İster New York’un gökdelenlerinde ister Ankara’nın plazalarında, ister İslamabad’ın askeri karargâhlarında ister Suud’un petrol hanedanlığında olsun; halkı ulusalcılık ve beka masallarıyla uyutup devleti bir aile şirketi gibi yönetenlerin mantığı aynıdır.
Ali Durmuş
“O mallar, içinizden sadece zenginler arasında elden ele dolaşan bir servet haline gelmesin…” (el-Haşr, 59/7)
GİRİŞ
Post-Demokratik Ufuk, “Neo-Royalizm” ve Şirketokrasinin Yükselişi
Modern siyaset felsefesi uzunca bir süre, tarihin liberal demokrasinin zaferiyle nihayete erdiği yanılsamasıyla oyalandı. Oysa bugün hem Batı’nın dijital metropollerinde hem de Doğu’nun otoriter başkentlerinde demokrasinin tasfiyesine ve egemenliğin tek bir elde toplanmasına dönük radikal bir düşünsel ve pratik dalga yükselmektedir. Bu yeni dalgayı kavramak için bugün siyaset teorisinde giderek daha fazla tartışılan “Neo-Royalizm” (Yeni Kralcılık) kavramına mercek tutmak elzemdir.
Neo-royalizm; klasik monarşiye veya eski royalizme duyulan romantik, nostaljik bir geçmiş özlemi değildir. Klasik royalizm, meşruiyetini hanedanın soy kütüğünden, ilahi krallık hakkından ve teolojik bir kutsallıktan alırdı. Buna karşın Neo-royalizm, monarşiyi geçmişin aristokratik debdebesi olarak değil; liberal demokrasinin tıkanıklıklarına, bürokratik hantallığa ve çoğulculuğun getirdiği verimsizliğe karşı rasyonel, teknokratik ve kâr odaklı bir yönetim alternatifi olarak yeniden kurgular. Monarşi artık kutsal bir taht değil, kusursuz işleyen bir kurumsal yönetim şemasıdır.
Bu düşüncenin ilk tohumları, 19. yüzyılın sonunda Fransa’da Charles Maurras ve onun öncülük ettiği “Bütüncül (İntegral) Milliyetçilik” anlayışına dayanır. Fransız İhtilali’ni toplumun köklü bağlarını koparan büyük bir yıkım olarak gören Maurras, “Demokrasi ölümdür” diyordu. Ona göre cumhuriyet halkı kamplara bölüp zayıflatırken, tek bir kral toplumu bir arada tutabilirdi. Maurras düşüncesini iki temel kavramla açıklıyordu:
• Gerçek Ülke (Pays Réel): Aile, mahalle, esnaf loncaları ve dini kurumlardan oluşan, hayatın kendi doğal akışında sürdüğü geleneksel ve hiyerarşik toplum yapısı.
• Yasal Ülke (Pays Légal): Bu organik hayatı hiçe sayarak halka tepeden tırnağa soyut kanunlar, yapay kurumlar ve hantal bürokratik kurallar dayatan meclis düzeni.(1)
Maurras şahsen dine inanmayan bir agnostik olmasına rağmen, Katolik Kilisesi’ni toplumsal düzeni, itaati ve disiplini sağlayan vazgeçilmez bir kurum, adeta “matematiksel bir zorunluluk” olarak görüyordu. Tıpkı günümüz yöneticilerinin dini değerleri samimi bir kulluk yerine iktidarlarını tahkim eden bir kalkan olarak kullanması gibi; Maurras da dini, egemenin otoritesine boyun eğilmesini sağlayan kullanışlı bir araç sayıyordu.
Bu anlayış, 21. yüzyıla gelindiğinde Silikon Vadisi’nin teknoloji çevrelerinde dijital bir kabuk değiştirdi. Kendilerine “Karanlık Aydınlanma” (Dark Enlightenment) adını veren akım bu zeminde doğdu. Curtis Yarvin ve Nick Land gibi isimlerin teorileştirdiği bu yaklaşım, temel bir iddiayla yola çıkar: “Özgürlük ile demokrasi bir arada yaşayamaz; demokrasi artık sürdürülemez bir tıkanıklıktır”.(2) Bu çevrelerin başlıca hedefi ise “Katedral” adını verdikleri yapıdır. Katedral; üniversiteler, ana akım medya ve kamu bürokrasisinin el ele vererek halka sürekli “eşitlik ve politik doğruculuk” fikirleri aşıladığı örtülü bir elit konsensüsüdür.
