Elif İsmailoğlu: O’nsuzluğum

Elif İsmailoğlu: O’nsuzluğum

Onun kanatları altında iken bilmezdik yükün ne olduğunu, çocukmuşuz hala. Son yolculuk için çıktığımızda yola, hala öyleydik. Ama dönerken büyümeye başlamıştık. Adana’yı hiç unutmam. Orada başladık biz büyümeye.

Farkında olmadığımız bir oyundu yaşam. Kırgınlıklarımız sadece bir topu paylaşamamak ya da oyunda bozgunculuk yapmaktı; hemencecik geçiveren kırgınlıklardı onlar. Kalıcı olmadı hiç. Henüz tanışmamıştık sorumluluk denen yükle.

Tam yirmi üç sene önce büyüdük biz. Daha önce büyüdüğümüzü sandığımız yalanmış meğerse.

Yüklenmek ne demek, yüklenmeden anlaşılmıyormuş; babasız olmak da babasız kalmadan anlaşılmıyormuş. Hep onunla birlikteydik, doğduğumuzdan beri, kendimizi hatırladığımızdan bu yana. Babamızdı işte, hem kızardı hem severdi. Diğerlerinden farklı olduğunu nereden mi bilirdik, çünkü gelenimiz gidenimiz eksik olmazdı. Hem dostlar çok gelirdi, hem siyasi şubeden gelirlerdi ama onlar yanlarında götürürlerdi. O zaman özlerdik. Ne zaman geleceğini bilemezdik çünkü. Bazen hemen gelirdi, bazen bir ay sonra. Ama gelirdi.

Onun kanatları altında iken bilmezdik yükün ne olduğunu, çocukmuşuz hala. Son yolculuk için çıktığımızda yola, hala öyleydik. Ama dönerken büyümeye başlamıştık. Adana’yı hiç unutmam. Orada başladık biz büyümeye. Orada öğrendik biz onun vaktinin geldiğini. Onun için Rabbi tarafından verilen mühletin sona erdiğini. Bize acı geldi bu haber. Başlarken her zamanki gibi bir yolculuktu bu da. Zaten geziyordu her tarafı, konuşmalar yapıyor, görüşüyordu insanlarla. Yine bir yerlerden gelmişti, şimdi Adana’ya gidiyorduk. Oradan da Mersin’e geçecektik. Onun yorgunluğunu, amaçlarını hiç düşünmüyorduk, kendi derdimizde, oralarda vaktimizi nasıl geçireceğimizi düşünüyorduk. Oysa ki olacak olanlar mutlak güç sahibi tarafından belirlenmiş…

Acı hem de çok acı bir haberle ne yapacağımı bilmez halde annemi bulmam gerektiğini düşündüğüm an annem bulmuştu bizi hastanede. Her zamanki gibi son derece metanet sahibi olan güzel anacığım haberin doğru olduğunu söyleyiverince bir an kendimi kaybettiğimi hatırlıyorum, çok kısa bir an. Hemen akabinde annemin eski hastane günlerini anımsatmasıyla toparlanmaya çalıştığımı ve olduğum yere çöküp kaldığımdaki güçsüzlüğümü… Bağırmak yok; ağlamak? Belki sessizce ağlamak…

Olmazdı, olamazdı, daha yapacak çok şey vardı. Böyle yüzüstü bırakıp gitmezdi ki, yapmadı ki hiç. Şimdi niye? Aklıma onlarca soru geliyor, kimi cevaplı kimiyse cevapsız kaybolup gidiyordu.

Oda kalabalıktı, kimisi baygın kimisi sessizce ağlıyordu bir köşede. Annem bir onların yanında bir bizim yanımızda. Kim kime teselli vermeliydi ki? Roller değişilmiş ve en güçlü olana en zoru verilmişti. Sakin görünmeye çalışıyordu anacığım, içinde kopan fırtınadan kimsenin haberi yoktu maalesef. Bir ara yanıma gelip Ankara’ya haber vermemiz gerektiğini söyledi. Çok güç de olsa yerimden doğruldum, siyah kol çantası oradaydı. İçini açıp ona ait olan telefon fihristini çıkardım. Fihristin içinde telefon kartı da vardı; hep tedarikliydi yani. Güçlükle yürüdüğüm ankesörlü telefona ulaştıktan sonra epeyce bir düşündüm; önce kimi aramalıydım? Tonlarca isim geldi aklıma, her gelen ismi kendim eliyordum. Tepkilerini hayal ettikçe o da olmaz, bu da olmaz diyordum. Sonunda büroyu aramak geldi aklıma. Telefonu açan yılların eskitemediği, eskimeyen dost açtı telefonu; dost İlyas Abi. “Abi babamı kaybettik”…

İkimizin de sesi boğulmuştu, ikimiz de ne diyeceğimizi bilemiyorduk. Aslında düşünmüyorduk da, zaten sonlanmış olana ne denebilirdi ki? Kapattık telefonu..

Bir kere daha. Bu sefer de kampın olacağı şehirde ev sahibi konumundaki kişiyi aradım; rahmetli Gonca Kuriş’i.

“Abla kamp olmayacak, babamı kaybettik…”

Sadece bağırarak söylediği cümleleri hatırlıyorum; bir isyan belki bir kabullenemeyiş. Siz ne derseniz o işte. Cevabı dinleyecek hali yoktu. Eşi aldı telefonu elinden, Orhan Abi.

