Değişmeyen Çark: İran-İsrail-ABD sarmalı

Değişmeyen Çark: İran-İsrail-ABD sarmalı

Yirminci yüzyılın başından bu yana dünya sahnesinde değişen tek şey aktörlerin isimleridir, oyunun kuralları ve sömürgeci iştah hep aynı kalmıştır.

Ali Göçmez

​Ercümend Özkan’ın 1989’da işaret ettiği “Güneş Batmayan Amerika İmparatorluğu”, bugün de aynı “kantarın topuzu” siyasetiyle coğrafyamızı şekillendirmeye devam ediyor. 1978-79 yıllarında İngiliz ağırlıklı Şah rejiminin tasfiyesiyle başlayan süreç, bugün 28 Şubat’tan bu yana pişirilen ve İsrail-İran gerilimi üzerinden servis edilen devasa bir yıkım, katliam ve başka ülkelerin zenginliklerini yağmalama için yapılan, nükleer silah yalanıyla bir savaşa  dönüşmüştür.

​Batı’nın “Denge” Terazisi ve 28 Şubat Eşiği

​Hatırlanacağı üzere Amerika, İkinci Dünya Savaşı sonrası İngiltere’yi saf dışı bırakırken karşısına Sovyetler’i bir “denge unsuru” olarak oturtmuştu. Bugün Ortadoğu’da yaşananların  temelinde de benzer bir  denge arayışı yatmaktadır. Türkiye’de 28 Şubat süreciyle bölgenin genetiğine müdahale eden emperyalist akıl, aynı dönemde İran’ı “şer ekseni” ilan ederek aslında bölgedeki varlığını meşrulaştıracak bir “öcü” inşa etmiştir.

​İsrail bu coğrafyada Batı’nın ileri karakolu, Amerika’nın ise şımarık ama stratejik çocuğudur. Ancak şunu görmek gerekir: Amerika için İsrail’in güvenliği ne kadar esassa, İran’ın bölgedeki “korkutucu” varlığı da bir o kadar elzemdir. Eğer İran’ın bu meydan okumaları olmasaydı, Amerika Körfez ülkelerini nasıl haraca bağlayabilir, bölgedeki devasa askeri yığınağını hangi haklı gerekçeye dayandırabilirdi.

Kimin Ölçüsü, Kimin Hakkı?

​Batı dünyası kendi çıkarlarına uymayan her hareketi “uluslararası hukuka aykırı” ilan ederken, İsrail’in yaptığı her türlü katliamı “meşru müdafaa” kılıfına sokmaktadır.

Menderes’i kendi politikalarına direnç gösterdiği için ipe gönderen, Kral Faysal’ı sokak ortasında öldürten irade neyse, bugün Gazze’de taş üstünde taş bırakmayan ve İran üzerinden bölgeyi sürekli bir gerilim hattında tutan irade aynıdır.

​Biz Müslümanlar, Batı’nın bize dayattığı bu “laik-demokratik” çözüm biçimlerini kabul etmek zorunda mıyız? Onların “terör” dediğine terör, “diplomasi” dediğine diplomasi demek zorunda mıyız?

Bizim ölçümüz, gücünü Washington’dan veya Londra’dan alanların değil, izzetini yalnızca Allah’tan alanların “İslami değer” ölçüsüdür.

​Çağdaş Hayber: Siyonist Kale ve İzzetin Direnişi

​Yeryüzünde bugün yaşananlar, ne basit bir “vekalet savaşı” ne de Batılıların iddia ettiği gibi mezhepsel bir güç devşirme arzusudur.

28 Şubat’tan bugüne dek İran’a yönelen Amerikan öfkesi ve İsrail’in saldırganlığı aslında tarihin tekerrüründen ibarettir.

Bugün karşımızda duran tabloyu anlamak için haritalara değil, Rasulullah’ın (S.A.V.) Hayber surları önündeki duruşuna bakmak elzemdir.

​Yahudi İhaneti ve Modern Sur: Tel Aviv

​Tarih şahittir ki, Medine’de fitne çıkaran, sözleşmelerini bozan ve Müslümanların kökünü kazımak için çevre kabileleri kışkırtan Yahudi varlığı, en nihayetinde Hayber’in sarp kalelerine sığınmıştı. O günün Hayber’i neyse, bugünün İsrail’i de odur. Batı’nın sömürgeci aklıyla donatılmış, Amerika’nın teknolojik zırhıyla kuşatılmış bu modern “kale”, bölgedeki Müslüman halkların arasına saplanmış zehirli bir hançerdir.