Karanlık Aydınlanma’nın bu tıkanıklığa önerdiği çözüm, devleti tıpkı kâr odaklı büyük bir anonim şirket gibi yönetmektir. “Neokameralizm” denilen bu şirket-devlet (şirketokrasi) modelinde mekanizma şu şekilde işler :
CEO / Kral: Devleti mutlak yetkiyle yöneten tepe yönetici. Meclise veya halka değil, yalnızca şirketin verimliliğine ve hissedarlara karşı sorumludur.
Hissedarlar: Devlete sermaye veya teknolojik altyapı yatıran teknokratlar ve zengin elit sınıf.
Vatandaş Değil, Müşteri: Halk artık siyasal bir iradeye sahip vatandaş değildir, tıpkı bir firmadan hizmet satın alan müşteri gibidir. Oy hakkı veya siyasi söz hakkı yoktur, sunulan kamu hizmetini tüketir, karşılığında vergi öder.
“İtiraz Yok, Çıkış Serbest” (No Voice, Free Exit): Demokrasinin temeli olan hesap sorma, muhalefet etme ve ses çıkarma hakkı tamamen ilga edilir. Memnun olmayana tek bir hak tanınır: Şirket-devletin koyduğu kuralları beğenmiyorsan eşyalarını toplayıp başka bir rakip “devlet-şirkete” gidebilirsin.
Bugün bu neo-royalist vizyon; uluslararası sularda devlet denetiminden uzak yaşamayı vadeden yüzen platformlarda, sınır tanımayan Ağ Devletlerinde (Network States) ve Honduras’taki Próspera gibi kripto-özerk şehir projelerinde somutlaşmaya çalışmaktadır. Amaç piyasanın ve teknolojinin hızını dizginsiz biçimde artırarak demokratik kurumları çökertmek ve yerlerine teknolojinin yönettiği feodal şehir-şirketler (Gov-Corp)(3) kurmaktır. Bu post-demokratik düzenin özeti şudur: “Kral öldü, yaşasın CEO!” İnsan hakları ve anayasal güvenceler bu modelde rafa kalkmakta, yerini bir telefon uygulamasını kullanırken zorunlu olarak onayladığımız tek taraflı “Hizmet Şartları ve Kullanıcı Sözleşmesi”ne bırakmaktadır.
İşte küresel ölçekte yükselen “şirket-devlet” düzeni, Batı’da Silikon Vadisi’nin kodlarıyla yazılırken; İslam coğrafyasında ve gelişmekte olan ülkelerde kutsal asabiyet, beka, vatan-millet retoriği ve sahte bir anti-emperyalizm kılıfıyla tahkim edilmektedir. Kurumların tasfiye edildiği, diplomasinin şahsi lider kliklerine dönüştüğü, hazinelerin ise yöneticilerin aile ve şirket çıkarlarına tahsis edildiği bu düzen; neo-royalizmin teknokratik mantığı ile ahbap-çavuş kapitalizminin en yozlaşmış evliliğidir.
Oysa İslam siyaset düşüncesinin kurucu harcı, iktidarı bir “mülkiyet veya şirket ganimeti” değil, boyunları büken ağır bir “emanet” olarak görmesidir. Yeryüzünde nizamı ikame etme iddiasındaki siyasi otorite, meşruiyetini şahsi servet birikiminden veya mensubu olduğu kavmin asabiyetinden değil; adaleti (adl), liyakati ve kamu malını (beytülmâl) koruma dirayetinden alır.
İBN HALDUN’DAN KARUNLAŞMA AHLAKINA: TACİR HÜKÜMDARIN AFETİ
İbn Haldun, şaheseri Mukaddime’de devletlerin çöküş emarelerini sayarken can alıcı bir tespitte bulunur:
“Hükümdarın ticaretle iştigal etmesi, tebaanın helakine ve vergi gelirlerinin erimesine yol açan en büyük afettir.”(4)
Siyasi otorite ile iktisadi sermayenin tek elde birleşmesi, kaçınılmaz olarak tekelleşmeyi (ihtikâr), rüşveti ve ahbap-çavuş kapitalizmini doğurur. Çünkü gücü elinde tutan yönetici, piyasada adil bir hakem olmaktan çıkar; kendi şirketlerinin ve yakın halkasının çıkarlarını korumak için kanunları, ihaleleri ve kamu bütçesini bir silaha dönüştürür. Neo-royalizmin devleti bir şirket, egemeni de CEO olarak görme hevesi, İbn Haldun’un asırlar önce haber verdiği bu kadim çöküşün modern bir tescilidir.
