Değerlerimize dönüp izzet ve şerefi, değer ve itibarı yalnız ve ancak dinimizden, Allah’ın yanında bilmekten, aramaktan başka çaremiz de yok, yolumuz da! Zuhruf 36-37’de beyan edildiği üzere ondan/Kur’an’dan yüz çevirmek şeytanın dostluğu ile neticelenmektedir
Mustafa Bozacı
Müslümanların serencamı mı desek, Müslümanım diyenlerin hal-i pür melalleri mi desek, ne yapıp etsek de içinde bulunduğumuz ahval ve şerait altındaki insan nev’inin İslam ile müsemma kesiminin yurdumuz versiyonunun, bir portresini çizip renk ve dokusunu, nev’i şahsına munhasır özelliklerini serimleyip prototipini ortaya çıkarabilsek…
Bu yurdum insanının genel nitelikleri ile sair coğrafyalardaki dindaşları da üç aşağı beş yukarı aynı ahvaldeler, burası malum. Zor bir işe kalkıştığımızın da farkındayım. Dahası bunu başarabileceğimizi, herkesi ilzam eden şekilde bir veriye dönüştürebileceğimizi de pek sanmıyorum. Böyle bir işe kalkışmanın ne getirip ne götüreceğini ve de amacına ulaşıp ulaşmayacağını da kestiremiyorum.
Amacımız ‘Ayet ve Slogan’ adlı Ruşen Çakırın yazdığı kitap örneğindeki gibi tasnif yapıp ‘şucu-bucu’ gibi betimlemelere gitmek değil! Gerçi o tasnife tâbi grupların mevcudiyetleri ve aidiyetleri de herkesçe az veya çok malum. Bunlar arasındaki geçişkenlik, alâmet-i farikaları, uyguladıkları ritüeller, kılık kıyafete dönük tercihler, öne çıkardıkları olmazsa olmaz dedikleri hususiyetler vd. ile bunların serencamı birer bahs-i diğer.
Şurası da bir gerçek ki bu yapılar sosyal hayatın içinde olagelen, zamana ve zemine artan veya azalan akıştan, değişimden her ne kadar bireysel duruşlardan daha korunaklı olma avantajına sahip olsalar da yine de paylarına düşeni almaktadırlar. Duruma göre hal ve gidişatta, duygu-düşünce-davranış üçgeninde değişim, hatta başkalaşımlarla karşılaşmakta ve duruma göre güncellemelere, bazı kural ve kaidelerde esnemelere, çok aşırı durumlarda yapıbozumlarına dahi uğrayabilmektedirler.
Bu din dünyaya dairdir. Dünyada uygulanmak, yaşanmak, temsil edilmek için indirilmiştir. Ahiret kazanılıp kaybedilecekse o da burada olacaktır. Bu yönüyle dünyevidir; dünyevîleşme ve sekülerizm değil! Meselenin özünde, el’an içinde olduğumuz savrukluğun, dağınıklığın, ayar tutmazlığın, kayganlığın, istikamet üzere kalamamanın, bunların neticesinde Rabbimizin yardımına müstehak olamamanın sebebi, bir yönüyle bu beşerî, sadece tek dünyalılığı işaret edip imleyen izmleri, ideolojileri bilmemek, tanımamak, ayırdında olmamak yatmaktadır. Hak ediş olmayınca hak tahakkuk etmiyor yani! Diğeri de öncelikle kendi değerlerimizin, müktesebatımızın, Rabbimizden gelen ‘ilm’in, nur, ziya ve şifanın farkında, bilincinde ol(a)mamaktır. Bilgi olmayınca da bilinç olmuyor, doğal olarak!
İşte bu çift yönlü farkında, bilgi ve bilincinde olmama hali, hem kişisel hem de kitlesel (her kesim, grup, toplum/topluluk, cemaat) olarak mevcut hal-i pür melalimizi doğurmuş, ahval ve şeraiti kanıksayıp, mevcut akış ve sürükleniş içinde mazeretlere sığınıp mağaralarımıza mağara, zindanlarımıza zindan, prangalarımıza pranga ekleme neticesiyle sonuçlanmıştır. Yapmadıklarımız, yapmayacaklarımızın teminatı olarak bu ahval ve neticelerden çıkış da yakın ufukta görünmemektedir. Zira öyle bir çaba ve arayış içinde olan da yok! Denize düşenler sarılıp farklı yılanlara, yalanlara, hakikate sırt dönüp kendini ısırmamama pazarlığıyla kendi yılanına diğerlerini ısırtma toleransı göstermekte, elleriyle o imkanı sunmakta, kolaylaştırmaktadır. Yenildiğinin, ısırıldığının farkına bile varamadan! Artık uyuşmuş vaziyettedir; melekeleri dumura uğramış, irkilme yetisini dahi yitirmiş halde, sokulacak/ısırılacak yeri kalmamacasına… Bunun ferda fert olmasıyla, topyekûn olması arasında da bir fark yok, ne yazık ki! Yok, aslında bir fark var; o da kalabalıkların ‘öğrenilmiş çaresizlik’ sendromuyla birbirlerini avutup, tutmaları, tutuculuğa sevk etmeleri, toplu ayin, uyuşturucu seanslarıyla illüzyonu sürdürüp handiyse bundan zevk alır hale gelmeleri, bu aymazlığı içinden çıkılması daha zor hale getirmektedir. Sürüden ayrılabileni kurdun kapma ihtimali şimdilerde daha az!
