NATO Zırvası

NATO Zırvası

Bu insanımsılar geldikleri gibi gitmezler! Almadan/çalmadan vermezler! Verdikleriyle de ondurmazlar! ‘Öldürmek’ onlar için vakayı adiyeden! Bakmayın güldüklerine, gülümsemelerine; götürdüklerine odaklanın!

Mustafa Bozacı

Son günlerimizi, son gündemimizi meşgul eden gelişmelerden en önemlisi maalesef ülkemizde yapılacak Nato zirvesi… Her şeyi gölgeledi, unutturdu! Gazze’deki süren katliam ilgi ve dikkatlerden kaçırıldı. Bazı sun’i gündemler, zirve zırvası etrafındaki soru ve sorunları dağıttı!

Zirve tüm boyutlarıyla siyaseten, ekonomik açıdan, sosyal doku açısından, küreselleşme içeriğiyle, özellikle de yakın bölgemizde Suriye-İran-Filistin üçgeninde öne çıkan batılı mütegallibe ve sömürgecilerinin İsrail eliyle gerçekleştirdikleri zulüm, yağma, talan, işgallerinin ve soy kırımlarının, hiçbir meşruiyet ve hukuki yaptırım endişesi duymadan cirit atması at koşturması açısından değerlendirilmelidir.

X’te Arif Özel iletisi olarak verilen (Nato’nun Görünmeyen Yüzü) başlığıyla google’da yapacağınız aramada da bulabileceğiniz videoda her şey açık ve net olarak özetlenmiş. Başka söze ne hacet!

Gelgelelim bizim amacımız bu değil ve bu genel başlıklarda yetkin bir değerlendirme ve analiz de bizi aşar! Bu hem güncel okumalar, hem bir arşiv verileri desteği, tem tarihsel anekdotlar, hem modernizmin ve küreselleşme kavramlarının künhüne vukufiyet vb. alanlarda hayli kapsamlı bir mesele…

Biz bu işi erbabına bırakarak kendimizce bir okuma gerçekleştirmeye ve meselenin bileşenleri, her hal ve şartta bedel ödeyen kesimi olan kalabalıklar, kitle, muhatap halk taifesi açısından durumu ele almaya çalışacağız.

Neticede bu kesim sebepler ve sonuçlar açısından her ne kadar meselelerde dahli yokmuş, etkisi azmış gibi görünse de durum hiç de öyle değil! Madalyonun diğer yüzü ve aysbergin sualtı uzantısı söylemek istediğimizi örnekleme açısından yeterlidir sanırım. Neticede tüm politikalar, tüm algı ve manipülasyonlar, yeryüzü sath-ı mailinde yapılan tüm operasyonlar bu kitlenin gözleri önünde, gönüllü veya gönülsüz sükût ve onaylarıyla, görmezden duymazdan gelme şeklindeki tavırları sebebiyle, kısmen de olsa meşruiyet atfeden edilgenlikleri yüzünden eylem imkanı bulmakta, fiiliyata geçirilmektedir.

Bakınız daha dün Arnavut halkı sapık, Epstein dosyasının bir numaralı sapkını Trump’un ülkelerindeki bir projesi için nasıl topyekün harekete geçti ve failleri defetti ise bu konularda mesele işbirliği içindeki hükümetlerin, taşeronların inisiyatifine terk edilerek, beklenilerek bir normalleşmenin hiç olmayacağı, gerçekleşemeyeceği ve bu konularda halkın ses ve el vermesi gerektiği günyüzüne çıktı bir defa daha…

