Akıl ve Vicdan

İçerisinde yaşadığımız zamanların nostalji zamanları olmadığını bilmek/anlamak gerekiyor. Bilinçleri İslamî bütünlüğe uyandırmak gerekiyor.

Günümüzde, bütün insanlık politik anlamda korkunç bir ikiyüzlülük çağı yaşıyor. Karşı karşıya bulunduğumuz bütün po­litik uygulamalar, çok ağır bir ahlaki krizle malûl. Emperyal poli­tikalar, ırkçı, ekonomik, ideolojik amaçlara ulaşabilmek için bü­tün kötülükleri göze alabiliyor. Siyasal, ekonomik ve ideolojik tahakküm/egemenlik yaklaşımları; İslam toplumlarını sürekli savaş, sürekli işgal, iç savaşlar, bölgesel savaşlar, balkanlaşma girişim­leri, gerilim politikalarıyla tehdit ediyor. Bütün dünyada, siyaset kuşkulu bir sözcük haline geliyor. Her toplumda kitleler siyasete yabancılaşıyor. Bütün toplumlar, her şeyi kendi kavram ve kurumları­na indirgeyen emperyalist politikaların baskısı altında bulunuyor. Batı modeli, bütün tarihsel gelişme modellerinin üzerinde tutuluyor, bu model mutlaklaştırılıyor.

Modernleşme, Batılılaşma ve sekülerleşme hareketleri­nin, bir misyonerlik biçiminde yürütülen ideolojik bir proje olarak somutlaştığını görüyoruz. Sözünü ettiğimiz bu misyonerlik biçimi, içerisinde bulunduğumuz günlerde İslam’ın Batılılaştırılması, modern­leştirilmesi, sekülerleştirilmesi, liberalleştirilmesi, ulusallaştırılması yönünde yeni girişimlere, yeni tartışmalara yol açtı. Biz­ler Müslümanlar olarak mistik nostaljiler üzerinde yoğunlaşır, spe­külasyonlar yaparken, İslam’ın aynen Hıristiyanlık gibi, ibadetlerle sınırlı bir din haline dönüştürülmesi yönünde emperyal bir proje gündeme alınıyor.

İçerisinde yaşadığımız zamanların nostalji zamanları olmadığını bilmek/anlamak gerekiyor. Bilinçleri İslamî bütünlüğe uyandırmak gerekiyor.

İslam toplumlarına yönelik olarak çok ağır insanlık suçları, soykırımlar, etnik kırımlar, ölüm, işkence, esir kampları, suikastlar, açlık ve yoksulluğa mahkûmiyet, açık hava hapishaneleri, kitlesel cezalandırmalar, korkunç ablukalar, ırkçı/faşist sal­dırılar derinleşerek, çoğalarak devam ediyor. Bütün dikişleri sökül­müş bir dünyada yaşadığımız için, insanlığın vicdanını emperyal kötülüklere, zulümlere, adaletsizliklere karşı uyandırmayı başaramıyoruz. Uluslararası toplum 60 yıldır İsrail’le aktif bir suç ortak­lığı içerisinde bulunuyor. Bugün de, aynı suç ortaklığını bir şekilde sürdürüyor. İsrail, Batı Şeria’da yeni utanç ve barbarlık duvarları yükseltirken; Amerika’nın ve İsrail’in Paryası Mısır, Gazze’yi bütünüyle açlığa ve yokluğa mahkûm etmek üzere Gazze sınırına duvar örüyor. Gazze kuşatmasını derinleştirmek üzere Mısır tarafından inşa edilmekte olan duvara Ezher ulemasının onay vermesi İslam dünyası toplumlarının hal-i pür-melal’ini açıkça ortaya koyuyor.

Bilinçsizlik ve korku her zaman aşağılık bir teslimi­yetçiliğe yol açıyor.