Zaten Kur’an’ın ta en baştan sakındırdığı (Rum 32/En’am 159) bu gruplaşma, her grubun yanındakiyle tefahhür ettiği durumlar doğal olarak bu değişim ve başkalaşıma, yakınlaşmalara değil de uzaklaşmalara açık ve müsait olmanın bir biçimidir. Ta baştan bu durumu normalleştirmiş, iç ve dış etkilere açık hale gelmiş olarak, bütünü bırakıp parçayı iş edinerek gruplaşmak, fırkalaşmak sonuçlarını da biliyor olmayı ve gönülsüzce onaylamayı, ister istemez kabullenmeyi de gerektirir! Kim ne derse desin!
İslam tarihinde siyasî-itikadî, amelî mezhepler, tasavvuf ve tarikat temayülleri genel başlıklara alınıp incelendiğinde günümüze uzanan gruplaşma, ayrışma, fırkalaşma olgularının alt ve üst yapısını oluşturdukları söylenebilir. Bunların belli bir arka planları vardır. Zaman ve şartlara göre doğumlarına kapı aralayan sebepler, gelişmeler de sıralanabilir. Belli ölçülerde bir normallik de atfedilebilir ve fakat ilk çıkıştan sonraki süreçlerde her bir dalgalanmada pıtrak gibi üremeleri, miyoz mu mitoz mu fark etmeyen bölünmeleri hiç de normal olmayan, üstelik işin içinde farklı kurgu ve doğal olmayan etkenler, katalizör işlevi gören parmaklar olduğu da dikkatlerden kaçırılmamalıdır.
Bunların sayısı, işlevleri, aidiyetleri, genel yapı içindeki konum ve etkileri, teori ve pratikleri farklı yazıların konuları olmakla birlikte; meşruiyetleri, birbirlerine nazaran artı ve eksilerine nazaran daha öncelikli cevaplanması gereken bir durumdur. Yine nicellikleri, o nicelliğe göre etki ve çekim güçleri de yanıltıcı olabilir bunları anlamak, anlamlandırmak, ötesinde olumlayabilmek adına… Şu da var ki bu yapılar birbirini dinleyen ve besleyen, farklı noktalardaki boşlukları dolduran, bir eksikliğe çözüm sunan, senkronize hareket eden, bir işbirliği içinde sinerji üreten pozisyonda değiller göründüğü bilindiği kadar.
Hani ‘simbiyoz’ yapı ve ilişkiler vardır ya karşılıklı çıkar ilişkisi içinde birbirine tahammül eden, rıza gösteren, biri diğerinden yararlanırken karşı yardım sunup onu koruyup gözeten, zarar vermek bir tarafa onu destekleyen şekilde; bu durumdan bile ders alır halleri olmaması bir tarafa zarar vermek, onu yok etmek için bir engel görmek vakıay-ı adiyedendir. Varlığını adete karşıt bildiğinin yokluğuna bağlamaktadır bu yapılar! Oysa o kadar çok muarız, karşıt durum ve din dışı yapı ve kurum vardır ki adeta ‘bana dokunmayan yılan bin yaşasın’ dercesine onları görmezden gelmekte, varlığını varlığına armağan etmektedir handiyse! Üstelik o muarızının yaşayıp semirmesi ve sömürmeye devam etmesi bahasına!
Neyse biz bu farklılıklar, bu farklı yapılanmalar, gruplar arasında genel geçer bir hal alan, ortak karaktere dönüşen, türedi bir kimlik ve kişilik serencamına getirmek istiyoruz sözümüzü… Bu farklılıklar öyle arkaik duvarlara, öyle aşılamaz kurallara, sıkı kaidelere bağlanmış ki ya anakronizm meydana gelmiş ya da nevzuhur, türedi yollar icad edilmiş ve bunlar handiyse dinin önüne geçmiş, din olmuş!