Daha sürecin başında yasaklamalar, sol ve İslamcı camiadan gözaltılar, sosyal medya engellemeleri korkulu rüya görmektense uyanık kalmak kabilinden önalmalar olarak okunmalıdır. Burada Arnavutluk benzeri bir kalkışmanın olmaması, olamaması da farklı açılardan ele alınarak doğru okunmalıdır. Bir kere çeyrek yüzyıldır iktidarın ‘bizden!’ denilerek sahiplenilen yetkilileri öyle veya böyle bir rıza devşirmiş ve nice eski çamları da devirerek kendileri için meşruiyet taşıyıcı bardak haline getirmeyi başarmış durumdalar! Üstüne üstlük bu toprakların sünni cenahındaki farklı üretilmiş algılar da bu değirmene su taşıyan ve/veya bu edilgenliği temin eden, sağcı-muhafazakar müsemma camianın teşekkülü için bir zemin ve temel oluşturan ki bunlar malumunuz farklı zamanlarda baya gündem meşgul eden ve fakat yine kuvvetli bariyerler sebebiyle bir neticeye ulaşılmadan olduğu gibi kalıp sümen altı edilen; şefaat, ‘fasık da olsa imama itaat’, mehdi meselesi, kadercilik, kabir azabı, cehennemden çıkış, ‘kelime-i şehadet/kelime-i tevhid’ neticesinde garanti cennet vb. hususlardır.  Çift taraflı, tencere kapak misali bu simbiyoz ilişki dolayısıyla beklenen ‘o fayda’ denilen kuruntunun, ucubenin neticesi çift taraflı bir sömürülme, güdülme, derisinden ve gerisinden, tüyünden, etinden ve sütünden geçinilen bir gerçeklik olmuştur.

Muhalefet desen yerle yeksan! Sol cenahtan da beklendiği kadar olamasa da çıkan sesler bir şekilde bastırılmış halde. STK denilen olgular da maalesef o rıza devşirme ameliyesi ve biraz da buna teşne olunmasından dolayı (SDK); sivil devlet kuruluşu veya sözleşmeli devlet kurumu olarak adlandırılmayı hak eder bir dönüşüm geçirmiş durumda. Aslında ihsan beklemek bir tarafa gölge etmeseler de olur! İslamcı camia da böylesi meselelerde tek renk ve tek ses olamamakta (düşünsenize Gazze’deki soykırım dahi bu camiaları tek/bir sürece sevk edememiştir, keza İran’a yapılan tek taraflı hücumlar) ve tabiri caizse kavram etrafında bir kafa karışıklığı, kavram etrafındaki anlam çerçevesinin de farklılığı sebepleriyle bir dağınıklık pek aşikar olarak görülmektedir. Zaten bunların bir kısmı ancak tırnak içine alınarak kullanılmayı hak ettiğinden, az önce dediğimiz gibi çamdan bardak mesabesinde ve zikredilen (SDK) formunda bir işlev görmektedirler; yapıbozumcu tarzda! ‘İslamcı’ vurgusunu kavramın olması gereken anlamı (asla ve usüle riayet, modernizm ve gelenekçilik eleştirisi, amaç araç uyumu, yol ve yöntemde asla sadakat gibi) gereği hak eden az bir kesim içinse maalesef nitel ve nicel nakısalar söz konusu edilebileceğinden beklenen etki, kitlesel katkı ve kitleyi mobilize edecek, çekip çevirecek bir yapılanma, konumlanma maalesef görülemiyor.

İşte o önalma dediğimiz süreçlerde ‘taşlar bağlı köpekler serbest’ denilen bir vasatla, oldu bittiyle karşı karşıyayız. Kimseden ‘tık’ yok! ‘Tık tık’ diyenler de derdest! Taa 46’da mahyalarda ‘wellcome’ diye yazılarak karşılanan, 68’deki gelişlerinde onlara karşı kalkışmada bulunan solculara set olup secdelere kapanılan süreçlerden bugünlere geldik; çoğunluğu Müslüman denilen ülkede, sağcılık, muhafazakarlık yaftasını olumlayıp kabullenerek… İşte bu ana omurga bu tarz işleyişlerin de basamağı, hamalı, olumlayıcısı ve taşıyıcısı, yetkililere açık çekle sunulan onay ve meşruiyetlerin akabinde halihazırdaki omurgasızlığa duçar olmuştur. Buradan bir keramet ve çıkış beklemek de hayal, ötesinde muhal!

