NATO Milleti

NATO Milleti

Karşımızda, ‘North Atlantic Treaty Organization’ (Kuzey Atlantik Anlaşması Örgütü) adıyla 4 Nisan 1949’da kurulmuş bir örgüt bulunmaktadır. NATO’yu kuranlar İsrail’i de kuranlar olduğuna göre, NATO’nun genlerinde yatan İsrail’i mutlak dost, İslam’ı mutlak düşman olarak gösteren ‘kırmızı çizgi’yi görmek gerekir.

Terörün ve Haydutluğun NATO’su

36. NATO toplantısı 7-8 Temmuz günlerinde Ankara Beştepe’deki Külliye’de yapıldı. NATO Zirvesi olarak da anılan toplantıya 32 ülkenin devlet ya da hükümet başkanları ile kırktan fazla bakan katıldı. Toplantıya NATO üyesi ülkelerin haricinde, NATO’nun yakın ilişki içinde olduğu (Ukrayna, Avustralya, Japonya, Güney Kore gibi) stratejik ortaklar da iştirak etmişler, Bahreyn, Kuveyt, Katar ve BAE gibi ülkeler de bakanlar düzeyinde temsil edilmişlerdir.

Türkiye’nin toplantı için, Fatih Sultan Mehmet köprüsüne Amerika bayrağı yansıtılacak kadar NATO’dan çok NATO’cu gayretlerini, müttefik ülkeler bile anlamakta zorlanmışlardır. Hele de giderayak liderlere birer tabanca hediye edilmesi herhalde tarihe bir muamma olarak geçecektir.

Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın, NATO tarihinin en önemli zirvesi dediği toplantının gündeminde savunma harcamaları, Rusya-Ukrayna savaşı, yeni stratejik bağlam, ABD-Avrupa ilişkileri yanında bir de ‘Ortadoğu güvenliği’ vardı. NATO ‘Ortadoğu güvenliği’ diyorsa, bununla muaccel olarak ABD/İsrail-İran savaşında İran’ı mağlup ederek, onu -mevcut örnekleri gibi- ‘Amerikan Sünniliği’ çizgisine çekmeyi, Hizbullah’ı etkisiz hale getirerek, Filistin’i/Gazze’yi İsrail için iğneli fıçı olmaktan çıkarmayı; müeccel olarak ise Ortadoğu adını verdikleri İslam beldelerinin tamamını Amerikancı İslam’a dönüştürmeyi kastettiğinde şüphe yoktur. İletişim Başkanı Burhanettin Duran, zirvenin yalnızca diplomatik bir toplantı olmadığını, aynı zamanda küresel güvenlik mimarisinin geleceğine yön verecek kritik bir eşik olduğunu söylerken, acaba ‘Büyük İsrail’i gerçekleştirecek bir ‘kritik eşikten’ bahsettiğinin farkında mıydı? Öyle veya böyle, NATO toplantısı Siyonizm’e hizmet etmekteydi. NATO, örneğin İslam İşbirliği Teşkilatı gibi değildir. Dolayısıyla herhangi bir NATO zirvesinde İsrail’in (Siyonizm’in) içerilip, Gazze’nin dışlanmadığı bir ‘küresel güvenlik mimarisi’nden bahsedilemez. Türkiye de böyle bir NATO uğrunda tüm imkanlarını seferber eder.

Karşımızda, ‘North Atlantic Treaty Organization’ (Kuzey Atlantik Anlaşması Örgütü) adıyla 4 Nisan 1949’da kurulmuş bir örgüt bulunmaktadır. NATO’nun kuruluş tarihi İsrail’in kuruluşundan sadece 10 ay 21 gün sonrasına rastlamaktadır. NATO’yu kuranlar İsrail’i de kuranlar olduğuna göre, NATO’nun genlerinde yatan İsrail’i mutlak dost, İslam’ı mutlak düşman olarak gösteren ‘kırmızı çizgi’yi görmek gerekir. Bu çizgiyi kalbi mühürlenenler göremezler.