Aynı din, aynı kitap, aynı resul, aynı ahiret olgusu ve fakat gel gör ki ortada ne ayniyet var, ne birlik beraberlik! Birlik olmayınca dirlik de olmuyor, doğal olarak! Herkes kendine çağırıyor; dini Allah’a has kılmamız, birbirimizi rabler edinmememiz, yalnız Allah’a kul olmamız isteniyorken! Herkes(im) elindekiyle oyalanıp yetiniyor, seviniyor! Ya bendensin ya kara toprağın! Kalpleri birleşmeyenler, nasıl kardeş olacaklar?! Allah’ın dininin birleştirmediğini kim, ne birleştirebilir ki?!
Rabbimiz tek bir din göndermiş, onun da yalnız Kendine has kılınmasını, hasredilmesini istemiş, dinini elçisiyle de örneklendirmiş, vahyini de muhafaza altına almış iken bu olup bitenlerde bir bit yeniği yok mu? Bunu sadece dış çeldiricilere, ötekine, din düşmanlarına, şeytan ve avanesine (ins ve cinden) bağlayıp kurtulabilir, meseleyi çözüme kavuşturabilir miyiz?! Elbette hayır! Bu olsa olsa herkesin kendince rahatlamasına, gazını atmasına sebep olur o kadar! Sebepler üzerinde doğru teşhis ve tesbit yapıl(a)mayınca çözümler de hep öteki baharlara kalmaktadır, kalacaktır. Üstelik şu son zamanların sorunlu anlarında baharlar da eskisi gibi seçilebilir, hissedilebilir değil! Mevsimlerin herc-ü merci gibi insanların temayülleri ve bu temayüllerin tezahürleri de çoğaldı, farklılaştı, iç içe geçti!
Tartışılır bir konu olarak yakın tarihimizden malumunuzdur, ‘Sadece siyah beyaz yok, ara renkler, gri alanlar da var!’ denilerek o zamanki isimlendirmeyle ‘radikallik’ eleştirilir, aşırı sert bulunur, biraz yumuşama beklenirdi! Bu konuda kavramlara sadakat, ilkelerde tavizsizlik, iman noktasında ‘hak ve batıl’ olarak iki ana eksenin vurgulanması ve ona göre konumlanma hassasiyeti olarak bu durum ‘Allah’ın boyası’ (Bakara 138) vurgusuyla izah edilir, tartışma üstü görülür ve buna titizlenilirdi. Gelgelelim köprülerin altından öyle sular aktı ki su artık safiyetini yitirir oldu aşağılara inildikçe! ‘Eski çamlar bardak oldu’ vurgusu dahi aranır oldu! Değişim ve başkalaşım o hız ve boyutta yani anlayacağınız! Şimdi rengin bir vaziyette ebem kuşağındaki renkler de kesmiyor! Grilik yol oldu! Ana eksende siyah ve beyaz unutuldu, renk olmaktan çıkarıldı!
Bu noktada biliyorum, ‘istisnalar kaideyi bozmaz’ ama artık hayati önemde bir hal oldu istisna olmak, öyle kalabilmek! Bu yaklaşım bilmem ki ‘kendine çağırmak’ olarak yaftalanır mı, ama başka hal de, yol da, çare de kalmadı! Suyun derişikliğinden bahsederek, içine algılar, zanlar, kuruntular eklenerek, renklere renk boca edilerek, nefsî ve indî çıkarımlarla o safiyetin süreçte bozulduğunu vurgulamıştık. O halde çare de, çözüm de kaynağın/pınarın başına dönmek, ilk kaynağa ulaşmak olmalıdır. Bunu salık veren, tavsiyeleşen, buna davet eden bizler, istisna kalmayı da göze alarak söze sadakatle, onu îla etmek, onu yere düşürmemek azm-ü cehd-ü gayreti içinde, ona sarılmak, elçinin örnekliğinden, aslî sünnetinden ayrılmamak suretiyle kulluğu yalnız Allah’a hasretme duygu, düşünce ve tutumumuzu sürdürüyoruz. Buna da hamd ediyoruz. Azımızı çoğa katması, eksiğimizi tamamlaması, hatalarımızı örtmesi, yanlışlarımızdan dönme farkındalığımızı artırması, yapıp ettiklerimizi kusurlarımızla beraber kabul buyurması niyazında bulunuyoruz. Tüm refiklerimizi, din kardeşlerimizi ve nihayet insanlığı buna davet ediyoruz. Ancak bu istisnalığın süreci tersine çeviremediği de aşikardır! Bu oran ve orantı içinde pek bir şeyin değişeceği de yok Allah’ü a’lem!