‘Nato zirvesiymiş’ zırvaya bakın siz! ‘Yükseldik sanıyorlar alçaldıkça tabana’ dediği gibi şairin (N. Fazıl), bu ne aymazlıktır! İslam’ın harem-i ismetine tasallutta bulunmayı şiar edinmiş bu sırtlan taifesinin bu topraklarda işi ne?! Bu herif kılıklı yamyam taifesi Nato konseptinin soğuk savaş dönemi akabinde, Sovyet sonrası dönemde yeşil rengi, boğalarınki kırmızıdır ya, kendine saldıracak renk olarak seçmiş, İslam’a ve tüm değerlerine karşı bir fobi üretip terörize ederek düşman olarak hedefine koymuştur. Bunu sağır sultan duydu, biliyor da bizim saftirik Müslüman taife ise üç maymunu oynamayı tercih ediyor!

Solculuk gibi kökten, varoluşsal açıdan karşı çıkılamıyor, bari yanında olmak niye?! Mehmet Akif’in ‘Zulmü alkışlayamam’ şiirindeki gibi ‘boğamazsanız’ bari yanında durmayın, kovun! Yok ‘savunma paktı’, yok ‘güvence’, ‘yok ‘İsrail girer’ gibi herzelerle oyalanıp duralım! Hakkın yanında dur(a)madıktan sonra geriye batıldan başka ne kalır ki?! Gerçi desenize ‘Zulmedenlere meyletmeyin -bakın meyil diyor işbirliği, ortaklık demiyor, dostluk hiç demiyor!- yoksa size de ateş dokunur!’ (Hud 113) diyen ayet korkutmuyor, ürpertmiyor, endişelendirmiyor, mani olamıyorsa, Akif’in şiirini kim okur/dinler, kim takar?!

Sapık Trump ‘İstanbul’da olmasaydı katılmayacaktım!’ dedi ya, hani şu meşhur ilanı dostluk, pekiştirilmesi, vurgulanması, testi ve gerçekliği açısından size de manidar gelmiyor mu?! Gerçi süreçte iade-i dostluk mesajını da duyarak olguyu çek etmiş olduk!

‘Taşlar bağlandı, köpekler serbest’! Bu köpoğulları ve baş şeytanları yeryüzünde ifsat ederek hareket ederken bizim safdiller, bunu hayra yormaya devam ediyor! Yeryüzünde sömürgecilik, emperyalizm farklı kurumlar marifetiyle kılıflanarak, bazen liderlik manasında yer ve yön değiştirerek sürüp gidiyor. Ahali uykusunda, uyanıkken de uyuşuk vaziyette, durumdan vazife çıkarıyor! Taşeronluklar için yeraltı ve yer üstü varlıklar peşkeş çekiliyor! Hep işin başındalar ya; manipülasyon ve dezenformasyonlarla ekin (kültür denilen insanlığın yerel ve bölgesel tüm aidiyetleri ile gerçek manada ekinler) ve nesil helak ediliyor (Bakara 205).

Bakınız haydi ortak aidiyetleri yadsıdınız, görmezden geldiniz, komşuda şu an yangın var, acı var, taziye var; oradaki temsiliyeti alt düzeyde gerçekleştirdiniz, yetmezmiş gibi bir de o acıların, yangının müsebbibi canileri, katilleri, zalimleri hemen esnasında, daha acılar dinmemiş, yara kabuk bağlamamış iken davet edip ağırlamak hangi aklın, iz’an ve insafın işidir?! ‘Müslümanlığın’ olmadığı kesin! Bakın o acılar içinde dahi o akıl ve iz’an ki sizin heyetinize, inandığınızı söylediğiniz, ama hiçbir hükmünü, hiçbir yerde kale almadığınız kitabınızın Nisa 95. ayeti ile ‘mazeretsiz oturanlar’ diyerek, daha doğrusu Rabbimizin dediğini hatırlatarak nasıl ders verdi? Var mı ders alan?!