İsrail, vahşeti ve canavarlığı uzmanlık derecesinde temsil ediyor. İsrail’in işlediği insanlığa karşı suçların hepsi cezasız kalıyor. Geçmişte acı çekmiş bir halk olan Yahudiler, şimdi Filistin halkına daha çok acı çektirmek için akla, hayale sığmayan zulümler/kötülükler icat ediyor. Geçmiş­te Nazi zulmüne maruz kalan Yahudiler, bugün Katillerinin yo­lunda ilerliyor. Nazi zihniyetini bugün Siyonizm eksiksiz bir biçimde temsil ediyor.

Küresel medya aracılığıyla yürütülen yeni bir Oryan­talizm döneminde yaşıyoruz. İslamofobia yayılıyor, her ülkede İslam’a ve Müslümanlara yönelik yeni yasaklar uygulamaya konulu­yor. Hemen her toplumda, egemen/emperyal bilinç tarafından sürekli olarak yargılanıyoruz; basit bir nesne muamelesine ma­ruz bırakılıyoruz. Açıkça bir ‘dünya görüşleri savaşı’ yaşıyo­ruz. Emperyal bir kibir karşısında bulunuyoruz. Modern klişe­lerin, aydınlanma dönemi klişelerinin birer maskeden ibaret olduğu görülüyor. Friedrich Hegel’in, “Afrika’nın bar­barlık ve vahşilik üzerine yapılacak bir araştırmanın konusu olabileceğine” ilişkin düşüncesi Herbert Spencer’in “modern uygarlığın aşağı ırkları haritadan silmesi gerektiği”ne ilişkin düşünceleri günümüzde rahatlıkla temsil imkânı bulabiliyor. İngilizler 1917 yılında Bağdat’ı işgal ederlerken, kendileri­nin fatih ve düşman olarak değil, kurtarıcı olarak kabul edil­melerini istiyordu. Aynı şekilde Amerikalılar 2003 yılında Irak’ı işgal ve istila ederken aynı tavır içerisindeydiler.

Modern, emperyal, ırkçı kibir düşünme tarzlarımızı, varoluş tarzlarımızı, hayat tarzlarımızı ısrarla ve sistematik bir biçimde aşağılıyor, ikiyüzlülük ve yalanlar çağında yaşadığımız için, hiç bir ikiyüzlülük, hiç bir yalan, hiç bir kirlilik, hiç kimseyi rahatsız etmiyor. Katliamları, işkenceleri, toplama kamplarını, açık hava hapishanelerini kınıyor, tel’in ediyoruz, ancak katliam ve işkence emri veren katiller, caniler ve işkencecilerle diplomasi yapmakta bir sakınca görmüyoruz.

İslam toplumlarına ilişkin, İslam toplumlarının içeri­sinde bulundukları koşullara ilişkin, direniş mücadelelerine ilişkin gündemdeki yorumlar kesinlikle bu toplumların, bu mü­cadelelerin gerçekliğini yansıtmıyor. Bu toplumlarla ilgili, bu mücadelelerle ilgili egemen dünya görüşü, bakış açısı doğ­rultusunda, ideolojik anlamda, ırkçı anlamda yeni bir gerçek­lik algısı oluşturuluyor. Günümüzün ikiyüzlü dünyasında fark­lı dünya görüşlerini, farklı hayat tarzlarını kapsamayan so­runlu bir özgürlük anlayışı var. Farklı düşünen herkesi, fark­lı yaşayan herkesi suçlu ilan eden yeni bir Mac Carthy’cilik yeniden gündemdedir. Bütün dünyanın Amerikan sistemini kabul etmesi gerektiğini savunan Harry Truman (1947)’dan bugüne, bu zihniyette hiç bir değişiklik olmadığı görülüyor. İçerisinde yaşadığımız günlerde İran yeniden bir kez daha küresel bir kuşatma ve abluka altında. Modern dünya, modern tarih, bağım­sızlık mücadelesi veren kadroları/liderleri nasıl olumsuz kli­şelerle küçük düşürmeye, karikatür malzemesi haline getirmeye çalışmışsa, bugün aynı sözcükler, aynı klişeler, aynı karika­türler İran yönetimi için kullanılıyor. Batı dışı dünyada ba­ğımsızlık mücadelesi veren liderlerin başına gelenler, bugün İran’lı liderlerin başına geliyor. Her bağımsızlık çok onurlu olduğu kadar, bir o kadar da riskli ve tehlikelidir. Otuz yıl­dan beri sürekli bir biçimde, kapsamlı bir çerçeve içerisinde her alanda emperyalist saldırılara, engellemelere, kampanyalara, yaptırımlara maruz kalmakta olan İran’ın muhalefet hareketlerine karşı dikkatli davranması, müteyakkız olması, keyfiliklere karşı önlem alması kadar doğal bir şey olamaz. Bütün devrimlerin tarihinde İran’da yaşananlara benzer sorun­lar her zaman yaşana gelmiştir. Afganistan’da, Pakistan’da, Irak’ta, Yemen’de içerisinde bulunduğumuz günlerde masum sivil­leri bombardımana tabi tutan Amerika’nın, insanlık bu yapılan­ları görmüyormuş gibi, İran’da yaşanan “insan hakları ihlal­leri”ni ısrarla gündeme alması korkunç bir ahlaksızlık, utan­mazlıktır.