Düşman kavi ve çok! Şeytan boş durmuyor, yaya ve süvarileriyle taarruzda! ‘Didişmeyin/çekişmeyin, yoksa rüzgarınız/güç kuvvetiniz gider’ (Enfal 46) diyen buyruk elimizde! İman edenler Allah yolunda savaşırlar. İnkar edenler ise tağut uğrunda savaşır, siz de şeytanın dostlarıyla savaşın…’ (Nisa 76) diyen ayet önümüzde… Üstelik Enfal suresi 73. ayet de ‘Kafirler birbirinin dostudur. Eğer siz de böyle dost olmazsanız yeryüzünde fitne ve büyük fesat çıkar.’ derken bu olan bitenin, içinde bulunulan gafletin, dalaletin ve hatta hıyanetin bir izahı olabilir mi?! Fitne ve fesadın tam ortasında değil miyiz Müslümanım diyenler olarak. Müslümanım diyenlerin coğrafyalarına bakınız hep kan ve gözyaşı! Hep acı ve ızdırap! Dövülen, sövülen ve kovulan da hep biziz! Zira ‘Biz’ değiliz! Bir değiliz! Bilgi olmadan bilinç, diri olmadan diriliş olmaz! Yitiğimizin farkına varmalı ve onu ait olduğu yerde, yitirdiğimiz yerde aramalıyız!
Bu salt bir metin sahipliği, Kur’an’ın kudsiyeti, baş-göz üstü bilinmesi gibi bir şey de değil! ‘Kur’ancılık’, hele ‘mealcilik’ hiç değildir! Kur’an uzmanlığı, Kur’an mühendisliği değildir! Konu Kur’an’a farklı yaklaşımlar (cifr-ebced, batıni okumalar, ezoterik/nazmı-edebi yönü vb., yaklaşımlar, buldulleist/ilmi-teknik okumalar, primatif/sure faziletleri vd.) meselesi de değildir. Nasıl bir tenakuzdur ki şifamız, ışığımız olacak veriler aynı zamanda ihtilafımıza da konu oluyor! Karanlık üstüne karanlık! Metnin kendisinde bir bütüncül beraberlik, ana ve ilk ilke ve kaide, tek kaynak olarak bir sığınma ve sarılma gerçekleştirilemediğinden onda mündemiç ve ondan mülhem sünnette de, bunların uzantıları olan kıyas ve icma da dahil sonraki tüm muktesebatta da haliyle bir anlaşma, uzlaşma gerçekleştirilemediği gibi bunların her birindeki bir teferruat ve tâli konu, sanki din mesabesindeymiş gibi öne çıkarılmakta, ayrılık gayrılık için kaşınmakta, bırakınız paranteze alınıp geçilebilecek, amelî konularda rahmet sayılabilecek hususlar dahi kule surları gibi aşılmaz, tartışılmaz bilinmekte, ‘din’ edinilmektedir. Böyleyken düşmana, şeytana ne hacet! Dini ikame edin/ayakta tutun/kıyamda kalın ve tefrikaya ayrılmayın (Şûra 13) diyen ayet kime inzal oldu acaba?!
Köprülerin altından öyle kirli sular aktı ki genel anlamıyla radikallik evcilleş(tiril)di, uysallaştı, inbat yeteneğini yitirdi! Modern muhafazakarlık oldu! Öte yandan ‘muhafazakarlık’ da seviye atladı, dönüştü, lineer ilerlemecilikten nasibini aldı ‘post ve meta’ aşamalarıyla artık dönülmez akşamın ufuklarında yol alıyor! Grilikten kopkoyu griliğe, oradan siyaha doğru bir evrimle söz konusu desek haksızlık mı etmiş oluruz?! Muhafazakarlık -kavram meşhur olmuş, kanıksanmış anlamıyla kullanılmaktadır- hem aşındırıcı hem de kendisi süreçte aşınmış konumuyla dine dair yeni bir yorumdur, bu yönüyle de moderndir ve farklı kabulleri içermektedir. Buna ‘gelenekçilik’ de diyebiliriz bir boyutuyla; aslî kaynak ve onun hayata bakan yönü, şahitliği olan sahih sünnetten gayrı ne varsa, ne yazılıp çizildiyse, üstelik o ana eksene rağmen ‘ek’lenerek gelen her şeyi bilaistisna, sorgusuz sualsiz almak, her dönemeçte ve her bölgede bazen üzerine koyarak bazen de eksilterek tevarüs eden her ne olduysa tamamına, aynıyla bağlanmak, din bilmek… Bu, köklere itiraz ve toptan reddetmek anlamına gelmez, zira hepimiz bir gelenek üzereyiz. Elçiler de o gelenek üzerelerdi, türedi değillerdi! ‘Ek’ kısmı eleştirilecek, sorgulanacak, ayıklanacak, tashih edilecek, ana norm(lar) çerçevesinde gözden, denetimden geçecek, öyle sahiplenilecek, din bilinecek bize gelenler. Bunlardan da sadece Kur’an