İşte o Kitab-ı Kerimi dikkate almamanın bir delili de bu uyarıları görmezden duymazdan gelmektir! Gerçi bu coğrafyaların inandığını söyleyen insafsız, iz’ansız insanlarının mazeret üretmede de üzerlerine yoktur! Şimdi kırk dereden su getirir, getirdiği suyun kimin değirmenini döndürdüğüne de bakmadan, mangalda kül de bırakmaz! Yağ gibi üste çıkmaktan da vazgeçmez!

‘Nato kafa, nato mermer’ denilen ‘işte kafa, işte mermer’ diye anlaşılan mottoya göre de durum böyle! ‘…asıl güç, izzet ve şeref Allah’a, resulüne ve mü’minlere aittir’ (Münafikûn 8)! O güç ve şerefi başka yerlerde, başkalarının yanında arayanlar aldanmakta ve aldatmaktadırlar! Temennimiz odur ki bunu ‘inandık der dururken’ bu dünyada anlasınlar, yoksa kaybedecekler, elleri boş kalan müflis tüccar olacaklardır! Aldananlar ile aldatanlar, bunu burada anlamazlarsa, yarın istedikleri kadar suçu birbirine atıp dursalar bile mazeretleri kabul edilmeyecektir. Hani o okuyup dikkate almadıkları o Kitab-ı Kerimimiz bunu defaatle hatırlatmaktadır, akledenlere, kalbi körelmeyenlere; bizden de bir kez daha uyarı olsun ‘emr-i bil ma’ruf vennehy-i anil münker’ mükellefiyetimiz gereği…

Şimdi devletlerarası ilişkiler olur, sürdürülür. Farklı stratejiler de güdülebilir. Faklı birliktelik arayışları da söz konusu olabilir. Erbakan Hoca’nın (Allah taksiratını affetsin!) D-8 projesi gibi –ki kendi iktidar döneminin sonunu getiren gelişmelerden de biri ve önemlilerindendir-… Olur, olmaz! Nitekim olmadı! Elbette bunun da altında üstünde, önünde ardında farklı gerekçeler sıralanabilir. İlkin ‘ulus devlet’ modunda cetvelle sınırları çizilmiş, algılarla zihinleri kirletilmiş, ‘ümmet’ bilincinden uzak düşürülmüş bu ve benzeri ülkelerdeki alt ve üst yapı gözden geçirildiğinde, bunun öyle kağıt üzerinde, lafla kotarılabilmesi kolay bir süreç değil malumunuz; fikrin orijinalliğinden, niyet ve hayalin güzelliğinden maada! Ama hayali bile cihan değer! Bu ümmet(!) Filistin ve İran konularında bile bir vücut olup ortak akılla hareket edemedikten sonra, gerisini siz düşünün! Doğu Türkistan’ı, Arakan’ı, Afganistan-Pakistan sorununu, Afrika’daki olayları, Suriye’deki gelişmeleri saymıyoruz bile! Daha dün Bosna Hersek’te bu uluslararası çapaçulcuların nasıl ortak hareket edip kurum kuruluş ve kuralları işlemez kıldıklarını çabuk unuttuk! Daha yeni ‘Filistin’de, Gazze’de sözüm ona ateşkes anlaşması sonrası yaşananlar, devam eden işgal, zulüm ve katliamlar dünyanın gözleri önünde sürdürülmüyor mu?! Nerede arabulucular, nerede garantörler?! Nerede İslam ümmeti, Müslüman halklar?! Nerede uluslararası kurum ve kurallar?!