Devrim’ler, yeni devrimci kuşaklar, düşünceler, yapılar, kavram ve kurumlar oluşturamadıkları takdirde, bir tıkanmaya ma­ruz kalırlar, bu tıkanma sebebiyle devrimci bir statüko oluştururlar. Günümüzde İran, muhtemelen böyle bir tıkanma durumu yaşıyor. Bütün İslam ülkelerinin çok dramatik sorunları var. Toplumlarımız her alanda büyük yıkımlar yaşıyor. Kapitalist ihtiraslar/çıkarlar her tür vicdansızlığı, adaletsizliği, barbarlığı normalleştiriyor. Kapitalizmin insani değerler üzerindeki ağır tahribatı dünyayı ahlaksızlaştırıyor. Toplumlarımız kolektif eylem geliştirme bilinç ve iradesine sahip değiller. Otoriter normların baskısı altında şekillenen toplumlar, teslimiyetçilikle bütünleşiyor. İslam ülke­lerinin egemenlik hakları her durumda keyfi bir biçimde ihlal edilebiliyor. Hiç bir ülkenin güvenliği, güvence altında değil. Amerika, kendi güvenliğinin tehdit altında olduğu safsatasını ile­ri sürerek, İslam ülkelerinin güvenliklerini ayaklar altına alıyor. Irak, Afganistan, Pakistan’dan sonra şimdi de Yemen, emperyalist saldırılara maruz kalıyor.

Her tür ideolojik ve ırkçı yaklaşım insanları akıl ve vic­dan körlüğüne sürüklüyor. İdeolojik ve ırkçı mağaralarda yaşayan­lar, insani dünyaları, farklı dünyaları, farklı varoluşları kuşatamıyor. Kapitalist dünya görüşünün insani ilişkileri nesneleştirmesi, hayatın bütünüyle faydacı zihniyetin egemenliği altına alın­ması, sorumsuzluğa dayalı bireysel özgürlüklerin, insanın, insani yanını zaafa uğratması vicdani körlüğü/kirliliği çoğaltıyor.

Yerleşik çerçevelerle, yorum ve yaklaşımlarla bütünleşmek zihinlerimizi kötürümleştiriyor, yeni bir perspektif çerçevesi oluşturamıyoruz. İçerisinde bulunduğumuz küreselleşme döneminde yoğun küresel konuları İslamî anlamda analiz ederek; dünyayı bir bütünlük içerisinde gözlemleyerek; küresel değişim/dönüşüm ve gelişmeler karşısında yeni bir durum belirlemesi yapabilmeliyiz. Küreselleşme, elektronik iletişim, kültürel/ekonomik hareketlilik çağında, yerel çerçevelerin, ilgilerin, hassasiyetlerin yeniden tanımlanması gerekir. Tarihsel gelişmelerin geçersiz kıldığı yo­rumları, yaklaşımları tekrar edemeyiz. Gerçek hayatı kuşatabilecek düşünceler ve anlamlar geliştirmemiz icap eder. Yenilenme ihtiyacı­nı derinden hissetmeyen bir kültür, ufkunu genişletemez.