NATO İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Komünizme ve Sovyet yayılmacılığına karşı Batı’nın güvenliğini sağlamak maksadıyla kurulmuş, sözde askeri bir ittifaktı. Türkiye, Müslümanların ve Türkiye’nin dostu Amerika’nın gül hatırı için 1950 yılında (Menderes iktidarında) Güney Kore’ye asker göndermiş, orada öldürülecek Türk askerlerinin şehid olacağına hükmetmiştir. Askerlerin şehid olacağına dair istenen fetvayı veren ise Fetullah Gülen değil, Cumhuriyet’in Diyanet Reisiydi. Türkiye ABD’nin rıza-i şerifi için Kore’ye asker göndermekten pişman da olmamıştır. Bu durumda yaptığı işten (76 senedir) nadim olmayan, ‘Amerika’nın ve Kore’nin Mehmetçiği’ haleti ruhiyesi ile hareket eden bir rejimin, 2020’li yıllarda Filistin’in yanında saf tuttuğuna ve İsrail’i düşman bildiğine nasıl inanmalıdır?

Tabi biz değil, Külliye’nin imamları bilir ama herhalde NATO bir ‘Hılful Fudûl’ özlemiyle kurulmamıştır? Bizim bildiğimiz şu ki, NATO’yu tapınak şövalyeleri, Yahudi dolar milyarderleri, Siyonist-Haçlı ideologları vb. kurmuştur. Kısacası NATO Gladyo’dur, Haçlı kuruluşudur. Bu vasfıyla NATO Hılful Fudûl’den ziyade Epstein meşrebine yakındır, onlarla aynı millettendir. NATO görünüşte bir askeri ittifaktır, gerçekte ise Batı’nın siyasi, diplomatik, stratejik ve kültürel üstünlüğünü sağlamak isteyen özel bir teşkilattır. 1990’larda Sovyet sistemi çöküp Varşova Paktı dağılınca, karşıtı ortadan kalktığı için NATO ‘işsiz’ kalmıştı. NATO tabi ki gerekçe ortadan kalktı diye kendini feshetmedi. İsrail nasıl ki kendini feshetmezse, NATO da öyle. Dileyen elbette, NATO’nun sırf Sovyet Rusya’nın yayılmacılığı ve ‘Kızıl Komünizm’ tehlikesine karşı kurulduğu, kuruluş amaçları arasında İslam’ın durdurulması gibi bir görevin bulunmadığı masalına gerçeklik atfetmeyi sürdürebilir.

Bu anlamda ‘demir leydi’ lakaplı İngiliz Başbakanı Margaret Thatcher’ın 1990 yılında İskoçya’daki NATO Bakanlar Kurulu toplantısında söylediği, Kızıl Komünizm tehlikesinin bittiği, onun yerini ise Yeşil tehlikenin aldığı mealindeki sözlerine atıf yapmak da ihtiyaç değildir. Çünkü bilhassa 90’lı yılların başından itibaren NATO’nun ömrü İslam’a/Müslüman ülkelere saldırmakla geçmiştir. Bu öyle bariz bir gerçektir ki, AKP iktidarının benzeri görülmemiş bir şaşa ile aktedilmesini sağladığı son NATO toplantısında Başkent Ankara’daki Külliye adeta ABD Başkanı tarafından ‘durum odası’ olarak kullanılmıştır. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın çok itibarlı konuğu, ABD Başkanı Trump İran hakkında ağza alınmayacak sözler sarf ederken, İran’a saldırı emrini vermişti. Trump’ın tayin ettiği -biri de Türkiye olan- sözde garantör ülkelerin garantörlüğüne rağmen Gazze’de ilan edilen ateşkese bir gün bile uyulmamış, NATO Gladyo toplantısı Türkiye’nin başkentinde icra edilirken bile Gazze’nin aç, susuz, ilaçsız ve evsiz-barksız Müslümanlarının üzerine yağan bomba yağmuruna ara soluk verilmemiştir.

Türkiye’deki darbelerin NATO yapımı olduğunu bilmek için Musaddık’a yapılan darbe (1953) gibi bizzat ABD tarafından itiraf edilmesi beklenmemelidir. NATO 1995 yılı Temmuz’unda Srebrenitsa’da binlerce Müslümanın şehid edilmesi için elinden geleni yapmıştır. ABD’de İkiz Kulelere yapılan uçaklı saldırıyı (11 Eylül 2001) Afgan Müslümanlara atarak, olay üzerinden bir ay bile geçmeden bu İslam beldesini işgal etmiştir. 1979’da Kızıl Komünist Sovyet Rusya tarafından (on yıllığına) işgal edilen Afganistan, 2001’de de Kızıl Kapitalist haydut NATO tarafından 20 yıllığına işgal edilmiştir (2001-2021). Her iki haydudun arasındaki fark işte bundan ibarettir! Tabi, önemsenmesi gereken bir fark daha bulunmaktaydı: ABD (NATO) askerleri, Kur’an’ın ve öldürdükleri Afgan askerlerinin üzerine işeyecek kadar hınzırlaşmışlardı.