Bu insanımsılar geldikleri gibi gitmezler! Almadan/çalmadan vermezler! Verdikleriyle de ondurmazlar! ‘Öldürmek’ onlar için vakayı adiyeden! Bakmayın güldüklerine, gülümsemelerine; götürdüklerine odaklanın! Mesele üç beş fotoğraf ve mikrofonlara verilen birkaç mesaj değil! Maske ve makyajları çeşit çeşit! Aktörlükte ve artistlikte çok mahirler! Göz boyamayı firavunun sihirbazlarından daha iyi bilirler! ‘Çıkar’ dendi mi akan sular durur! Menfaat için dost(!) most tanımazlar! Sömürü, kolonizasyon, emperyalizm onların işi, vazgeçemez, duramazlar! Kurum, kuruluş, kural, etik metik dinlemezler; tek dertleri meteliktir! Mertlik ne gezer; meteliğe kurşun atmazlar, delikli metelik için dahi bomba atar, yakar yıkarlar! Mehmet Akif’in ‘Tek dişi kalmış canavar’ ve ‘…his yoksulu sırtlan kümesi’  mısralarındaki betimleme gibi bunlara ‘insanlık’ dışında hangi vasfı yakıştırırsanız yakıştırın; uyar!

Bunlar böyle, bunları tüm dünya biliyor, dediklerimizin eksiği var, fazlası yok! Pekiyi nasıl oluyor da ahalinin gözleri önünde bu tiyatrolar, her daim; figürler, sahneler, figüranlar değiştirilerek sadece, oynanıp tekrarlanabiliyor?! Kral çıplak, ahali de giyinik değil demek ki (https://iktibasdergisi.com/2019/01/18/deveden-ders/)!

Nato hiçbir şeydir! Ya da çok şeydir; olumlu hiçbir değer üretmeyen, sırf ‘düşman’ konseptiyle hareket eden, güçlünün(!) borazanlığını yapan, yeryüzünün her neresinde özellikle maddi bir değer varsa oraya çöken, ora ahalisini çökerten, oyun kuran, kuralları koyan, oyunların kurallarıyla oynayan, üç beş beyazın(!) dudaklarından çıkanlar etrafında düzen belirleyen ve gereğinde bozan bir uluslararası çete olarak… Bir terör örgütü… Bakmayın içinde bizim(!) de olmamıza -ki bu, Osmanlı’ya karşı sömürgelerden toplanıp savaştırılan, işin farkında dahi olmayan Müslüman neferlere benzetilebilir ve farkı şu ki onlardan bir kısmı ‘ezan’ sesi duyunca ayıkmışlar ve saf değiştirmişler- bu çakal sürüsü bir ‘haçlı ordusu/topluluğudur’! ‘Bir milyar nüfusun’ teminatı imiş bu mafya yapılanması ki üyeler toplamı… Diğer sekiz milyarın yedisine düşman yani! Üye nüfustaki nicelik de stratejik, taktiksel ve gelişmelere göre değişebilir, kafa karışıklıkları, çıkar çatışmaları sebebiyle! Bir de bu nüfusun nüfuzunu düşünürsek el atmadıkları, dil uzatmadıkları, göz dikmedikleri yer yok desek yeridir! Bu hesaptaki mantık hataları, çoğunluk hesapları işin içinde farklı anlamıyla ‘nitel’ bir durumu da açık ediyor! Güç dengeleri… Bizim içinse mesele ‘asıl ve tek güç sahibi sahibimizi unutmuş olmak’ olarak özetlenebilir! Sahte rableri de bir tanıyıp (LA) diyebilsek mesele büyük oranda çözülecek!.. Bu da yetmez; (İLLALLAH) ifadesinin de ne getirip ne götürdüğünü, ne anlama geldiğini, bileşenlerini de iyi idrak etmeli, künhüne vakıf olunmalıdır.

