği “ilk günah” doktriniyle beraber bu defa kendi müntesiplerini kendi vesayeti altına almakta gecikmiyor. Roma devletinden temellük ettiği bütün kurumsal ve örgütsel yönetim yapısını kutsar. Bundan sonra özerkleşen kiliseye karşı yapılacak bütün itirazları kutsala müdahale sayarak inananları kendine boyun eğdirir. Bu doktrine göre insan doğuştan kötülüğe ve günaha meyyaldir, bunun delili de işlediği “ilk günah” sebebi ile cennetten kovulmuş olmasıdır. Bu yüzden kutsal bir kurum olarak kilisenin, insanı gözetimi altında tutması ve yönetmesi gerekir.

Bu tarihsel akış içinde görülen o ki, yeni bir vesayetten kurtulma dönemi başlayacak?

Eğer bugün içinde yaşadığımz dönemi de katarsak, bir değil iki vesayetten kurtulma dönemi daha var: Biri Hıristiyanlığın kurduğu vesayetten kurtarma vaadi taşıyan yeniçağ, yani modernliğin özgürleştirme projesi. Bu proje insanı aklın imkanlarıyla dinin vesayetinden kurtarmak üzere ortaya çıkıyor. Çağımıza hàkim özgürlük anlayışının da içerik anlamını bu proje ve onun insan telakkisi belirlemiştir. Diğeri de bugün yaşayarak şahit olduğumuz gibi bizi modernliğin akılcı vesayetinden kurtaracağını söyleyen postmodernizmin özgürleştirme projesidir.

Ortaçağ’dan Yeniçağ’a

Modernliğin özgürlük meselesine gelince, kilise vesayeti altındaki insanın özgürlük ve özgürleşme meselesi yeniçağla gündeme geliyor. İnsan ve arzularını daima kontrol altında tutan ve insana da bunu öğütleyen ortaçağ, bu yüzden baskıyı, bunlardan kurtulmayı savunan yeniçağda özgürlük temsilcisi sayılmıştır. Modern muhayyileye göre dinin şimdiye kadar başaramadığını artık bundan sonra akıl başaracak, akıl insanı özgürleştirecektir. Bir cihetten ve bir tepki olarak da aslında bu dönemde filiz vermeye başlayan yeni özgürlük anlayışı Hıristiyanlıkta yasak kılınanın serbest kabul edilmesiydi; isteklerde, yaşam tarzında, cinsellik ve mahremiyet anlayışında toplumsal ve ailevi ilişkilerde baskıdan kurtulmak adına kapsamlı değişiklikler isteniyordu. Esasında bu istekler oluşmaya başlayan yeni bir dindarlık anlayışı içinde gelişme gösteren taleplerdi. Bir bakıma Hıristiyanlığın haram saydıklarının yeni dindarlık ve özgürlüğün içinde haram olmaktan çıkarılmasıydı.

Modernlik, özgürlüğü bütün insan isteklerinin serbest bırakılması olarak düşündü demek ki. Burada aklın kısıtlayıcı bağlardan kurtulması, bedensel isteklerin de serbestliğini mi gerektiriyordu?

Evet. Modernlik insanın kendi tabiî durumu içinde bırakılmasını savundu. Tabiî yasadan bahsediyordu durmadan. Hatta bugün Müslümanların çok severek kullandığı ama İslam’da bir karşılığı olmayan ”şiddet” kavramı da bu dönemde anlam kazanıyor. Çünkü şiddet tabiî olana, olmaması gereken haricî müdahaleydi. Bu yüzden başta din olmak üzere insanın her türlü toplumsal baskıdan kurtulması gerekiyordu. Ancak bedenî arzuların serbest bırakılması isteği aynı zamanda da kilisenin insan anlayışına duyulan bir tepkiydi. Zira Hıristiyanlıkta beden her zaman bir sorun, ruhun üstündeki bir engel, yani Tanrı’ya ulaşmanın karşısındaki en büyük engel olarak görülmüştür. Böyle anlaşılmasının elbette ki kendine ait sebepleri vardır. Çünkü Hıristiyanlık ruhun temiz kalması adına, bedeni arzuların hepsini şeytanî sayarak bastırmak, eğer mümkünse yok etmek istemiştir. İslam’da böyle bir püritenlik yoktur.