Cenâb-ı Hak, Kur’an-ı Kerim’de bu hastalığı ve iktisadi imtiyazın getirdiği kibri Karun şahsında şöyle tasvir eder:
“Karun dedi ki: ‘Bu servet bana ancak bendeki bilgi ve beceri sayesinde verildi.’ O bilmez miydi ki Allah ondan önceki nesiller arasından kendisinden çok daha güçlü ve malca daha zengin olan nicelerini helak etmiştir?”
(el-Kasas, 28/78)
Karunlaşma zihniyeti; iktidarı, ihaleleri, madenleri ve limanları kendi özel mülkü vehmeder. Bugün küresel ölçekte tanıklık ettiğimiz trajedi; Trump’tan Şara’ya, Pakistan oligarşisinden Türkiye’deki sermaye aktarımına kadar uzanan hatta, devlet aygıtının adeta bir “holding yönetim kurulu” mantığıyla dizayn edilmesidir.
KÜRESEL KARTELLER VE “YERLİ-MİLLİ” KALKAN
ABD: Trumpizm ve “America First” Paravanı Altında Aile Karteli
Batı kapitalizminin amiral gemisi olan ABD’de Donald Trump ve yakın çevresi, “Önce Amerika” (America First) söylemiyle beyaz işçi sınıfının öfkesini ve hırçın milliyetçiliği arkasına aldı. Ancak bu yerlilik ve ulusçuluk retoriğinin perde arkasında Trump ailesinin emlak imparatorluğu, damadı Jared Kushner üzerinden yürütülen Körfez sermayeli milyar dolarlık fon operasyonları ve devlet kararlarının aile şirketlerinin kâr hanesine tahvil edilmesi yatmaktadır.(5) Milliyetçilik; regülasyonların zenginler lehine budandığı, vergi muafiyetlerinin şirketlere peşkeş çekildiği ve devletin tam bir aile şirketine dönüştüğü bir meşrulaştırma aparatından ibaret kılınmıştır.
Türkiye: “Yerli ve Milli” Söylem, İhale Oligarşisi ve Borsa’da Fon Vurgunu
Türkiye’de iktidar bloğu, meşruiyet zeminini uzun yıllardır “beka”, “dış güçlere karşı direniş” ve “yerlilik-millilik” söylemleri üzerine kurmuştur. Ancak iktisadi sahaya bakıldığında, beytülmâlin belirli sermaye grupları ve aile çevreleri arasında pay edildiği görülmektedir. Kamu-Özel İşbirliği (KÖİ) projeleri, adrese teslim ihaleler, rant aktarımları ve vergi afları; “milli burjuvazi yetiştirme” kılıfıyla dar bir oligarşiye servet transferi mekanizmasına dönüştürülmüştür.
Bu servet transferi mekanizması sadece fiziki kamu ihaleleriyle sınırlı kalmamış; sermaye piyasalarına, borsa manipülasyonlarına ve nihayetinde patlak veren büyük fon krizine kadar uzanmıştır. Sermaye Piyasası Kurulu’nun (SPK) yedi portföy yönetim şirketine ait 131 fonu tasfiye etmesiyle açığa çıkan kriz, sistemin nasıl bir ranta ve saadet zincirine dönüştürüldüğünü belgelemiştir. Düşük fiili dolaşıma sahip şirket hisselerinin belirli fonlar üzerinden yapay biçimde şişirilmesiyle kurulan ponzi benzeri döngü, 455 binden fazla tekil yatırımcının tasarruflarını rehin almış, derinleşen likidite açığı ve piyasa dolandırıcılığı soruşturmaları onlarca tutuklama ve mal varlığı dondurma kararıyla sonuçlanmıştır.(6)
Kitlelere ‘yerli ve milli sermaye’ hamaseti yapılarak tasarrufların borsaya yönlendirilmesi teşvik edilirken, arka planda bürokratik denetimsizlik ve siyasi himaye zırhına bürünen spekülatif odakların halkın birikimlerini organize tezgâhlarla buharlaştırması, beytülmâle ve kamu vicdanına vurulmuş ağır bir darbedir.(7) Ezan, bayrak ve beka retoriği; yoksullaşan ve birikimleri eriyen geniş kitlelere ‘sabır’ telkin ederken, iktidarın çeperindeki finansal elitlerin lüks, cezasızlık ve spekülasyon havuzunda yüzmesi derin bir ahlaki çürümedir. Bu durum, Hz. Peygamber’in (s.a.v.) şu uyarısını akıllara getirmektedir:
“İki aç kurdun bir koyun sürüsüne saldırması, kişinin mal ve makam hırsının dinine verdiği zarardan daha yıkıcı değildir.”