2003 yılında Irak’a demokrasi, insan hakları, özgürlük gibi necis şeyler götüren NATO milyona yakın insanı katletti. Küba’da Guantanamo üssünde, Bağdat yakınlarındaki Ebu Gureyb hapishanesinde Müslümanlara yapılan işkencelerin çığlıkları hala kulaklarımızda çınlamaktadır. NATO aynı oyunu Libya’da da tekrarladı.

NATO’nun cürüm ve cinayetleri birkaç örnekle bitecek gibi değildir. NATO kesin olarak İslam’la savaşmaktadır. Onun savaşı Müslümanlarladır. NATO’nun varlık sebebi, İslam’ın batıyı durduracak bir güce erişmesine fırsat vermemektir: İslam hiçbir şekilde, toplumları cezbedecek bir dünya görüşü, toplumsal düzen ve yaşam biçimi olmamalıdır! İsrail NATO’nun kırmızı çizgisi, batı uygarlığının göz bebeğidir. İsrail’i NATO müttefikleri kurdu, ABD ve NATO beslemekte, yemini-suyunu ve silahını eksik etmemekte, devlet imkanlarını İsrail’in önüne sermektedirler. ABD ve Avrupa ülkeleri nezdinde İsrail’in varlığı hiçbir tartışmanın konusu değildir. NATO giderlerinin tek başına %75’ini karşılayan ABD’ne göre, “Eğer İsrail olmasaydı, onu var etmek gerekirdi.”

ABD ve AB’nin bağırsaklarının dışa vurumu olarak kötülüğün bizatihi kendisi olan İsrail’in nükleer silaha sahip olması, Filistinlileri (kendilerinin gönderdiği silahlarla) diledikleri biçim ve miktarda öldürmeleri, İsrail’in istediği ülkeye saldırması, işgal etmesi vd. NATO ülkeleri nazarında mutlak kabul sebebidir. Hiçbir zaman nükleer silaha sahip olmaması gereken devlet ise İran İslam Cumhuriyetidir. Çünkü İran kendisini şeytan ekseninden 1979 yılında kurtarmış, haydutları ülkesinden kovalamıştır.

ABD ve diğer NATO ülkeleri -Danimarka’nın karikatürlere sahip çıkmasını saymazsak- mümkün olduğunca İslam’ı doğrudan hedef tahtasına oturtmazlar. Bunun yerine mesela terör terimini kullanarak, İslam’ı terörle eşitlerler. Batılı sömürgeci Haçlı devletleri nazarında İslam entegrist, totaliter, köktendinci terör dinidir. İslam sadece terör üretir. Müslüman demek terörist demektir. İslam küresel bir tehdittir. ABD’nin haydut Başkanı, Netanyahu’nun 52 bin sivili öldüren İran’la savaştığını İran’la savaştığını ve (New York’ta) asla ve hiçbir zaman tutuklanamayacağını söylemektedir. Hiç kimse haydut Başkan’a, İsrail’in kurulduğu günden bu yana sadece terör yaptığını söyletemez. İsrail ve onun NATO’su bunun için vardır.

36. NATO toplantısı çok detaylı olmayan bir sonuç bildirgesi yayınladı. Bildirgede NATO’nun meşhur, “Bir müttefike yönelik saldırı, tüm müttefiklere yönelik saldırıdır” ilkesinden hareketle “Birliğimiz, dayanışmamız ve kolektif gücümüz, özgür ve demokratik uluslardan oluşan İttifak’ımızdaki 1 milyar vatandaş için barış, güvenlik ve refahın temeli olmaya devam etmektedir. Caydırıcılık ve savunmaya yönelik 360 derece yaklaşımımıza bağlılığımızı sürdürüyoruz.” denmektedir. Sonuç bildirgesinden, “dağılmak üzere” olduğu intibaı veren NATO’nun kendi iç birliğini toparladığı anlaşılmaktadır. Dağılmak üzere olan örgütü, NATO havarisi Türkiye’nin sağalttığı ileri sürülmektedir. Avrupalı müttefikler ve Kanada, ABD’yle birlikte İttifak’ın savunulması konusunda daha fazla sorumluluk üstlenmişler. Toplantının en talihlisi Ukrayna olmuş görünmektedir. Ukrayna’ya 2026 yılı için 70 milyar avro, 2027 için keza aynı miktar taahhüt edilmiş. Sonraki yıllar için de kesenin ağzı iyice açık bırakılmıştır.