Rönesans ile beraber olan şeylerden biri de insanın bedeni keşfetmesidir. Sanatta, siyasette bunu açıkça görmek mümkün; yani aşağılanmış bedeni taleplerin bir cihetten yeniden keşfedilmesi. İnsan bununla birlikte kendini yeniden tanımlama ihtiyacı duymuştur. Bedene ait diye bastırılmış her isteğin serbest bırakılması gerektiğine inanarak modern zihniyet yeni bir özgürlük tanımı yapıyor, tabii bütün bedenî istekleri kapsayacak şekilde. Dolayısıyla Hıristiyanlığın günah diyerek bastırdığı bedene ait herşey yeniçağla beraber özgürlük kategorisine alınarak günah olmaktan çıkıyor. Burada haramı helale dönüştüren, özgürlükten kalkarak yapılmış okumadır. Çağdaş müslümanların da bugün yaptığı aynı şeydir. Ortaçağın baskısıyla, yeniçağın özgürlüğü temsil ettiğinin söylenmesi bundandır.

Bağımsız akıl arayışı

Bedenin özgürleşmesi yanında düşünce/aklın özgürleşmesi için ne diyebiliriz?

Buradaki temel mesele başta kilise olmak üzere her türlü baskıdan bireyin kurtulmasıdır. Bedenle ilgili olana değindik, düşünce ile ilgili olana gelince, bu da modernliğin aklı her şeyden yani hu­ rafe dediği herşeyden kurtararak özgürleştirmesi ile ilgilidir. Yani beden gibi aklın da her türlü haricî müdahaleden kurtarılması öngörülmüştür. Burada aranan ya da diyelim ki temel kabul, böyle bir şeyin imkânının olup olmadığı düşünülmeden “bağımsız akıl” arayışıdır. Eğer akıl başta din olmak üzere her türlü dinî kural, dogma, gelenek ve toplumsal değerden arınır ve temizlenirse, özgürce düşünecek, dolayısıyla hakikati bulması da o nispette mümkün olabilecektir. Sözgelimi dindarsanız, bir dine inanıyorsanız bu durumda akıl özgür değildir; özgür düşünce ancak bağımsız bir aklın faaliyeti olabilir.

Bu kısa değini ışığında bu meseleyle alakalı olan biz Müslümanlar için trajik hatta bazen komik kaçan iki durumu söz konusu etmemiz lazımdır. Bunlardan biri bazi ilim ehli geçinen aydınların bilhassa tefsir meselesinde açıkça ifade etmeden hatta kendileri de çok farkında olmadan, mütemadiyen bağımsız bir akılla meseleyi ele aldıklarını buna kendilerinin de inanmış olmalarıdır. Tefsir meselesi gibi önemli bir meseleden dolayı ben bunlara meczup diyorum. Bunlar zihinlerinde taşıdıkları bilginin veya modernlik tarafından zihinlerinin kışkırtılmış ve kirletilmiş olduğunu, kışkırtılmış nefislerinin akıllarını “iğva” edeceğini hiç hesaba katmazlar mı? Diğer husus da, bugünün çağdaş pozitivist bilim ve felsefesinin Müslüman teologların inandığının aksine, bağımsız bir akıl kavramından bahsedilemeyeğini söylemesidir. Lütfen gülünç olmayalım. Halbuki asırlar evvel Gazzalî, felsefecilerin utanmayı unutmuş suratlarına bir tokat patlatmış ve demişti ki, akıl ruha ve nefse bağımlıdır.

Sırası gelmişken sormak istiyorum, bu durumda akıl-temelli bu özgürlük telakkisinin çağdaş dünyada kendi köklerine sadık kalarak hükmünü sürdürmesinin ne kadar imkanı kaldı?