​Siyonist akıl, bugün İran’ın mücadelesini “Şii yayılmacılığı” kılıfıyla pazarlayarak, Sünni Müslümanların kalbine nifak tohumları ekmektedir. Oysa Hayber önünde Ali’nin (r.a) kılıcı sallandığında mesele bir kabile veya mezhep meselesi değil İslam’ın yeryüzündeki izzet ve varoluş meselesiydi.

Bugün İran’ın, bedeli ne olursa olsun Siyonist rejime ve onun hamisi Amerika’ya karşı sergilediği tavır, o günkü “Hayber kapısını söküp atan” iradenin güncel bir yansımasıdır.

​Stratejik Sabır Değil, Hayber Usulü Kuşatma

​Batılı analizcilerin “kontrollü patlamalar” dediği şey aslında Rasulullah’ın Hayber’de uyguladığı kuşatma stratejisinin bir benzeridir. Hayber tek bir günde değil, kaleler tek tek düşürülerek ve düşman psikolojik olarak çökertilerek fethedilmiştir.

İran’ın bölgedeki direniş hatlarını tahkim etmesi, düşmanın lojistik damarlarını kesmesi ve Siyonist rejimi kendi içine hapsetmesi tıpkı o günkü Müslüman ordusunun Yahudi kalelerini adım adım izole etmesi gibidir.

​Amerika, İran’ın “gövdesine” vuramıyor çünkü o gövde artık sadece coğrafi bir sınır değil, İslam ümmetinin içinde uyanan “mustazaf” ruhun bayraktarıdır. Gövdeye vurulacak her darbe, Hayber önündeki Müslüman ordusunun daha da kenetlenmesine ve “Allah’ın yardımı ne zaman?” diyenlerin tek bir yumruk haline gelmesine sebep olacaktır. Emperyalistler bu gerçeği bildikleri için savaşı askeri sahadan çıkarıp “Sünni-Şii” ayrışması gibi sinsi kavramlarla zihin sahasına çekmek istemektedirler.

​Fetih Yakındır: Ali’nin Kılıcı ve Modern Ebabil

​Ercümend Özkan’ın belirttiği gibi; Batı, müslümanları “ezildikçe ezilen, aşağılanan” varlıklar olarak görmek istiyordu. Ancak İran’ın misillemeleri, o “üzerine ölü toprağı atılmış” İslam imajını parçalamış, Müslümanların yeniden özne olabileceğini göstermiştir. Bu misillemeler basit birer propaganda değil Siyonist kalenin “yenilmezlik” efsanesini yerle bir eden Ebabil taşlarıdır.

​Bugün “İsrail ve Amerika neden İran’ı tamamen yok etmiyor?” diye soran Siyonist akıl sahipleri aslında kendi korkularını gizlemektedirler. Çünkü onlar çok iyi biliyorlar ki Hayber kapısı bir kez zorlanmaya başladı mı arkasından gelecek olan şey “Nasrullah” (Allah’ın yardımı) ve mutlak fetihtir.

​Bizim Ölçümüz Batı’nın Kantarında Tartılmaz

Bizim ölçümüz Hayber önünde, Bedir meydanında belirlenmiştir. İsrail’in saldırıları ve Amerika’nın kuşatması, sadece müslümanların saflarını sıklaştırmaya ve gerçek mü’min ile münafığı birbirinden ayırmaya yarar.

​”Haksızlığın karşısında susan dilsiz şeytan” ise, haksızlığı “mezhep” kılıfıyla meşrulaştıranlar Siyonist aklın değirmenine su taşıyan bedbahtlardır. Hayber kapısı sallanmaktadır ve o kapıyı yerinden sökecek olan güç ne diplomasi ne de laik ölçülerdir. O güç, ancak Allah’a teslim olmuş bir imanın çelikleşmiş iradesidir.

Gerçek şu ki, şahsiyetini bulamamış, kendi köklerinden kopmuş ve Batı’nın çizdiği sınırların dışına çıkmaya cesaret edemeyen yönetimlerin bu uluslararası satrançta piyon olmaktan öte bir şansı yoktur.

Ercümend Özkan’ın yıllar önce Ankara’dan haykırdığı o gerçek bugün de bakidir:

“Siyasi adımlarını dikkatli atan, kendine güvenen, bir güçlü devlete sığınarak değil kendine güvenerek ayakta durabilenler ancak tarih yazabilir.”

​Geri kalanlar ise sadece Batı’nın yazdığı trajedilerde figüranlık yaparlar.

Paylaş :

Leave a Comment

Your email address will not be published. Required fields are marked with *