NATO Müttefiklerinin alicenaplığı(!) Ukrayna’ya yaramış, gazabı da İran’a tecelli etmiştir. Dedik ya NATO İslam düşmanıdır, varlığının en başat sebebi İslam’la savaşmaktır. Müttefikler İran’ın hiçbir zaman nükleer silaha sahip olmaması gerektiğini yinelemişler ve İran’a Hürmüz Boğazı’nda seyrüsefer özgürlüğüne tam anlamıyla saygı göstermesi çağrısında bulunmuşlardır.

Türkiye Neden Amerikancıdır?

NATO bir millettir, bir ‘millet paktı’, millet birliğidir. Ama NATO, İslam’dan bir zerrenin bile içinde barınamayacağı bir millettir. Kur’an ve Sünnet küfrün tek millet olduğuna hükmeder. Bir millet olarak kurulan NATO’nun elini tutamazdık ama Türkiye’nin NATO’ya üye yapılmasına söyleyecek bir sözümüz olmalıdır. Türkiye sistemi İslam’dan arındırılmış bir yapı olarak çatıldığı için, yeniden İslam’a dönmesini engelleyecek tedbirlerden biri olarak NATO’ya baş-göz edilmiş, NATO ile koruma altına alınmıştır. Türkiye NATO’ya biatlıdır.

Türkiye’nin NATO’ya güvenlik nedeniyle üye olduğu söylemine sadece ahmaklar inanırlar. Bu nasıl bir güvenliktir ki, Türkiye’nin başına musallat olan her bela bizzat NATO’dan gelmektedir. ‘Komünizmle mücadele’ ve ‘dinsiz Bolşeviklere karşı ehli kitap batıyla ittifak’ gibi söylemler Türkiye’yi NATO’ya ayartmak isteyen münafıkların işidir. Türkiye NATO’nun o kadar sadık bir bendesidir ki, 1960, 1971 ve 1980 gibi askeri darbelerin ardından darbeciler NATO’ya bağlı olduklarını ivedilikle belirtme ihtiyacı duymuşlardır. Demek ki Türkiye’de sistem, Amerika’ya biat esası üzere işlemektedir.

Türkiye neden NATO’nun (dolayısıyla batının) yanındadır? Bunun sebebi oldukça açık ve nettir. Türkiye’deki rejim batılıların eseridir. Türkiye’yi NATO’nun kanlı kanatları altına iten süreç, Osmanlı topraklarını kendi aralarında paylaşan İngiltere ile Fransa’nın 1916’da gizlice imzaladıkları Sykes-Picot anlaşmasıyla başlamaktadır. Birinci dünya savaşıyla Osmanlı ülkesi pay edilmiş, İsrail denilen ‘sıkıştırılmış batı’ya giden yollar döşenmiş, ikinci dünya savaşıyla Türkiye’nin ‘kaderi’ büyük Şeytan Amerika’nın eline verilmiştir.

Türkiye’yi uzun yıllar sağcı (veya solcu), mason localarından icazetli partiler yönettiler. Bu partilerin NATO’yla geçimleri hep iyi oldu. Millî Görüş/Adil Düzen siyasetinde de Türkiye Cumhuriyeti’nin NATO’ya bağlı, İsrail’le uyumlu, batıcı/Amerikancı niteliğinde herhangi bir değişme olmadı. Olması da beklenmezdi çünkü sağ partiler gibi Erbakan’ın Millî Görüş partilerinin siyaseti de batıyla ve İsrail’le ilişkileri koparmama temel tezine dayanıyordu. Millî Görüş gömleğini çıkaranların kurduğu muhafazakâr demokrat parti AKP; Amerika, Avrupa, İsrail ve NATO ile ilişkilerini ‘iyileştirmede’ bütün sağ partileri sollamış bulunmaktadır.

