Prof. Hasan Ünal: Yol yakınken geri dönülmeli

Prof. Hasan Ünal: Yol yakınken geri dönülmeli

Prof. Dr. Hasan Ünal, “İran savaşı henüz sona ermeden ve ABD/İsrail etkisinin epeyce zayıflamasının bölgedeki sonuçları ortaya çıkmadan Mekke İttifakı imzalamanın ne kadar yanlış bir karar olduğu giderek daha belirgin hale geliyor.” dedi.

Prof. Ünal, x hesabından dün yaptığı paylaşımda, bölgenin ihtiyacı olan şeyin İsrail hariç bütün bölge ülkelerini kapsayacak şekilde bir bölgesel işbirliği ortamı olduğunu, ABD/İsrail’in gücü ve etkisi kırıldıkça Türkiye’nin bölgesel etkisinin daha da artacağını, buna karşın, Suudi Arabistan’ın 13 temmuzda Yemen’e saldırması ve Mısır ile özellikle İran’ı dışlayan Mekke Anlaşması’nın imzalanmasının ise tam tersine bir gidişata sebep olduğuna dikkat çekti.

Ünal’ın mesajı şöyle:

İran savaşı henüz sona ermeden ve ABD/İsrail etkisinin epeyce zayıflamasının bölgedeki sonuçları ortaya çıkmadan Mekke İttifakı imzalamanın ne kadar yanlış bir karar olduğu giderek daha belirgin hale geliyor.

Özellikle Suudi Arabistan ile Yemen (Ensarullah) arasındaki çatışmaların 13 temmuz tarihinde Suudi tarafının Yemen’in başkenti Sana’a havaalanını vurmasıyla yeniden ateşlendiği bir dönemde 7 Ağustos tarihinde Mekke Anlaşması’na imza koymak Türkiye’nin bölgesel çıkarlarına hizmet edecek bir girişim değildi.

Metnini henüz görmediğimiz bu anlaşmanın Suudilerle Yemen arasındaki uzlaşmazlık – ki, onlarca senelik bir geçmişi var – konularını kapsayacak şekilde imzalanması – eğer öyleyse – veya imzadan sonra bu çerçevede yorumlanması ve asker/silah/mühimmat göndermeye varacak derecede ileri adımlar atılacağının işaretlerinin verilmesi Türk dış politikası açısından çok tehlikeli bir istikamete girildiğine işaret ediyor.

Bu vesile ile Türk dış politikasındaki çelişkiler de belirgin hale geliyor. İsrail/Netanyahu le aynı çizgiye geldiğimiz daha iyi görülebiliyor.

Netanyahu’nun Suudi havaalanlarına Yemen’in yaptığı füze saldırılarını şiddetle kınaması, buna karşılık Suudilerin halen ve geçmişte Yemen’de yaptığı sivil katliamlarından hiç rahatsız olmaması – hatta memnun olması – bölgede yaşananların ne anlama geldiğini açık bir şekilde ortaya koyuyor olsa gerektir.

Kısacası İsrail/Netanyahu ile bu konuda tam tamına aynı çizgiye gelmiş durumdayız. Oysa hükümetimizin ısrarlı İsrail ilişkileri ciddi ve gerçekçi ise Yemen ile doğrudan olmasa bile dolaylı olarak müttefik gibi olmamız ve ona göre hareket etmemiz gerekmez mi?

Peki ne yapmak lazım(dı)? Unutmayalım ki, İran savaşı ile birlikte ABD’nin bölgesel ve küresel güç ve etkisinin hızla azaldığı ve azalacağı, ayrıca İsrail’in saldırgan politikalarına Amerika’dan yeterli destek alamayacağı bir dönemde bölgede böyle bir ittifak kurmak doğru olamazdı. Böyle bir ittifak olsa bile bunun Suudi Arabistan’ın Yemen ile sorunlarına silahlı müdahale şeklinde yorumlanması hiç mi hiç mantıklı değildi.

Bölgenin ihtiyacı olan şey, İsrail hariç bütün bölge ülkelerini kapsayacak şekilde bir bölgesel işbirliği ortamının oluşturulmasıydı. Türkiye, Suudi Arabistan, Mısır ve Pakistan arasında bu yönde yürütülen görüşmelere İran da eklenerek devam ettirilmeli ve güven oluşturucu girişimler/tedbirler üzerinde yoğunlaşılmalıydı.

Türkiye bu görüşmelerde hem Suudi Arabistan hem de İran ile iyi ilişkilere sahip bir ülke olarak Yemen ile Suudi Arabistan arasındaki sorunların dondurularak çatışma ortamına sürüklenmemesi ve zamanla uzlaşma sağlanması için gayret sarfetmeliydi. ABD/İsrail’in gücü ve etkisi kırıldıkça Türkiye’nin bu bölgesel etkisi daha da artacaktı.

Fakat Suudi Arabistan’ın 13 temmuzda Yemen’e saldırması ve Mısır ile özellikle İran’ı dışlayan Mekke Anlaşması’nın imzalanması tam tersine bir gidişata sebep oldu.

Şimdi hala yol yakınken buradan dönmenin çarelerine bakmak daha yerinde olur. Birincisi bu anlaşmanın Suudi Arabistan’ın fiilen yanında olmak şeklinde yorumlanmasına son vermek ve herhangi bir şekilde bölgeye asker/silah/mühimmat sevkiyatı fikrinden derhal uzaklaşmak lazımdır.

Anlaşmanın henüz Meclis tarafından onaylanmamış olduğu gerçeği demokrasinin nimetlerini kullanmak açısından iyi bir gerekçe yapılabilr. Zaten yurt dışına asker/silah sevkiyatı anayasanın 92. maddesi çerçevesinde Meclis onayına tabi olduğuna göre bu konuda elimizde ciddi bir demokratk mekanizma ayrıca var.

Aynı anda anlaşma metnini alelacele Meclis’e göndererek milletvekilleri üzerinde baskı kurmak ve anlaşmayı Meclis’ten geçirmeye çalışmak yerine süreci zamana yaymak ve sonuçta milletvekillerinin özgür iradeleriyle reddetmelerini sağlamak daha iyi bir yol olablir.

Aksine hareket, göndereceğimiz birliklerin çatışmalarda, Allah muhafaza, isabet almasıyla halkımızın hiçbir şekilde destek vermeyeceği bir savaşa kara birlikleriyle müdahil olma sonucunu doğuracak ve İsrail ile adeta omuz omuza olacağımız böyle bir savaşta İran ile karşı karşıya gelme riskini artıracaktır.

Bunların hiçbiri Türkiye’nin ulusal çıkarlarına hizmet etmeyeceği gibi iktidardaki hükümetin de siyaseten faydasına olmaz.

Bu hükümetin çoktan devrini tamamladığını ve demokratik yapımızın işleyişi açısından gitmesi gerektiğini düşünen birisi olarak bu satırları yazarken önceliğimin hükümetin gitmesinden ziyade ülke çıkarları olduğunu söylemeye gerek bile yok.

Paylaş :

Leave a Comment

Your email address will not be published. Required fields are marked with *