Şimdi bu durumda yeniden başa dönelim. Kadim Grek’ten Aydınlanma’ya, oradan da Soğuk Savaş ve 1960’lara kadar uzanan ve tabiî olarak hâlâ üzerinde tartışma yapılan bir özgürlük fikri var. Bizi en çok tetikleyen de ulus-devlet ve onun totalleştirici yönetim tarzı ve düşünme biçmidir. Başlangıçta Aydınlanma’nın bir özgürlük projesi olarak gündeme gelmesi, ortaçağ sonrasında derin ve kapsamlı tartışmaları gündeme getirdiği gibi, bugün postmodernizm de, aydınlanmacı özgürlük telakkisine karşı kendini yeni bir özgürleşme projesi olarak sunuyor. Bu yürürlükteki özgürlük telakkisinin hudutlarını genişletiyor gibi görünse de, aslında özgürlük telakkisinin bizzat mahiyetinin dönüştüğünün bir ifadesi olarak önem taşıyor kanaatime göre. Özgür bir toplumun ancak akıl-merkezli tasarlanabilecegi iddiası taşıyan modern anlayışa karşı, şimdi aklın merkezden çıkarılması, akıl-merkezli olmayan bir toplumun ancak özgür olabileceği savunulmaktadır.

Özgürlük Söyleminin Vardığı Yer

Artık şurası bir gerçek ki, hızla değişen yeni bir dünya olan çağımız tüketim toplumunun, akıl-merkezli, yani kuralları hariçten belirlenmiş bir ahlak anlayışına olduğu kadar bir özgürlük anlayışına da razı olabileceğini ya da tatmin olabileceğini beklemek yanlış olur. Değişmez bir ilkeyi/doğruyu referans alarak çağdaş insanın kendisini mutlu hissetmesi artık düşünülemez. Özgürlüğün insana artık belirsizlik sunduğu, insanın da bundan fazlasıyla haz aldığı bir ortamda, insan için en belirgin ve kendisinde şüphe duyulmayacak tek şey varsa bugün o da tüketmenin kendisidir. Özgürlük ilkelerin/kuralların haricî belirleyicilerden koparak, bağımsızlaşarak daha soyut ve bâtınî bir mahiyet kazandığı çağımız şartlarında, özgürlük söyleminin, bütün eşitlik vurgusuna rağmen, nihayette bugün vardığı yer, ne hazindir ki çağdaş tüketim toplumu oldu. Medyanın hükümran olduğu bugünün aşırı bireyci toplumunda özgürlük herkes tarafından paylaşılan ‘ortak iyi’nin bir parçası değil; zaten ortak iyi denen bir şey de ortadan kalkmış durumda. Müslümanları acaba bu hayati önemdeki mevzu ilgilendirmiyor mu ki, bu kadar yalnız durumdalar.

Yaklaşık bir asırdır, ama bilhassa 1960’lardan itibaren Müslüman kesimler daima özgürlük talep ederek bugünlere geldiler. Acaba Müslümanların talep ettiği bugünküne göre mahiyet itibariyle nasıl bir özgürlük telakkisiydi? Allah aşkına bugüne kadar bunun üstünde hiç düşündünüz mü? Kredi kartlarına, güvenlikli sitelere, evlerin otel odalarına dönüşmesine, teknolojik araçlara, akrabalar dahil herkesi dışlayan ve sadece kendilerine ait olacak bir hayat tarzına uzanan bir zaman güzergahında, yolculuğa çıkmanın hazzını daha yeni yeni tecrübe ederken bu yolun İslam’a değil tüketim toplumuna çıkacağı açıktı. Bu süreçlerde Müslümanların her özgürlük talebi, kendilerine ait ahlak ve mahremiyetin itikada uzanan dünyasını içten kemirerek bitirdi. Artık kabul edelim ki İslam derken, İslam’ın bugün içinde yaşadığımızdan başka türlü bir ‘sosyal varoluş’ anlamına geldiğini, asıl meselenin de onun ‘nasıllığı ‘üzerinde düşünmemiz gerektiğidir.

Daha evvelki sorularımızın bizi getirdiği yerden devam edersek, burada Hıristiyanlıkla ilgili çatışma yaratan asıl sorunu neye bağlayabiliriz?