Etnik, yerel, mezhepsel saplantılar hiç bir şekilde bir yenilenmeye imkân tanımaz. Etnik, mezhepsel, yerel ufuklar içe­risinde kalarak, insanlığın ilgisini çekebilecek düşünceler, yapılar üretemeyiz. Tarihi hiç bir şekilde bir mitolojiye dönüştürmemeliyiz. Tarihi bir mitolojiye dönüştüren bir kültür, gerçeklikle yüzleşemez. Yeni bir yol yeni bir dil’le katedilebilir. Küreselleşmenin kültürel anlamda bir yurtsuzlaşmaya yol açtığını görmemiz gerekir. Bu noktadan hareketle, dünyaya/insanlığa açık, genel ve temel perspektifler sunmalıyız. Genç kuşaklar, kendilerinden önceki kuşakları taklit ettikleri için zihinsel bir miyopluğa mahkûm oluyor ve bir yenilenmeyi gerçekleştiremiyor. Değişimi reddeden bir kültür, yeni ihtiyaçları karşılayamıyor, yeni umutlara yanıt veremiyor. Duygusal tercihler, bağlılıklar içerisinde bulunanlar, eleştirel bir yenilenmeye ihtiyaç duymazlar. Duyarlılık ve duygusallık birbirinden farklı şeylerdir. Duygu­sallıklara mahkûm olduğumuz takdirde, pek çok alanda duyarlılıklarımızı yitiririz. ‘Hayır’ demeyi bilmeyen bir kültürle, hayır demeyi bilmeyen kimselerle hiç bir mücadele sürdürülemez Statükolarla, geleneksel alışkanlıklarla, sağcı muhafazakârlıklarla her hangi bir sorunu bulunmayan, bunları gözden geçirme ihtiyacı duymayan, eleştirel bir tavra ve tarza yabancı olan bir anlayış, hiç bir biçimde bir özgürleşme bilinci ve sorum­luluğuna sahip olamaz.

İslam medeniyeti algısı ve uygulamaları etnisiteleri sorun olmaktan çıkarmıştı. Müslümanlar olarak, İslamî bir ye­nilenme bilinciyle, etnisiteleri sorun olmaktan çıkarabiliriz. Modern ulus-devlet egemen olan etnik unsurlar tarafından azın­lıkların asimile edilmelerine dayalı politikalar geliştirdiği için, bugün aidiyet rekabetleri/karşıtlıkları ve kimlik kısıtlamaları yaşanıyor. Türk sorunu ve Kürt sorunu ırkçı bir zemi­ne taşındığı için içerisinden çıkılamaz bir noktaya getirilmiş­tir. Her ırkçılık, tarafları İslam kardeşliği/dayanışması bilincine yabancılaştırmıştır. Türk ve Kürt halkının ortak hassasiyetleriyle, Türk ve Kürt siyasetlerinin oportünist beklentile­rini birbirine karıştırmamak gerekir. Farklı unsurların, ege­men unsur adına etkisiz hale getirilmesi, farklı olanı benzer kılmaya çalışmak,  telafi edilmesi mümkün olmayan adaletsizliklere yol açar. Türkiye bugün bu durumu ya­şıyor. Farklı ile ilişki, öteki ile ilişki, karşılıklı olarak tarafların birbirlerine değer vermeleriyle gerçekleşir.