“Allah rahmet etsin” dedi, “Biz hemen Adana’ya geliyoruz.”

“Gelmeyin abi, biz az sonra Ankara’ya yola çıkıyoruz” dedim.

Duyup duymadığını bilmiyorum. Başka kimseyi arayacak takatim kalmamıştı. Belki toplam iki dakikalık telefon görüşmesi beni olduğum yere çöktürdü yine. Bitmiş hissediyordum kendimi. Hıçkırıklara boğulduğumu hatırlıyorum sessizce, başka hiç bir şey gelmiyor aklıma.

Silik, kopuk…

Hastane bir anda o kadar kalabalıklaşıyor ki. O gün Antakya’da vereceği konferans için babamı almaya gelenlermiş meğer. Duyunca haberi hepsi hastaneye akın etmiş. Herkes üzgün, buruk, garip… Tarifi yok o anın…

Sonunda hastaneden çıkıyoruz tekbir sesleriyle. Birinin minibüsüne konuyor cenaze. Hiç tanımadığımız biri bizim arabanın şoför mahallinde. Önümüzde cenazenin konduğu minibüs de dahil üç araba ve en arkada biz.

Uzun, upuzun bir yol.. Hiç bitmeyecek gibi sanki. Ve o uzun yolda her sarsıldığında araba önümüzdeki minibüse bakıyordum, babam canlanıp çıkacak sanki. Hani masallarda boğazına takılan parçanın, ayağın tökezlediğinde fırlayıp boğazından çıkmasıyla yaşama dönen masal kahramanı gibi…

“Hadi fırlat at şu ağır kapağı üstünden, hadi şimdi…” Akşam oldu, yol bitti ama o kapak hiç açılmadı. Anladım ki masal gibi geçirdiğimiz ve o güne kadar yaşadığımız gerçek değilmiş ve biz gerçeğe uyandık. Ankara girişinde Gölbaşı’nda büyük bir kalabalık karşıladı bizi. Ve onlar alıp götürdüler babamı.

Bizden emanetini geri alan Allah’a şükürler olsun ki babam yalnızca O’nun rızası için yaşadı.

Bizim hiç bitmeyeceğini sandığımız bu yaşamdan çok sevdiği Rabbine uğurladık babamı.

Paylaş :

Leave a Comment

Your email address will not be published. Required fields are marked with *

11 Comments

  • Ersin Ertuğrul Satan
    29 Ocak 2018, 18:07

    Aslında duygu yüklü yazıları yazmanın, o duygu dolu anları yaşamayanların paylaşmama ihtimali nedeniyle her zaman riski vardır. Bu nedenle duyguları açmak, yazmak risk taşır. Lâkin bu duruma konu olan kişi "kamuya mâl olmuş bir kişiyse" o vakit bu risk minimuma iner. Merhum Ercümend Özkan da şahsen tanışanları, gıyaben tanıyanları (kitapları, makaleleri, sohbetleri, konferansları, video kayıtları üzerinden) ve de ahirete irtihalinden sonra kendisini tanıyanları nazarında böyle biriydi. Mert, cesur, atak, ufku açık bir insan olarak dostları, arkadaşları, kendisini takip eden okurları nazarında müstesna bir yere sahipti. Dolayısıyla merhumun ailesinin paylaşımları da istifade edilesi notlar olarak kabul görüyor düşüncesindeyim.

    Son tahlilde, O bir mütefekkir ve dava adamıydı. Onun salt yazı yazan ve konuşan/anlatan birisi olmadığını, ailesi-dostları-arkadaşlarıyla yaşadıkları üzerinden, İslam’la olan ilişkisinin ne denli sahih olduğu gözlemlenebilir. Bu nedenle Mukaddes Hanımın, kızlarının, oğullarının, yakın dostlarının bizim gibi merhumu vefatından sonra tanıyanlar için her ibretlik vesikalar olarak değer taşıyor.

    Şahsım adına teşekkür ederim.

    Böyle bir "babanın" evlatları oldukları için hem çok nasipliler hem de yükleri ağır!

    REPLY
  • Dursun Öztürk
    27 Ocak 2018, 23:42

    Rahmetli Ercüment abinin yaşantısında herkezin alacağı dersler vardı. Duygularınızı ders almak isteyenlere çok güzel bir şekilde ifade etmişsiniz. Ercüment abinin hayatı herzaman mesaj yüklü ve bir dava adamına yakışır şekilde olduğuna biz Şahadet ederiz. Rabbim sayılarını artırsın. Selamlar

    REPLY
  • İlyas
    27 Ocak 2018, 23:00

    Elif hanım merhaba
    Bu yazınızla o günlere gittim

    Çok duygulandım ağlamamak için kendimi zor tuttum
    Allah rahmet eylesin mekanı cennet olsun yılların eskitemediği eski dost ilyas

    REPLY
  • Sedat DEMİR
    27 Ocak 2018, 20:06

    Allah rahmetiyle yargılasın..Hayırlı işlerinde ecrini artırsın…

    REPLY
  • Turan Kafkasyalı
    27 Ocak 2018, 13:59

    Allah rahmet eylesin, ecri bol olur,inşaallah.Ne güzel bir ölüm Allah yolunda ölmek.

    REPLY