Yaşamakta Olduğumuz Trajedi

Bahse konu edeceğimiz, bugün Müslümanları da fazlasıyla ilgilendiriyor. Ama aynı zamanda da çağdaş müslümanın ne kadar sathî düşündüğüne de ayna tutuyor. Batı tecrübesi içinde başlangıçtan itibaren esas mesele birçok meselede olduğu gibi bu meselede de yani özgürlüğün dinî mi, yoksa siyasî bir mesele mi olduğu şeklindedir. Yeniçağ zihniyeti ortaçağın aksine özgürlüğün siyasî bir mesele olduğunda israr ediyor. Esasında bu soru asla eskimeyecek, Müslümanlar için de bilhassa bugün en can alıcı yönüyle geçerli bir sorudur. Ama anlaşılan o ki başta fakih geçinenlerin bir kısmı ve sözüm ona Müslüman aydınlar, en azından pratikteki tezahürü içinde, bu sorunun cevabının siyaset olduğunu söylemekteler. Bugün siyasetin hak etmediği kadar yüceltilmesinin sebebini muhtemelen burada arayabiliriz. Eger özgürlüğün dini bir mesele olduğuna inansalardı İslam’ın ilminden bu kadar uzağa düşebilir miydik?

Şimdi sözünü ettiğimiz bu iki kutuplu ilişkide, bu sebeple vesayeti elinde tutan kuvvetin ortaçağda yani din adına iktidarda bulunanların otoritesine hudut çektiği, bu meselenin önemli tarafidır. Bu da yine Batılı tecrübe içinde otorite karşısında bazı muafiyetler elde etmek, siyasî hak ve özgürlük kazanma şeklinde anlaşılmış, özgürlüğe giden yol da buradan başlayip devam ediyor. Dolayısıyla muafiyet elde ederek daha özgür olmak; ya da hak elde ederek devletin karşısında insanın özgür olması ‘Magna Carta’yla beraber başlayan ve anayasa hareketleriyle devam eden tarihsel süreçte yaptlmak istenen otoriteyi temsil eden merkezi boyun eğdirmeye çalışmaktır. Özet bir ifadeyle, otorite kötü davrandığında aşağı indirilerek yöneticilerin azledileceği fikrinden hareketle, nihayette, demokrasiye kapı açılmış oluyor bu süreçler içinde.

Bu durumda otoriteyi temsil eden kuvvet karşısında bireyin özgürlüğü, yine kendi seçim tercihine göre, bir bakıma demokratik teorinin dediği gibi, değişmeyeceginden birey bağımsızlığını koruma imkânı bulmuş oluyor. Öyle değil mi?

Hayır, bu kökleri çok daha derinlerde yatan bir mesele olarak Batı’nın on dokuzuncu asırda geliştirdiği toplumsal/siyasal teoriyi gündeme getirmeyi gerektiriyor, eğer özgürlük meselesini hak ile ilişkilendiriyorsak. Bu teoriye göre birey ve toplumun en başta kilise ve devlet gibi iki otorite karşısında nispeten de olsa korunması lazım ve bireyle toplumun bunlarla olan meselesi, aslında özgürlük hakkında bilgi vericidir. Modern sosyal teori beşerî varoluşun alanını, kendi tarihinden getirdiği düalizmden dolayı evvela siyasî toplum ve sivil toplum diyerek ikiye ayırır. Bu devlet ile toplum arasına bir mesafe koymaktır ve bu mesafe toplum özgürlüğü cihetinden önemlidir. Bu mesafe açıldığı zaman toplum/birey kendini siyasal toplum karşısında özgür, kapandığında da tehdit altında hisseder. Sonra sivil toplum yine bu düalizm neticesinde özel alan ve kamusal alan şeklinde ikiye ayırır. Bununla da sözüm ona özel alan kamusala karşı korunmuş olur. Bu mesafenin de korunması gerektiği söylenir ama günümüzde kamusalın artık özel alanı yutup bitirdiği gözlerden kaçar. Artık ne özel alan ne de mahremiyetten bahsedemiyoruz bu yüzden. Üçüncüsü belki de en önemlisi laiklilkle; din ile devlet, toplum ile birey arasına bırakılan mesafedir. Batı tecrübesi içinde sivilite, din ve devletten bağımsız bir beraberlik biçimini ifade eder ve söz konusu mesafe daraldığında insanlar dinin nüfuzunun hayatları üzerinde düzenleyici olacağı endişesiyle hareket ederler. Çünkü sivilite aynı zamanda insanın kendi hayatını hariçten müdahale olmadan kendisinin tayin etmesi demektir. Yani sabahleyin kalkıp kendini Müslüman olarak vasıflandıran bir cemaati, sivil toplum haline getirme garabeti; ancak yirmi birinci asrın bu ülkedeki entelektüellerinin yapabileceği bir ali cengiz oyunuyla olabilecek bir şeydi.