sorgulanmaz, eleştirilmez, kaynağı itibariyle şeksiz ve şüphesizliği teslim edilerek, aynıyla ittiba edilir. İşte o gelenekçilik/muhafazakarlık melezliğe, oradan hepçilliğe, ne olsa geçere, tüm örfî, adet ve an’aneli yöresel ve zamansal yorumlara açınca ve bırakarak bunları dondurunca kendini, bugünkü çok renkli(!) vasfına bürünmüştür. Radikal muhafazakarlık olmuştur! Kavramı tutun veya tutmayın, aslında korunacak, sadık kalınacak, taviz verilmeyecek ilkeler sınırlar, sorumluluklar, aidiyetler, dava bilinci anlamında olumlanabilecek bir hal, ne yazık ki bu coğrafyalarda derişik hale gelmiş, safiyetini yitirmiş, asla olan aidiyeti ters yüz olmuş bir tutumun, tutuculuğun adı olmuştur. Bakınız bu, ‘kocakarı imanı’ denilen bir durumdan daha alt seviyelere düşüşün de adıdır ve o eski çamların, eski tüfeklerin de muhafazakarlık/gelenekçilikle aynileştiği, örtüştüğü bir seviyedir. Bir tarafta ‘bilmemezlikten kaynaklanan cahiliye’, diğer uçta ‘bilerek, farkında, ama farklı mazeret, maslahat güdüleriyle istikamet tersi bir konumlanış’, bunların bileşkesinde de ‘hepçillik, olanı olmayanı istisnasız kabul, ne olsa geçer tarzında ne yardan ne de serden geçmeden, bıyık-sakal arası gelgitlerle bir yeni form’… Al birini, vur ötekine! Nerede tek ölçü Kur’an, nerede elçimizin sahih sünneti! Murakabe yok, muhasebe yok! İşgüzarlık!
Yok ‘Anadolu irfanı’, yok ‘Türk tipi Müslümanlık’, yok ‘Afganistan örneği’, yok ‘Avrupai İslam’, yok ‘Arabistan yorumu’ gibi birçok algı ve bunların alt şubeleri, üretilmiş, normu dikkate almayan türedi formlar asıldan ne kadar uzaklaştığımızı gösterirken, ayrım noktalarının altı üstü çizilip berkitilerek kaşınması ve adeta bir miras gibi yeni nesillere aktarılması daha yenecek çok fırın ekmeğimiz olduğunu gösteriyor. Dahili ve harici etkenler bu konuları konuşup tartışıp, asli ölçütümüze, onun hakemliğine müracaat ederek izale etmek bir tarafa, kör bir tarafgirlikle kronikleştirmekte, kangren haline döndürmektedir. Herkes, her kesim elindekiyle yetinmekte, fırka-i naciye zannıyla safını öznelleştirip safiyeti kale almadan yekdiğerlerine kapatmakta, her uyarı, ikaz ve hatırlatmayı ‘elbiselerine bürünerek’(*)görmezden, duymazdan gelmekte ve düşmanının değirmenine su taşıdığının ve bundan Rabbimizin razı olmayacağının farkına varamamaktadır!
Çok yönlü, çok renkli, farklı tezahürlerle bir aşırılık söz konusudur. İki taraflı bir ifrat, tefrit hali… Bu radikalliğin ‘İslamcılık’ boyutu da konuya dahildir, ne yazık ki bu kavram üzerinde de bir mutabakat yoktur. Zira modern bir boyuta sahip olmakla ve de zamanında ‘Turancılık, Osmanlıcılık, Batıcılık’ gibi eş zamanlı bir projenin aparatı olarak ‘Pan İslamizm-İttihadı İslam’ gibi algılarla işe koşulmuş, bir amaca hizmet için üretilmiş olsa da bugün kavramın ‘sahih bir anlam içeriğine kavuşturulup savunulması gerektiğini’ düşünenlerdeniz. Gelenek ve modernizm eleştirisi ve tashihi, amaç araç uyumu, siyasetin ibadetle aynı renk ve dokudan oluşu ve sürdürülmesi, yol ve yöntem meselesi vb. hususlardaki safiyet, netlik ve nitelikler kavramı billurlaştırıp özgün hale getirecektir. Bu bir orta yol, vasat bir tutum, kıst/iktisad temelli duruş ve düşünüş teklifidir de… Aynı zamanda tüm kavramlara sadakati, öze dönüşü, Kitabın/dinin tamamına aynıyla teslimiyeti, emir ve yasaklardaki bütünlüğü gözetmeyi, tağutun tüm kişi, kurum ve boyutlarıyla reddi ve onlardan ictinabı, onlarla savaşmayı, dini yalnız Allah’a has kılmayı, din yalnız Allah’ın oluncaya kadar mücahedeyi, ‘tevhid’ farkındalığı gibi özellikler olmazsa olmazlar olarak ‘İslamcılık’ tercih ve teklifinin alameti farikalarıdır.