Türkiye Cumhuriyeti, bin senelik İslamî geçmişi olan bir halkı yöneten bir rejimin adıdır. Bu rejim zamanın, borusu öten iki devleti İngiltere ve Fransa’nın mühendislikleri ile kurulmuş, olup, varlık-bilimsel olarak halkına tamamen yabancıdır. Türkiye’nin ABD-Avrupa-İsrail hattından koparak, aslına (İslam’a) dönmesi, şeytanın bu kalelerine karşı verilecek, tamamen İslam’a dayalı bir mücadele ile mümkün olacaktır. ABD-İsrail’in Gazze soykırımı ve İran’a karşı yaptıkları savaşın dumanı tütmekteyken, Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, Netanyahu’nun olmadığı bir İsrail’le normalleşmenin mümkün olduğundan dem vurabilmektedir. Dışişleri Bakanının bu çok hassas konuda bu kadar rahat konuşması, ‘normalleşmenin’ lafın gelişi olduğunu zira İsrail’le ilişkilerin zaten normal olduğunu, bugüne kadar hiç ‘anormal’ olmadığını ve elan normalleşmekten bahsetmeyi gerektirecek bir durum bulunmadığını göstermektedir.

Bu bağlamda İsrail’in Türkiye ile ilgili olarak bazen lehte, bazen aleyhteki beyanatları ABD-İsrail ortak yapımı, ince elenmiş sık dokunmuş siyasî taktikler olarak görünmektedir. Malum olduğu üzere Siyonist-Haçlı dünyada işler oluruna bırakılmamakta, belli bir plan ve projeye dayandırılmaktadır. İsrail ile Türkiye’nin savaştırılması -kanaatimizce- söz konusu değildir. Gazze’deki soykırımın en dayanılmaz olduğu günlerde bile tüyünü kıpırdatmayan laik Türkiye İsrail’le şimdi mi savaşacaktır? Suriye’nin iliştirilmiş Cumhurbaşkanı Şara 8 Temmuz günü Ankara’da Trump’ın önünde bir kere daha itaatlerini arz ederken, ‘Büyük İsrail’ projesinin uygulayıcısı terör örgütü, Şam’a sadece 16 km. gibi bir mesafede bulunuyordu. İsrail Suriye’den çıkmayacağını defaatle söylemesine rağmen, aynı anda bilmem kaç masada oyun kurduğu söylenen Türkiye bir masa da İsrail’in Suriye’yi işgal girişimi için kurmamaktadır. ABD Başkanının her fırsatta “bunu sen yaptın, bu senin eserindir” dediği Suriye’deki ‘devrim’in İsrailleşmesine Türkiye gıkını bile çıkartmayarak tam destek vermektedir. İktidardan beslenen ve utanma duygusunu tamamen yitirmiş bir basın ordusu ise adeta uzaylılara konuşuyorlarmış gibi, Netanyahu’nun nasıl köşeye sıkıştığı yolundaki yorumlarla, aklımızla alay etmeyi sürdürmektedir.

ABD bölge ülkelerine, özellikle de Türkiye’ye muhtaçtır. 1979’daki İslam Devrimi yapılmasaydı İran da Türkiye, Mısır, Suudi Arabistan ve Pakistan rejimleriyle takım olup, birlikte ABD-Avrupa-İsrail’e hizmet kuyruğunda ömrü tükenecekti. Türkiye’nin en stratejik görevi, bütün Arap-İslam ülkelerini Amerika-İsrail adına, yanında tutmaktır. Türkiye laik-demokratik yapısıyla Müslüman ülkelere rol modelidir. Tam da bu nazik konuda biraz durmak gerekmektedir.

AKP iktidarı batılı ülkelere, siyasi kurumlarına ve Trump’ın şahsına karşı derin bir tazimde bulunmaktadır. İktidar icraatlarıyla halka münkeri emredip, marufu yasaklamaktadır. Geçmişte F. Gülen ve cemaatinin diyalog-hoşgörü klişesiyle Yahudi ve Hristiyanlara gösterdiği tabasbusu şimdi muhafazakâr hükümet göstermektedir. Kur’an, “Milletlerine tâbi olmadıkça Yahudiler ve Hristiyanlar senden asla razı olmazlar” (Bakara, 120) buyruğu ile Siyonist Haçlılara sevgi beslemekten şiddetle sakındırmakta, onların göstereceği ve onlara gösterilecek sevgiyi, ilgilisinin başına çalmaktadır.

Müslümanlar İbrahim milletinden olurlar. Şimdi bir de NATO milleti çıktı ve İbrahim anlaşmalarıyla İslam ümmeti İsrail’e müttefik yapılmak istenmektedir. Kur’an, Yahudileri ve Hristiyanları veliler edinmekten de menetmektedir. (Maide, 51). Büyük şeytan Amerika’nın Başkanını dost edinmek, İslam’a ve Müslümanlara sırt dönmektir, Allah’a meydan okumak ve O’na din öğretmektir. Halbuki dini Allah öğretir ve O’nun öğrettiği din, kâfirlerden beri, Müslümanlarla kardeş olmayı emreder.