Birey, bu mesafeler korunduğu müddetçe özgürlüğünü tecrübe ediyor, tamam ama onun siyasal otorite yani devletle olan ilişkisinde her defasında nikâh kıyar gibi bir devamlılık söz konusu.

Bu çok olumlu, özgürleştirici, yeni şartlar karşısında devlete bir çeki-düzen vermek gibi geliyor degil mi?

Kolaycılıktan Kurtulmak Lazım

Bu bakış mevcut durumun görünüş olarak her defasında iyileştirilmesini sağladığı varsayılarak meseleye devamlılık kazandırıyor gibi görünebilir, ama yanıltıcıdır. Zaten değindiğiniz bu hususun anlamını da somut halini de insan haklarında bulduğuna inanıldığından çagdaş insan, hele günümüz Müslümanları durmadan modem devlet karşısında insan hakları tapıcılığı yapmaktan kurtulamıyor. Bu hususta konuştuklarımız asla baskı ya da zulüm taraftarlığı demek değildir. Ama biz Müslümanlar kolaycılıktan kurtularak bu meseleyi konuşmalıyız. Eğer yapabilirsek belki bu bize Batı taklitçiliğinden kurtularak İslâm’ın nasıl bir ‘topluluk’, insan ve özgürlük tasavvuru sunduğunu anlamamıza imkân tanır. Bir kere şunu kabul etmeliyiz ki İslam’dan ne modernliğin dediği gibi bir insan modeli, ne bir insan hakları manzumesi, hatta mevzumuz haricine çikarak ne bir sanat, ne bir eğlence anlayışı türetmek mümkündür. Modernlikte bulduklarımızı İslâm’da türetmeye çalışan bu İslâm anlayışı bizi İslam’dan uzaklaştırdığı gibi, hâşâ İslâm’ı da ‘yorgun’ düşürmüş halde.

Bireyin özgürlüğü temeline dayalı insan hakları meselesini Müslümanın ele alışı bile hakikaten kendi başına derin bir sorun. Eğer bireyin nasıl bir insan anlayışına tekabül ettiğini biliyorsanız, siz mümin ve mümineyi bireye dönüştüremezsiniz, bu mümkün değil. Ama Müslümanlar bireyleşme süreçleri yaşıyor, bu doğru ama bu başka bir meseledir. İkinci önemli husus, hakların karşı kutbunda yer alan otorite kim? Devlet. Hak isteyen birey, hakkın alındığı otorite devlet! Bu durum insanı modern devlet karşısında dilenci durumuna düşürmüyor mu? Bu şu demek degil mi: ‘Ey devlet bana hak ver ve beni verdiğin haklarla vaftiz et’. Bu kurguyu Müslümanlar deşifre edeceklerine, İslam’dan da çağdaş devlet gibi bir devlet tasavvuru üretmekte, sonra da yapılmaya çalışıldığı gibi ‘Maturidilik’ten hareketle İslam’da birey aramaktadırlar. Evvela şunu kabul edelim ki İslam’da böyle bir devlet ve toplum ilişkisi yok; bunu yapanlar için en trajik şey de İslam’da böyle bir devlet modelinin olmayışı. Toplumun isteği haricinde, bunlar dinî istekler olamaz, hiç bir otorite kabul etmeyen bu devletten aslında herkesin, başta Müslümanların korkması lazım: çünkü kendi kanununu koyan insandan da devletten de korkulur.

Yani en çağdaş toplumun kendisi de özgürlük telakkisi de ulus-devletten bağımsız ele alınamaz mı diyorsunuz?