Bu, Rabbimizin bizlere verdiği ‘Müslüman’ isminin bir açılımı olarak düşünülmelidir. Yoksa ona ekleme ve eksiltme anlamına zinhar alınamaz! Zira Kitabımız da İslam olmanın, ona teslimiyetin unsurlarından, bileşkelerinden bahsetmektedir sıkça ve hatırlatma olarak… Müslümanlığın, mü’minliğin bileşkesi…
Yoksa yukarıdaki ifrat ve tefrite kaçan temayüllerin sergiledikleri türedi tezahürlere rağmen kendilerini ‘müslüman-mü’min’ olarak vasfetmeleri bu kavramsal farkındalık konusunda bir herc-ü merc oluşturmakta, mesele sadece nicel olarak bir veri konusu zannedilmekte, kafa karışıklıkları bitmemekte ve neticede ortaya o aidiyet ve liyakatten, doğru kullanımlardan olması gereken, beklenen neticeler hasıl ol(a)mamaktadır ve bu gidişle de olmayacaktır. Elbette bu, ‘mü’min ve müslim’ kavramlarının kuşatıcı olamamasından, kifayetsizliğinden, eksikliğinden kaynaklanmamaktadır. Bu, ‘yanlış anlama, işine gelme/gelmeme, kavramın içinin boşaltılıp yeniden ve yenileriyle doldurma, ekleme ve eksiltme, heva ve heves kaynaklı etkiler, zanlar ve algılar, iç-dış manipülasyonlar, müktesebattaki tashih ve tahkik içermeyen, ‘ne olsa geçer’ algısıyla üretilen ve uydurulan birikintiler, kavramların sahih içeriğinden kaynaklanan mükellefiyetlerden yüksünme ve bunları yüklenmekten imtina, işin kolayına(!) kaçma, ‘atalar yolu-gelenekçilik ve modernizm’ yollu kuruntular, dinin ana kaynağına norm ve kriter olarak bakmama, onun muhasebe ve murakabesinden kaçınma, elçinin sahih örnekliğini atlama ve bunları kendince, kendi meşrebince okuyup dogmatik hale getirme vb. özellik ve tutumlar olması gerekenle olan arasında te’lifi kabil olmayan uçurumlar meydana getirmiştir. Anlam ters yüz olmuştur, handiyse buharlaşmıştır!
Düşünsenize bu toprakların yüzde doksan dokuzu, artı küsuratı Müslüman! Dünya nüfusunun dörtte biri! Pekiyi, nerede bu nüfusun nüfuzu! Nerede getirisi götürüsü! İşte mesele sadece ‘inandık’ demeye indirgenince ve bu imanın bileşenleri, temayülleri ve tezahürleri başkalaşınca durum bu!
Bu yoğun(!) nüfusun içinde yıllara sari bozulma ve dejenerasyon, dezenformasyon öyle haller aldı ki, ‘denize düşenin yılana sarılması’ kabilinden ‘her sakallıya dede demek’ yol olmuştur! Mekke cahiliyyesi tüm tezahürleriyle, oraları da aşmış vaziyette görünür olmuştur! Gri alanlar kanıksanınca, beyaz/hak ile siyah/batıl arasındaki gözle görünür, irkilme melekesi kalanlarca hissedilir olan uzlaşmaz, uyuşmaz, kapanmaz mesafeler kalkmış; algılarla gerçekler, üretilip uydurulan zan ve kuruntularla iletilen hakikatler yer değiştirmiş durumdadır. Şirk/küfür/zulüm/tuğyan/fitne ve fesat/fısk-u fücur rengarenk vaziyette kıtalar/nefisler dolaşmaktadır!