Bir Yahudi-Hristiyan ittifakı olan NATO milletine kalbini açıp, onlarla savaş halinde olan Müslüman kardeşlerine ‘yabancı’ durmak Allah’ın lanetlediği bir duruştur. Filistin/Gazze, İran, Hizbullah olayında NATO milletinin kin ve düşmanlığı açıkça yayılmakta değil midir? İsrail’in lanet olası meclisinde, hem de Gazze’ye sözde garantör olunacak Mısır toplantısına giderken uğrayan ABD Başkanının Yahudilere hitaben yaptığı konuşmada, “Size, kimsenin bilmediği en iyi silahlarımızı biz veriyoruz, siz de onları düşmana karşı en iyi şekilde kullanıyorsunuz” demesi üzerinden henüz bir sene bile geçmedi. Haydut Başkanın, silahların kullanılmasından memnuniyet duyduğu hedefler, Gazzeli canlarımızdı. Gazzeliler Müslümandır. Peki, Gazzelileri en iyi silahlarıyla öldüren ABD-İsrail başkanları ve NATO’nun müttefikleri, müttefikleri dost edinenler nedir? ABD Başkanını dost edinenler, İran’da on binlerce hedefi vuran ABD-İsrail’i değil de İran yönetimini suçlayanlar nedir?

Amerika’nın Müslümanlara karşı güttüğü siyaset, NATO’nun ‘yeşil kuşak’ düşman algısıyla birebir aynıdır. Şu var ki ABD, kendisine hizmet eden, Suudi ya da F. Gülen tarzı, kanaralaşmış Müslümanlara düşman değil, dosttur. Seyyid Kutub’un tabiriyle ABD-NATO ‘Amerikancı İslam’a dosttur. Türkiye gibi ülkelerde iktidarlar Amerikancı İslam’a hizmet etmektedirler. Bu, NATO’nun sömürgeci siyasetlerine itirazı olmayan, İsrail’i sorun olarak görmeyen, ılımlı/işbirlikçi ‘İslam’dır. Daha doğrusu bu, İslam değil tam bir nifak hareketidir. Ama bilinmelidir ki ABD-İsrail dostluğu Ortadoğu’da hiçbir lidere hayır getirmemiştir. Muhafazakâr demokrat bir kadronun eliyle Amerikancılığın, Avrupacılığın, NATO’culuğun bu kadar pervasızca ve herhangi bir ahlaki kaygı da gütmeksizin alenen pazarlanması gerçekten büyük bir nifak olayıdır.

BİLGİ NOTU

Marshall Planı ile Türkiye’ye yapılan ‘yardımların’ ne anlama geldiğini daha iyi anlayabilmek için, Harry Truman’ın danışmanlığını da yapan küresel para baronları ailesinden (41. Amerika Birleşik Devletleri başkan yardımcısı) Nelson Rockefeller’in ABD Başkanı Eisenhower’a yazdığı mektuba bakmak gerekiyor. Rockefeller 1956 yılında yazdığı mektubunda şöyle diyordu:

“İktisadi yardımlarda, ABD’nin karşılık beklemeden yardım ettiği ve işbirliği yapmak isteğinde samimi olduğu intibaı oluşturulmalı. Elimizdeki bütün propaganda imkânlarıyla durmaksızın az gelişmiş ülkelere yapılan Amerikan yardımının karşılıksız bir yardım olduğunu, art niyet taşımadığını bütün kafalara sokmalı, bu konuda hiçbir masraftan çekinmemeliyiz. Bu arada ideolojik savaşa ara vermemeliyiz. Bu ülkelere yatırım yapan kapitalistlerimiz, teknik eksperlerimiz ve diğer uzmanlarımız az gelişmiş ülkelerin milli ekonomilerinin bütün dallarına girmeli, onları bizim çıkarlarımıza göre geliştirmelidir. Bu ülkelerdeki politik bakımdan güvenilir yerli işadamlarının ulusal çabaları da teşvik edilmelidir.”

Murat Akan, NATO’nun İslam’la Savaşı, Hayat Yay., 1. Baskı, İstanbul 2021, sayfa 107.

(İktibas Dergisi, Ağustos sayısı yorumu)

Paylaş :

Leave a Comment

Your email address will not be published. Required fields are marked with *