Tam da bunu söylemeye çalışıyorum. Elbette ki ne çağdaş toplumu, ne çağdaş devleti, onları besleyip bugüne getiren tarihsel tecrübe ve düşünceden bağımsız düşünemeyeceğimiz gibi; çağdaş özgürlük kavramını da bu bağlam haricinde ele alamayız. Ele alınırsa onun anlam dünyasını tam manasıyla değerlendirmek eksik kalır. Çağdaş toplumun özgürlük telakkisi ve onun uğrunda verdiği mücadele ancak ulus-devlet gibi bir otorite işin içine girdiğinde bir anlam kazanır. Devletin temsil ettiği iktidarın otoritesine karşı verilen mücadelede özgürlüğün içerik anlamının şekillendiğini hesaba katmak durumundayız. Bu yüzden ulus-devlet gibi totaliter devlet baskısı altında yaşayan insanların yere göğe sığdıramadığı ‘insan hakları’, yukarıda da değindiğimiz gibi inşa olma tarzından dolayı daima insanı devlet karşısında hak aramak mecburiyetinde bırakıyor. Devletten sürekli hak talep eden insan, aslında devleti bu tasarım içinde daima yücelten bir mevkiye yerlştirmektedir. Toplum-merkezli olmaktan ziyade devlet-merkezli bu özgürlük tanımı aslında bize şunu söyler: Devlet yoksa özgürlük de yoktur.

Bu neredeyse alternatifi olmayan bir durum, bir kader olarak algılanmıyor mu?

Elbette ki öyle. Bunu deşifre edecek başka bir paradigmanın temsilcisi olduğu umulan Müslümanlardır. Ama heyhat, onlar da İslam’ı bu paradigmaya uyarlamaya çalışırken kendilerini bukalemuna dönüştürdüklerini göremiyor. Biliyoruz ki bir merkez etrafında tasarlanmış bu özgürlük telakkisi insanoğlunun tek imkanı değildir. Mesele bu şekilde ele alındığında yani bireyin devlet karşısındaki hakları olarak özgürlük düşünüldüğünde, bütün özgürlükler tek kaynaktan dağıtılmış olur ve bunun banisi de devlettir. Bu durum Batı’nın kendi tarihsel tecrübesine uygun düştüğünden yadırganacak değil, üstelik bu zaten Batı tecrübesinin formüle edilmiş ve ihraç edilmiş halidir. Hal böyle olduğunda kendi başına kategorize ve formüle edilmiş haklar ve özgürlükler inşa etmek mümkündür. Batı haricî toplumların takibindeki Müslümanların İslam’da ve onun tarihinde her türlü değerden kendini yalıtarak var olmuş bu çeşit bir kategoriyi bulamadıklarından bunu bir eksiklik saymalarına şaşmamak lazım mı demeliyiz? Çünkü bu modern özgürlük okumalarına bir kısım Müslümanların kendi dinlerini ve tarihlerini tabi tutmalarının neticesidir.

Bu duruma bir eleştiri söz konusu, tamam. Ya bizim özgürlüğü ele alışımız onu temellendirme biçimimiz ya da hareket noktamız nedir?.

Değer Merkezli Özgürlük

Evvela şunu hatırlatalım. Siyasal kavramı netameli bir kavramdır ve İslam’da modernliğin kullandığı ve dediği anlamda siyasal bir kavramsallaştırma yoktur. Yani Batılı politikanın karşılığını İslam’da kullanmıyoruz. “Seyis” kökünden türetilmiş siyaset kavramı bunu bütünüyle karşılamıyor. Bizden evvelki kuşakların din ve siyaset ayrımı yapmamış olmaları böyle bir ayrımın İslâm’da olamayacağını söylemeleri isabetli ve Müslümanca bir tespittir. Şimdi sadede gelebiliriz. Özgürlüğün siyaset ya da devlet-merkezli okunması ve anlamlandırılmasına karşılık biz Müslümanlar özgürlüğü “değer” üzerinden, yani “değer-merkezli” bir mesele olarak ele almak durumundayız. Bu durumda “otorite” devletten “değerlere” geçmiş oluyor. Sorun, burada kanaatime göre şudur: Bizim özgürlük ve hak arayışımız devlet-merkezli ve onunla olan ilişkimiz üzerinden mi tespit edilip anlam bulacaktır; yoksa İslam’ın değerleri üzerinden mi düşünülüp bir yaşam ve amel biçimine dönüştürülecektir? Burada otoriteyi temsil eden kuvvetle çatışma mı, uyum mu olacağına ne devlet ne de insan karar vermekte, sadece değerin kendisi ve onun anlamında içkin olan hedef ya da değerin muradı belirleyici olacaktır.