(Tirmizî, Zühd, 43)(8)
Pakistan: “Millet ve Din Savunusu” Arkasındaki Askeri Holdingler
Pakistan bu çarpıklığın belki de en köklü ve acı örneklerinden biridir. Ülke kurulduğu günden bu yana ordu ve siyaset elitleri (başta Şerif hanedanlığı ve ordu bürokrasisi olmak üzere) “İslam Cumhuriyeti’nin bekası ve Hindistan tehdidi” söylemini kalkan olarak kullanmıştır. Oysa perde arkasında ordunun kontrolündeki vakıflar (Fauji Foundation gibi) fırından çimentoya, gayrimenkulden bankacılığa kadar Pakistan ekonomisinin devasa bir kısmını tekelinde tutmaktadır.(9) Üst düzey generaller ve başbakanlık çevresi servetlerini offshore hesaplara aktarırken, halk yapısal açlık ve IMF borç sarmalı içinde kıvranmaktadır. Asabiyet ve din; halkı uyutmak, elitlerin şirketlerini korumak için seferber edilmiştir.(10)
Dünyada neo-royalist iktidarın tahakkümünde olan veya geçiş sürecinde olan ülkelere dair örnekler daha da artırılabilir. Ukrayna, Rusya, Irak, Çin, Kuzey Kore, Hindistan v.s. Tüm bu farklı coğrafyalardaki ortak payda nedir? Asabiyetin (kavmiyetçilik, ulusalcılık veya grup dayanışmasının) ahlak ve adaletin üzerindeki tahakkküm gücüdür.
Peygamber Efendimiz (s.a.v.) asabiyeti tarif ederken çarpıcı bir kıstas koymuştur:
Sahabeden biri sordu:
“Ey Allah’ın Resûlü! Kişinin kendi kavmini sevmesi asabiyet midir?”
Allah Resûlü şöyle buyurdu:
“Hayır; lakin kişinin, kavminin yaptığı zulme arka çıkması asabiyettendir.”
(İbn Mâce, Fiten, 23)(11)
Modern “şirket-devlet” düzeninde kurgulanan tam olarak budur. Yönetici elitler ve onların şirketleri usulsüzlük yaptığında, kamu arazilerini parsellediğinde veya beytülmâli yağmaladığında toplumun önüne şu zehirli denklem konur:
“Eğer bizi eleştirirseniz devlet çöker, vatan bölünür, düşman sevinir!”
Böylece yolsuzluk ve iltimas; “devletin bekası” ve “ulusal güvenlik” zırhına büründürülür. Müslümanların zihinleri iğdiş edilerek, Kur’an’ın lanetlediği iktisadi zulümler, “yerli-milli menfaat” masalıyla alkışlatılır hale gelir.
Dolayısı ile, temel mesele yine ‘Ahlakın kaynağı nedir?’ sorusuna gelmektedir. Bütün bu yaşananların temelinde, vahyin hayatnı merkezinden uzaklaştırılması ve ‘Tanrı’nın ölmüş olduğu’ vehmi yatmaktadır. İslam’a göre ‘hayy’ ve ‘kayyum’ olan Allah her daim diri ve hayata müdahale etmekte, sürekli yaratmakta ve işlerimizden haberdar olmaktadır. Kur’an-ı Kerim iman edenlere şöyle emreder:
“Ey iman edenler! Mallarınızı aranızda bâtıl (haksız) yollarla yemeyin. Ancak kendi rızanızla yaptığınız ticaret başkadır…”
(en-Nisâ, 4/29)
Yöneticinin kamu gücünü kullanarak akrabalarını, yandaşlarını zengin etmesi ve adil rekabeti yok etmesi, “bâtıl yollarla mal yemek” günahının en organize ve kurumsallaşmış halidir.
ÇÖZÜM NEREDE?
Müslüman düşünce, ulusalcılık ambalajlı bu şirket-devlet sapmasına karşı teslim bayrağını çekemez. Çözüm, kavramların yerli yerine oturtulmasında ve nebevi siyaset ahlakının tavizsiz tatbikindedir:
Beytülmâl Şeffaflığı: Kamu malı kimsenin babasının mirası veya iktidar partisinin sermaye havuzu değildir. Hz. Ömer (r.a.) devlet görevine atadığı valilerin göreve başlamadan önceki mal varlıklarını kaydeder, görevden ayrılırken mallarında orantısız artış görülenlerin servetinin yarısını beytülmâle devrederdi. Ebû Hureyre’nin ve Sad b. Ebî Vakkas’ın başına gelen bu titiz denetim, İslam’ın şirket-devlet düzenine verdiği en net cevaptır.(12)
Ehliyet ve Liyakat: İhalelerin, makamların ve sermayenin “bizim mahallenin adamı” veya “milli sermayedar” kılıfıyla dağıtılması ihanettir.