Bakınız daha dün hemen yanı başımızda din kardeşlerimize Filistin’de malum çete ve bileşenlerince yapılan zulüm ayyuka çıkıp sürmekteyken işte Müslüman nam camiaların yapıp ettikleri ortadadır. Daha doğrusu yapmadıkları, yapamadıkları!.. ‘Zulme meyletmeyin size de ateş dokunur…’ (Hûd 113) diyen emri ilahi ortada dururken, O’nun (cc) sözü değil, ‘amalı, fakatlı’ bir şekilde ‘maslahat hazretlerine’ boyun eğerek, gücü, iktidarı ellerinde tutanlara ‘gıkı’ çıkmayanlar ve desteklerini ‘vardır bir bildikleri!’ tarzında teslim olarak sürdürmeleri, işin doğrusunu söylemek gerekirse artık gelenekçilikle/muhafazakarlıkla bile ifade edilemeyecek bir başkalaşımdır, dönüşümdür, aşağılık bir haldir! Hani ‘Müslüman sözün en güzeline’ uyacaktı! (Zümer 18)
Keza şimdilerde daha yakınımızda, sınırımızda aynı caniler, zalimler, kâfir ve facirler tarafından İran üzerinden yapılan tecavüzler Filistin kadar da bir tepki doğurmamıştır. Bu çok renkli yapıların tüm renklere rağmen bir tek o rengi hazmedememiş, renk tayflarına ekleyememiş, ‘Müslümanım dedikleri halde ve bunu sırf ehli teşeyyu yorumuyla yaptıkları için’ kendilerince ölçüp biçerek onları zalimin zulmüne, canilerin cinayetlerine, hadsizlerin tecavüzlerine terk edebilmekte, kör, sağır ve dilsize dönmektedirler! Dönmüşlerdir! Hadi Şii-Sünni dediniz, bir kamp daha açtınız; pekiyi Afganistan ile Pakistan arasındaki nizaaya, karşılıklı taarruzlara ne diyeceksiniz? Batılın ‘böl-parçala-yut/yönet’ politikaları tutmuş, bu topraklar başkalarınca sürülmüş ne yazık ki!
Bu iki mesele camialarımızın yüz akı değil, yüz karası olmuştur! İki turnusol kağıdı tüm makyaj ve maskeleri söküp düşürmüş ve kel görünür olmuştur! Bunun için Rabbimizden dileğimiz, tövbe kapılarını yüzümüze kapatacak şekilde kalplerimizin körelmemesi, imkân elde iken tövbe ve istiğfar ile doğru süreçlere girerek fırsatı kaçırmamamızdır! Bizlere basiret ve feraset vermesini, ‘farukiyyet’ kesbetmemizi nasip etmesini temenni ediyoruz (Furkan 1 ve 63-76 ve özellikle Enfal 29! Bu iki mesele Müslümanım diyen ahaliyi bir araya getiremedikten, kardeşliğini hatırlatmadıktan sonra başka ne musibet bekliyoruz ki?! Bundan büyük fitne mi olur?! Nerede ‘tevhid’ ilkesi… Hani ümmet, hangi ümmet?! Teorisinde de, pratiğinde de bir herc-ü merc hali… İstikamet krizi!
Yukarıdaki örneklerdeki gaflet, dalalet ve hıyanet aymazlıkları sadece kişisel temayüllerle de sınırlı değildir. Bunun birçok basit örneğini hemen her yerde görebilirsiniz. Sıradan bir örnek sadedinde başında bez parçası(!), altında tayt, şu oruç zamanlarında elinde cigara hiç kimseye aldırış etmeden salınmak vakıay-ı adiyeden oldu! Hani ‘niye bu örnek ve bayan üzerinden’ denilecek olursa, doğrudur, bu, farklı bir içerikle ayrıyeten tartışılmalıdır ama hani ‘başörtüsüne özgürlük’ kazanımından bahsediliyor ve oruç da hem güncel olmaklığı hem de o ‘müslüman ve mü’min’ iddiasındaki kahir ekseriyetli kitlenin en çok îfa edegeldiği ibadet şekli olduğundan, başka bir sebebi yok yani! Sınırlar aşındırılmış vaziyettedir! Hadler aşılınca hadsizlik yol olmuştur! Yoksa nerede ‘şeriat’ tercihi, tağutu küfretmek, Allah’ın hükümlerinin icra edilmediği sistemlerden olabildiğince teberri etmek, dini Allah’a has kılmak, bir kısmına inanıp bir kısmını reddetmemek!