İslamcı düşüncenin aslında bir tespit olarak dikkate alınabilecek ama hiçbir şeyi açıklamayan bu Muaviye ve saltanata dönüşme meselesini bir kenara bırakırsak değerle ilgili söz konusu ettiğimiz bu ikinci şık doğruluk payı taşıyorsa bu bizi evvela devlet-insan ilişkisinden değer-insan ilişkisine götürecektir. Bu durumda bizim özgürlüğümüze tespit ve anlam koyan devlet değil değerin bizzat kendisidir. Böyle bir özgürlüğü kullanırken devletin buna müsaade edip etmediği veya ne kadar ettiği bir başka kategoride ancak ele alınabilecek bir meseledir. Böyle bir sorun da dâhili değil haricî bir sorun sınıfına girer ki çözüm yolları üzerinde entelektüel zenginlikler oluşturulabilir. Hatta bu değer bizim iktidar otoritesiyle olan ilişkimizi de belirleyeceğinden bizi devlet-merkezli düşünme hastalığından da kurtarmış olacaktır. Değer, unutmamak lazım ki bizi aynı zamanda Allah-merkezli düşünmeye sevk eder. Sırası gelmişken söylemek istiyorum koskoca “Medine Vesikasını” bile Müslümanlar modern siyaset/devlet paradigmasına kurban vererek, bu siyaset teorisinin içinde düşünmekten ve anlamlandırmaktan başka bir boyut katamadılar maalesef.

Postmodern Kültür ve Neoliberalizm

Sivil toplum, insan hakları ve yeni tüketim toplumuyla beraber neoliberal söylemi bir bütünün parçaları şeklinde okumaya tabi tutarsak…

Bunları birbirlerinden ayrıştırmak mümkün mü? Bilhassa II. Dünya Savaşı sonrasından itibaren ortaya çıkan totaliter rejimler ve uygulamaları vatandaşın/bireyin devlet karşısında nasıl korunacağı meselesini önemli bir gündem maddesi haline getirdi. Modernist paradigma içinde tabiî ki bununla beraber en başta liberal ideoloji dolayısıyla demokrasi ve sivil toplum önem kazandı. Ancak bu aynı zamanda bütün din, ideoloji ve kültürlerin de demokrasi imtihanından geçirildigi bir döneme de kapı açtı.

Gösterilen çabalar insan haklarının dünya çapında politik gerçekliğe dönüştürülmesi istikametinde gelişen, üstelik sosyalist blokun çöküşüyle beraber yeni postmodern kültür ortamında neoliberalizm için bu aranıp da bulunamayacak ideolojik bir ortam doğurdu. Bu ortamda liberalizmin klasik ontolojik temellerini terk ederek postmodern felsefeyi kendine temel edinmesi zor olmadı. Savunduğu insan hakları artık sadece insanı koruyan, onunla sınırlanmış bir işlev görmüyordu. Aynı zamanda insanları kendi kalıplarına dökerek kendinin öngördüğü yeni bir toplum modeli ortaya çıkarmaya başladığı fark edilmiştir.

Neredeyse üçte ikisinin totaliter/baskıcı rejimler altında yaşadığı dünya ahalisinin arasında neoliberalizmle beraber kurtarıcı bir çağın geldiği rüyası kısa bir zamanda yaygınlaştı. Tabiî ki medyanın inayeti sayesinde insan hakları üzerine kurulu yeni bir dünya idealinin doğuşu gecikmedi. Ne var ki fazla zaman geçmeden anlaşıldı ki bu, dünyanın piyasaya dönüşmesinden başka bir şey değildi. Siyasî totalitarizmin yerini ne yazık ki şimdi piyasa yönetimin iktisadî totalitarizmi almaktaydı. Buna göre her şeyi piyasa malına dönüştürecek bir özgürlüğün sahibiydik; her şey bir bedel karşılığında satışa çıkabilir ya da satın alınabilirdi. İletişim ve hayatı kolaylaştırma söylemi piyasanın topluma, Müslümanlar cihetinden de İslâm’ın değerlerine daha yoğun müdahalesine altyapı sağladı. Bu süreçlerde Kemalist baskılardan bunalmış Müslümanların hayatını İslam değil neoliberalizmin değerleri yeniden inşa etmeye başladı. Serbest piyasa şartlarına kendilerini uyarlayan dünya ahalisi, aslında yanıltıcı bir şekilde özgürleştiğine kendini inandırdığı bir süreçten geçmiş oldu.