“Allah size, emanetleri mutlaka ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder.”
(en-Nisâ, 4/58)
Servetin Tabana Yayılması: Bir ülkede bir avuç şirket veya aile zenginleşirken, halkın çoğunluğu asgari ücret veya açlık sınırında yaşıyorsa, oradaki nizam İslam nizamı olamaz. Haşr Suresi 7. ayet gereği, devlet sermaye birikiminin değil; refahın, adaletin ve rızkın adil dağılımının teminatı olmak zorundadır.
SONUÇ
İster New York’un gökdelenlerinde ister Ankara’nın plazalarında, ister İslamabad’ın askeri karargâhlarında ister Suud’un petrol hanedanlığında olsun; halkı ulusalcılık ve beka masallarıyla uyutup devleti bir aile şirketi gibi yönetenlerin mantığı aynıdır.
Kendisini İslam ile tavsif edenlerin ve İslami hareketlerin vazifesi; bayrakla, dinle, hamasetle üstü örtülmeye çalışılan bu “modern karunlaşma” düzenini ifşa etmektir. Zira bugün bir başkan yardımcısının derdest edilmesi ile bütün meselenin hallolduğuna inanmak sadece bir illüzyondur. Meselenin kökünden çözümü sadece ve sadece kopmaz bir kulp olan vahye sarılmak ve yenidünya düzeni diye isimlendirilen iktidar krizlerine, İslam çözümünü sunabilmektir. İslam’ın yeryüzünde yeniden iktidarda olabilmesi için tarihin belki de en önemli kırılma noktalarından birisine şahitlik yapılmaktadır. Gerçek manada bireysel ve kamusal ahlakın kaynağını Kur’an ve sünnetten aldığını iddia etmek; liberal-demokratik (veya neo-demokratik)-kapitalist, Kemalist, muhafazakâr sistemlerin pisliklerini halı altına süpürmekle, ‘çürükleri ayıkladıktan sonra kalan sağlamlar bizimdir’ mantığıyla veya ‘demokrasiden başka çıkar yol mu arayalım?’ hezeyanlarıyla çelişir. Zira adalet ve emanet bilincinin olmadığı yerde ne İslam kalır ne de bağımsız bir vatan; geriye sadece halkın kanını emen karteller ve onların sarayları kalır. Unutulmamalıdır ki mülk Allah’ındır, devlet ise ancak Allah’ın kitabındaki adaletle ayakta durur.
Dipnotlar
1 https://www.britannica.com/biography/Charles-Maurras
2 https://tr.wikipedia.org/wiki/Karanl%C4%B1k_Ayd%C4%B1nlanma
3 Devlete ait olan ve ticari esaslara göre faaliyet gösteren, hibrit yapılı bir kamu kuruluşu türüdür Türkiye’deki Kamu İktisadi Teşebbüsleri (KİTler) benzer bir mantıkla çalışır.
4 İbn Haldun. (2011). Mukaddime (S. Uludağ, Çev.; Cilt 1-2). Dergâh Yayınları.
5 Vogel, K. P. (2022, 11 Nisan). Before giving billions to Jared Kushner, Saudi investment fund had doubts. The New York Times. https://www.nytimes.com/2022/04/10/us/jared-kushner-saudi-investment-fund.html
6 https://www.ekonomim.com/gundem/turkiyede-fon-krizi-borsa-manipulasyonu-nasil-isliyor-haberi-920998
7 https://www.cumhuriyet.com.tr/ekonomi/iktidar-fon-krizini-gecici-sorun-olarak-degerlendirse-de-ekonomiye-bedeli-agir-olacak-guven-krizi-tartismasi-2541619
8 Tirmizî, E. Î. (1998). el-Câmiu’s-sahîh: Sünen-i Tirmizî (B. A. Ma‘rûf, Thk.). Dârü’l-Garbi’l-İslâmî.
9 https://www.icij.org/investigations/pandora-papers/pakistan-imran-khan-prime-minister-allies-offshore/
10 https://www.dw.com/tr/pandora-papers-offshoreun-s%C4%B1r-kutusunu-a%C3%A7%C4%B1yor/a-59391820
11 İbn Mâce, M. Y. (2009). Sünen-i İbn Mâce (M. F. Abdülbâkî, Thk.). Dârü İhyâi’l-Kütübi’l-Arabiyye.
12 İbn Sa‘d, M. (1990). et-Tabakâtü’l-kübrâ (M. A. Atâ, Thk.). Dârü’l-Kütübi’l-İlmiyye.












Leave a Comment
Your email address will not be published. Required fields are marked with *