Öteki ile farklı ile ilişki, yeni ufuklar, yeni bilgiler, yeni boyutlara sahip olmak demektir. Her ırkçılık, her ideolojik sap­lantı iletişimin oluşmasını engeller. Farklı unsurlar arasında sağlıklı bir iletişim olabilmesi için, farklıların paylaşabile­ceği ortak bir birikimin olması gerekir. Karşıtlıklar, önyargı­lar, iletişim yollarını bütünüyle kapatır. Dil bir iletişim ara­cı olduğu kadar, farklı bir kültürün tezahürüdür, farklı kültürel sembollerin ifadesidir. Her dil, ilgili toplum için büyük bir manevi anlam ve değer taşır. Bir dili tahakküm altına almak, yasaklamak bu dilin kültürüne savaş açmak demektir. Yasakçı her tavır, karşıtlıkların derinleşmesine/radikalleşmesine yol açtığı gibi, iletişimsizliğe de neden olur. Kürt diline ve kültürüne yönelik baskılar/yasaklar, anlaşılabilir, mazur görülebilir şeyler değildir. Farklı unsurlar arasında iletişim olmazsa, her hangi bir dayanışma da sağlanamaz. Muhataplarımız bizleri dinlemedikleri takdirde, konuşmamızın bir anlamı kalmaz. Dostluk içermeyen, kardeşlik içermeyen, sahici ve doğal olmayan stratejik davranış ve ilişki biçimleri yalnızca çıkar mülahaza­larıyla ortaya konulur. Stratejik davranışlar gerçek özneler arasında değil, özne ile propaganda nesnesi olarak düşünülenler arasında gerçekleşir.

Bizler, Müslümanlar olarak engin bir Ümmet iklimini/hassasiyetini teneffüs ederek, her tür hizip/mezhep/kabile aşırılıklarını reddederek, her tür iktidar ilişkisi/beklentisi dışında kalarak, gerçek bir zihinsel bağımsızlık içerisinde, parçaları bütünleştirmeye çalışan, ahlaki sorumluluklar alarak, umutlarımızın sömürülmesine fırsat vermeksizin, bütün bir yüreğimizle güçlü kılacağımız, entelektüel bir özgü­ven içerisinde sorgulayan, direnen ve üreten yeni bir dil kurarak, her tür sıradanlığı aşarak, aşmaya çalışarak, modern ya da geleneksel yanılsamalarla hesaplaşarak, yaşadığımız döneme her alanda tanıklık eden düşünceler, iliş­kiler ve eylemler içerisinde bulunarak, gerektiğinde hatalarımızı itiraf ederek, bunlardan dersler çıkararak, her konuda eleştirel bir dikkate sahip olarak, ahlaki sorgulamalar yaparak, küresel sorunlarla yüzleşerek, özel hayata hapsedilmiş bir din algısını reddederek kendi adımızı, tarzımızı, gündemimizi hiç bir şekilde kimseye dayatmadan, her alanda üretkenlik yeteneği kazanarak, din’in devletleştirilmesine, ulusallaştırılmasına, devlet’in din haline getirilmesine güçlü bir biçimde itiraz ederek, teslimiyetçiliğin ve edilgenliğin dini karşısında tevhidi bilincin İslam’ını seçerek, geleneğin ve radikalizmin en güzel, en etkili, en gerekli, en olumlu yanlarını birleştirerek, hayatımızla, kimliğimizle inançlarımızla bütünleşen eserler, ilişkiler, duruşlar gerçekleştirerek, kaba, ucuz, düzeysiz hamasete tenezzül etmeyerek, cemaat çıkarı için hiç kimseyi hiç bir biçimde duygusal/manevi baskı altına almayarak, cemaat çıkarı için asla yalan söylemeyerek, hayatımızın içeriğini yoğunlaştırıp, derinleştirip çoğaltarak, kalıpçı yaklaşımları aşarak, medyatik hayatlar, medyatik ilgi­ler, moda tarzlar ve konulardan sakınarak, gerektiğinde dışlanmışlığı göze alarak, her tür düşünsel konformizmi sorgulayarak, farklı olmaya cesaret ederek, yeni bir zaman anlayışı/algısı oluşturarak, yenilik saplantısına düşmeksizin, yenilenerek, hız sapkınlığına düşmeksizin zamanı yakalayarak, inançlarımız, sözlerimiz ve uygulamalarımız arasındaki uçurum­ları ortadan kaldırarak, düşündüklerimizi en güzel şekilde söyleyerek, söylediklerimizi en güzel şekilde hayata geçirerek, Allah’ın lutfuna ve rızasına mazhar olmak üzere, kendi zamanı­mızın aklı ve vicdanı olmaya çalışmalıyız.

İktibas, Şubat 2010

Paylaş :

Yorum Ekle

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmiştir *

İptal