Bu durumda iyi bir toplum veya onun vaat edeceği özgürlük, sahiden çağdaş liberal siyasal düşüncenin dediği gibi devletin müdahale alanının daraltılmasıyla hallolacak bir mesele gibi görünmüyor sanki…

Elbette ki değil, zaten olması da mümkün değil. Hele Müslümanlar için düşünülemez bile. Çagdaş liberalizm aslında yeni bir şey söylemiyor. Kendi pozitivist temellerini terk ederek postmodern şartlarda kendini tekrar ediyor sadece. İyi bir toplum ilişkilerini ve kendi içindeki özgürlük alanlarını insan hak ve özgürlüklerine göre kurup sürdüren, hatta onun dediğiyle herhangi bir hakikate de dayanmayan bir toplum mudur sahiden? Üstelik bunun iyi ve özgür bir toplum olduğunun teminatı nedir? Aklı başında bir Müslüman acaba bu tanımı kabul edebilir mi? Bu anlayış devletin totaliter mahiyetini tartlışmaya açmıyor, sadece iktidar alanına hudut koymak istiyor.

Liberal Bir İslam İnşa Etme Gayreti

Bugün iyi devletin Müslümanlar için sivil haklara riayet eden liberal devlet olduğuna dair bizi inandırmaya çalışan görüş, aynı zamanda meselenin de aslını gözden kaçırmaktadır. Bu ideolojinin Müslümanları rahatlatacağına inanmış zamanımızın yeni Müslüman siyaset kuramcıları, bir süredir enerjilerini liberal bir İslâm inşa etmekte kullanıyor. Burada yatan ironi şudur; Siyasal İslâm’ı tehlikeli bulan çağdaş zihniyet, aslında Liberal İslâm’ın bütünüyle siyasallıkla yüklü olduğunu görmezden geliyor. Tabiî ki bunun sebebi de, bu siyasallığın İslâm’ın muradında olandan farklı mahiyet taşıdığını bilmesindendir.

Çünkü çağdaş liberal anlayış siyasî olan, siyasî denilen her şeyi; tabiî ki başta özgürlükleri sonra da her türlü değeri hatta en büyük hasım olarak gördüğü dinî ticarileştirerek, onları kendi dünyasına öğüterek katmakla meşgul. Kendi dünyasına katamadıklarını da “siyasal” yaftasıyla tehlikeli sınıfa sokmaktadır. Uğrunda canların verildiği, kanların döküldüğü, kim bilir kaç kuşağın emeğiyle oluşan özgürlük kavramı günümüzde “serbest pazar özgürlüğü”ne evrilerek yenik düştü. Karşımızda artık kitlelerin afyonu olmuş bir özgürlük var. Serbest pazar özgürlüğü bütün özgürlükleri, hakları, tesettürü, mahremiyeti, sakalı ve sarığı kendi iktidar alanına dahil ederek aslında “siyasa1 olan”da bitiriyor. Liberal İslâm’ı da buna dâhil edebiliriz.

Sözün, anlamın ve varlığın fıtratına müdahale ederek geçici bir dinamizm yaratmak mümkün ama hayatta kalmak imkansızdır. Bir müddetten beri bu paradigma içinde İslâm’ın liberal bir modellemeye tâbi tutulduğu bir dönemin de artık bugün kendini tüketerek sonuna gelmiş sayılırız. Görünen o ki, bu inanca sahip Müslümanların entelektüel kapasitesi kendini tekrar etmenin haricinde, liberal İslam rüyasının ömrünü uzatmaya yetmiyor. Liberalizm kadar çağımızın bir diğer gerçeği de kendi ürettiğinin ömrünü en kısa zamanda yine kendisinin tüketmesidir.

Kaynak: Kıbleyi Kaybettiren Dönüşüm, Beyan Yayınları, 2016, s. 154-175

Paylaş :

Yorum Ekle

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmiştir *

İptal