Yeni güvenlik dönemini doğru okumak

Yeni güvenlik dönemini doğru okumak

Önümüzdeki dönemde devletlerin temel sorusu “Savaş bitti mi?” olmamalıdır. Asıl soru, “Uzun sürecek bu yeni güvenlik ortamına nasıl hazırlanacağız?” olmalıdır.

Cumhurbaşkanlığı Güvenlik ve Dış Politikalar Kurulu Uluslararası İlişkiler Uzmanı Doç. Dr. Orhan Karaoğlu, Orta Doğu’da yaşanan kırılgan ateşkes sonrası yeniden başlayan saldırılar çerçevesinde oluşmakta olan güvenlik dengelerini değerlendirdi:

***

ABD ve İran arasındaki çatışmalar, 7 Temmuz’da yeniden başladı. ABD Başkanı Donald Trump’ın Türkiye’de gerçekleştirilen NATO Zirvesi sırasında “İran’la mutabakat benim için bitti. Artık onlarla anlaşmak istemiyorum” açıklamasından bulunarak, ABD ordusuna saldırı emri vermişti. ABD ordusu, bazıları Hürmüz Boğazı yakınlarında olmak üzere iki gecede yaklaşık 170 askeri hedefi vurduğunu açıklarken, İran da karşılık olarak Kuveyt, Bahreyn ve Katar’daki ABD üslerini hedef aldığını duyurdu. ABD’nin İran’a yönelik saldırılara yeniden başlaması, İran’ın da yaptığı misillemeler Orta Doğu’nun yeni güvenlik denklemine ilişkin önemli ipuçları verdi. Bu tablo bize bir gerçeği gösteriyor. Bugün asıl tartışılması gereken, savaşın bitip bitmediği değil, Orta Doğu’nun uzun soluklu bir çatışma dönemine girip girmediğidir.

Çok katmanlı bir jeopolitik mücadele

Son dönemde kamuoyunda sıkça dile getirilen “savaş bitti” ya da “ateşkes kalıcı olacak” yönündeki değerlendirmeleri pek gerçekçi görünmüyor. Çünkü İran ile İsrail arasındaki rekabet yalnızca iki ülke ilişkilerindeki askeri mücadeleden ibaret değildir. Bu rekabet, nükleer programı, bölgesel nüfuz mücadelesini, istihbarat savaşlarını, siber operasyonları, enerji güvenliğini ve küresel güç rekabetini içine alan çok katmanlı bir jeopolitik mücadeledir. Böylesine derin nedenlere sahip bir krizin kısa sürede sona ermesini beklemek de yanlış bir okuma oluyor.

Hamaney’in cenaze sürecinde İran’a yönelik saldırılar da bu gerçeği bir kez daha ortaya koydu. Böylesine sembolik bir dönemde gerçekleştirilen operasyonlar yalnızca askeri hedefleri değil, psikolojik üstünlüğü ve caydırıcılığı da hedef alıyor. Bu durum İran açısından misilleme baskısını artırırken, İsrail açısından da önleyici güvenlik anlayışının devam edeceğini gösteriyor.

İsrail’in 7 Ekim sonrasında benimsediği güvenlik yaklaşımı, tehdidi beklemek yerine sürekli baskı altında tutmayı esas alıyor. Tel Aviv yönetimi, İran’ın her duraksama dönemini yeniden toparlanma fırsatı olarak görüyor. Dolayısıyla İsrail’in kısa vadede askeri baskıyı tamamen sona erdirmesi beklenmemelidir. Benzer şekilde İran da yalnızca kendi güvenliğini değil, caydırıcılığını ve bölgesel nüfuzunu korumaya çalışacaktır. Böyle bir denklemde tarafların kalıcı bir uzlaşmaya ulaşması oldukça güç görünmektedir.

Trump’ın savaşı sona erdirme isteği ise anlaşılabilir bir stratejik hedef olarak değerlendirilebilir. ABD, yeni ve maliyetli bir Orta Doğu savaşına uzun yıllar kaynak ayırmak istemiyor. Washington’un öncelikleri arasında Çin ile stratejik rekabet, ekonomik maliyetlerin azaltılması ve küresel yük paylaşımı bulunuyor. Ancak ABD’nin bu isteği tek başına yeterli değildir. İsrail’in güvenlik kaygıları, İran’ın caydırıcılık arayışı ve bölgesel aktörlerin farklı hesapları, çatışmanın kısa sürede sona ermesini zorlaştırmaktadır.

Üstelik bu savaşın etkileri yalnızca İran ve İsrail ile sınırlı değildir. Hürmüz Boğazı çevresinde yaşanabilecek her gerilim, enerji arz güvenliğini, petrol fiyatlarını, deniz ticaretini ve küresel ekonomiyi doğrudan etkilemektedir. Dünya ekonomisinin en kritik enerji geçiş noktalarından biri olan Hürmüz’de yaşanacak herhangi bir kriz, Avrupa’dan Asya’ya kadar geniş bir coğrafyada ekonomik sonuçlar doğuracaktır. Bu nedenle İran-İsrail gerilimi artık yalnızca bölgesel değil, küresel bir güvenlik meselesidir.

Yeni güvenlik dönemini doğru okumak

Türkiye açısından da yeni dönemin doğru okunması gerekiyor. Ankara, NATO’nun önemli üyelerinden biri olmasının yanında, İran, Irak, Suriye, Kafkasya ve Doğu Akdeniz’e komşu bir bölgesel güçtür. Bu nedenle yaşanan gelişmeler Türkiye’nin enerji güvenliğini, ticaret yollarını, savunma planlamasını ve dış politikasını doğrudan etkilemektedir.

Önümüzdeki dönemde devletlerin temel sorusu “Savaş bitti mi?” olmamalıdır. Asıl soru, “Uzun sürecek bu yeni güvenlik ortamına nasıl hazırlanacağız?” olmalıdır. Çünkü artık savaşlar kısa süreli cephe çatışmaları şeklinde değil; askerî operasyonların yanı sıra istihbarat faaliyetler, siber saldırılar, ekonomik yaptırımlar, enerji rekabeti, bilgi savaşı ve vekil aktörler üzerinden yıllara yayılan çok boyutlu mücadeleler olarak devam ediyor.

Sonuç olarak Orta Doğu’nun önünde kısa süreli bir kriz değil, uzun yıllar etkisini hissettirebilecek yeni bir güvenlik dönemi bulunuyor. Bu nedenle yalnızca ateşkesleri ya da günlük askerî gelişmeleri takip etmek yeterli değildir. Devletlerin, kurumların ve toplumların uzun süreli jeopolitik rekabetin doğuracağı askeri, ekonomik, enerji ve siber güvenlik risklerine bugünden hazırlanması gerekmektedir. Asıl devlet aklı, savaşın ne zaman biteceğini tahmin etmeye çalışmak değil, uzun sürecek bir belirsizlik dönemini yönetebilecek stratejik kapasiteyi bugünden inşa edebilmektir.

Paylaş :

Leave a Comment

Your email address will not be published. Required fields are marked with *