Bizden birileri, ‘öteki’ denilmeyi hak eden bu birilerinin ‘Bizim çocuklar’ demesi ve her tekere çomak sokması ile müsemma bu güruhun emir eri gibi hareket etmesi insanın ârına dokunuyor! ‘Bizden’ derken yakından uzağa ‘İslam coğrafyası’ diyeceğim amma, bu da bir muamma! ‘İslam coğrafyası’ denilen heyula varlık, adı var kendi yok cinsten, adı üstünde cinslik peşinde! Hep bir edilgenlik, her yerde bölünmüşlük, pek çok taviz, çoğu kez ve çoğunlukla kendi müktesebatının hakikatlerine sırt dönmüş, kıbleyi bâtıl batıya yöneltmiş, tüm mevcudatını batılı müstevlilere peşkeş çekmiş, taşeronluklarla ve ulufelerle yetinen, yerinden yekinmeyi unutmuş, melekeleri dumura uğramış, ulusal renk ve formlara bölünüp elindekiyle iktifa ile daha dün birlikte olduklarına bigane vaziyette eyyamcılıkla malul!

Üstelik bugünlerde daha da bizden(!) bilinen dünün radikalleri, kalkmış Nato konseptine ayar vermeye, onlara danışmanlık yapmaya, sanki matah bir teşkilatla karşı karşıyaymışız gibi birilerine ‘içten ve içerden’ mesaj vererek yarenliğe, yaranmaya kalkışmaktadırlar!  Bunun nasıl bir akıl tutulması, nice bir evrimsel süreç, ne menem bir başkalaşım olduğunu anlayabilecek varsa, lütfen bizi de aydınlatsınlar! ‘Nato’dan çok natoculuk’ deyip geçelim!.. Ya da ‘zırva te’vil götürmez’ deyip bırakalım kendi hallerine… Gerçi Nasrettin Hoca fıkrasındaki gibi, biz bıraksak; onlar durmuyor, kendileriyle beraber bir kitleyi sürükleyip güdüleyerek yoldan çıkarmaya devam ediyorlar! Üstelik ‘doğru yolda oldukları zan ve kuruntusuyla’!.. Ve üstelik -tartışılır ama-, ‘bilip dururken’, o kadar da dayak yemişken…

Nihayet, sonuç bildirgesinde düşman konseptine ‘İran’ da eklenmiş, zaten İslam projeksiyona alındıktan sonra doğal olarak öyleydi de bizim imzamızla(!) tescillenmiş oldu! Şimdi birilerine kına yetiştirmek lazım! Bizim de o toplulukta onca renk ve doku uyuşmazlığına rağmen sırf başka pakta kaçacak diye dahil edilmemiz ve sair coğrafyalara girerken bir ön açıcı, meşruiyet atfedici rolümüze hiç dikkat kesilen yok! Öyle ki bu rol, tarihî haçlı seferlerinde bazı beyliklerin, üstelik Müslümanlık iddialarına rağmen, sırf bazı roller kapmak, özerklik kazanmak adına o mel’unlara yol vermeleri, direnişe katılmamaları örneği olarak da okunabilir.

‘Farkındalık’ ise her şeydir! Çok şeydir! Önemli bir haslettir! Hele Müslümanın elinde; farukiyet, feraset ve basiretle… Bilgi ve bilinçle… Hikmetle… İhlas, ihsan ve salih amellerle… Hakkıyla ve hakiki bir imanla…

Dostluk, ittifak, birlik; velayet!.. Dirlik, diriliş direniş; dirayet!.. Kardeşlik, muhabbet, muavenet; ünsiyet! Bilgi, bilinç, iman; basiret ve feraset!.. Vefa, cefa, hak ve hakikat; hikmet!.. İhlas, sadakat, amel-i salihat; liyakat!..

Terkipleri değiştirmek, yenilerini oluşturmak olası; ancak, bizler verili olana (asla ve usüle, norm ve forma, kırmızı çizgilerle ilkelere, sınırlara ve sorumluluklara; vahye ve örnekliğine) bütünüyle olduğu gibi tâbi olmak zorundayız. Yoksa sırtımızın yerden kalkacağı, yüzümüzün ağaracağı yok! Çok terlememiz lazım, çok! Çoktan da çok çalışmamız!

Paylaş :

Leave a Comment

Your email address will not be published. Required fields are marked with *