Bayan örnek böyle de, erkeklerimiz durumdan müstağni mi?! Değil elbette! Zaten böyle bir ayrım dahi bir yenilmişlik psikolojisini, değerlerin yitirildiği bir vasatı telmih etmektedir. Evet, şurası bir hakikat ki bu coğrafyalarda İslami mücadele başörtüsü özelinde, ona indirgenerek, onun ve bayanların arkasında ve o da ‘insan hakları’(!) talebiyle sürdürülmüştür. O örtü talebi, birçok şeyin de üstünü örtmüştür! O kazanımın karşılığında nelerin verildiği, nelerden vazgeçildiği, nelerin ertelendiği ise gözlerden gönüllerden uzak tutulmuştur. O süreç öyle aşamaya gelmişti ki en radikal örnekleri dahi çöz(ül)müş; ‘Açmasınlar da na’psınlar, okumayıp koca eline mi baksınlar’ diyecek duruma gelmişlerdi ki sistem imdatlarına yetişti! Şimdi bu âlicenapliğa(!) kadirşinaslık yapmasınlar da na’psınlar de mi yani! Nankörlük hiç yakışır mı?! O günlerde kızlarımız başörtüsü yasaklarından evlerine dönmeye başladıklarında ‘Asıl şimdi kazandık!’ diyenler, şimdilerde sistemin sahiplerine, o kazancı serbest bırakarak ve kurumlarda görünür kılarak yol verdikleri için minnet borçlarını ödemekle meşguller! ‘Tevhidin ertelenemez oluşu’; Allah’ın hükümleriyle bırakın hükmedilmesi, hükümet edilmesiyle, helal ve haram ölçülerinin asla ve kat’a kale alınmamasıyla, egemenliğin kişi, kurum ve rejimlere devredilmesiyle, ibadetlerin aslî işlevlerinin, normlarının ketmedilerek sadece formlarına, o da belli ölçülerde -aslında ölçüsüzlükte- yol verilmesiyle nasıl örtüştürülebilir, anlamak mümkün değil! Değişimden dönüşüme… Devrimcilikten evrimciliğe, evrilmeye…
Menziline varmayan atışlar, dönüp kendini vurmaktadır! Kelli felli cemaatimsi kalabalıklar bu kişisel akışı durdurmak, engellemek bir tarafa içine girdikleri eklektik, tavizkar ve çıkarcı süreçlerle, hem kendilerini muhafaza edememiş hem de toplumsal kayışı durdurmak, tersine döndürmek bir tarafa hızlandırmışlardır, hızlandırmaktadırlar! Daha dün birisi ne adına(!), ne gibi müktesebatla yola çıkmış, hizmetini nerelere temayül ettirmiş ve neler yaşanmıştı! Ama düşünen ders alan nerede?! Şimdi ‘Biz demiştik, uyarmıştık…’ desek kim işitir, kim görür?! Kim yanımızda yer alır?! Aynı boşluk, bu sefer yine o malum sistem heyulası tarafından birileri işe koşularak, griliğin yerini ‘sarılık’ alarak, ulufelere av ve tav olunarak kulluğun yönü, istikameti, kulluğun nirengi noktası farklılaştırılarak doldurulmakta, menziller değişmekte ve fakat aymazlık sürüp gitmektedir.
Titreyip özümüze dönerek, kendimize, dinimizin aslına dönmedikçe de iflah olmayacağız! Kur’an buna ‘yeniden iman’ (Nisa 136) diyor, malumunuz… Herkes elindekiyle yetinmeyi, övünmeyi bırakacak (En’am 159 ve Rûm 32), dini Allah’a has kılacak (Zümer 11), Allah’ın ipine topluca yapışacak (Âl-i İmran 103) ve gerçek mü’minlerden olacak (Enfal 2-3, Mü’minun 1-10, Âl-i İmran 28, Enfal 4); yoksa hesap çok çetin!
Diri olmadan direniş de olmaz, diriliş de! ‘Diri olmak’ son ilahi rızık, nimet ve lütuf olan Kur’an’a muhatap olabilmek için de asgari şarttır. Diri olanların azığı da, rızkı, yakıtı da Kur’an’dadır. Rabbimizin rızası da… Başkası, adı üstünde başkadır, başkalaştırır! Diğerleri; değer taşımaz, değersizleştirir! Değerlerimize dönüp izzet ve şerefi, değer ve itibarı yalnız ve ancak dinimizden, Allah’ın yanında bilmekten, aramaktan başka çaremiz de yok, yolumuz da! Bundan gayrı ‘yolsuzluktur’; bu böyle biline… Zuhruf 36-37’de beyan edildiği üzere ondan/Kur’an’dan yüz çevirmek şeytanın dostluğu ile neticelenmektedir (ve o ne kötü arkadaştır), üstelik doğru yoldan alıkor ve kişi kendini doğru yolda sanır’! Ve en önemlisi de ‘ondan/Kur’an’dan sorguya çekileceğiz’ (Zuhruf 44)! Hem o müstakim yol örneklenmiş, temsiliyeti yapılmış şekilde talebelerini, refiklerini beklemektedir.













Leave a Comment
Your email address will not be published. Required fields are marked with *