Hayber Savaşı Yeniden

Hayber Savaşı Yeniden

Bu savaşın kazananı, milyonlarca Müslümanı kendi topraklarında öldüren katil Amerika olamaz. ABD’nin vekil gücü, suç örgütü İsrail hiç olamaz. Allah’ın izniyle bilakis İsrail, sonun başlangıcına girmiştir. Bu savaşın kazananı İranlı Müslümanlardır, Filistinli kardeşlerimizdir, ABD-İsrail korkusunu yüreklerinden silmesi gereken tüm insanlardır.

Neden ve Ne Hakla İran?

BÜYÜK ŞEYTAN ABD, kanla beslediği vekili İsrail’i bir mermi niyetine tüfeğine sürerek, 28 Şubat günü sabah saatlerinde İran İslam Cumhuriyetine saldırdı. İlk saldırıda, Devrim’in ikinci rehberi, 87 yaşındaki Ali Hamaney’i şehid etti. Şeytanın ilk hamlesi bu oldu. Hamaney ve İran Devleti belki, şeytandan beklenmeyenin ABD-İsrail’den bekleneceği gerçeğini aklında tutma hususunda gaflete düşmüş olabilirdi. Fakat Hamaney’in hayata ve ölüme Yahudi-Hristiyanlar gibi bakmadığını da bizim aklımızda tutmamız gerekmektedir. Hamaney’in şehadet haberi, CIA-MOSSAD’ın hizmetinde oldukları intibaı uyandıran birçok yorumcunun suratının düşmesine sebep oldu zira derin öngörüleri çöktü. Rusya’ya kaçmakta olan Hamaney’in uçakta yakaladıkları yıkık-perişan halini gösteren resmini dünyaya servis etmeleri gerekiyordu. Yaşlı Ayetullah oyunu bozdu.

Öyle anlaşılıyor ki ABD’li haydutlar İranlı siyasetçileri Umman’da sözüm ona ‘müzakere masası’nda lafa tutmuşken, ajanları da inceden inceye suikast planını hazırlamışlar. Plan hazır olunca da tetiğe basmışlar. Ali Hamaney de her insan gibi ölümlüydü ama o Müslümandı ve bir Müslüman izzetiyle hayata veda etti.

ABD-İsrail, yaşlı Hamaney’le, Tahranlı 168 ilkokul öğrencisi kız çocuğunu öldürmek arasında ayrım yapmadı. 168 kız çocuğunun hangi günahtan dolayı öldürüldüğü, herhangi bir ‘Müslüman’ ülke tarafından sorulmadı bile. Soru ahirete kaldı. Biz de diyoruz ki, her kim İran’da 7’den 77’ye haksız yere kıyılan bu canlar karşısında ses vermiyorsa, katil ABD-İsrail’in cinayetlerine ortak olmaktadırlar. Niyazımız, “Azîzun zü’ntikâm” Allah’ın, enbiyâyı da öldüren bu katiller üzerinde intikam alıcı sıfatını tecelli ettirmesidir. Haydutların kurdukları tuzaklarının başlarına geçeceği bir hesap günü mutlaka gelecektir, Allah’ın izniyle. İslam beldelerini yakıp-yıkan ABD-İsrail’in başkanları hesap gününde cehennemden başka bir yerde mi olacaklardır?

Büyük Şeytan ABD’nin Firavunlukta maharet kazanmış Başkanı D. Trump, Allah’a meydan okuma makamındadır. Firavunun akıbetine uğramadan bu makamdan geri dönüşü de yoktur. Bir avuç Gazzeli Müslüman ve Yahudi-Hristiyan Haçlı Birliğine teslim olmamış tek İslam ülkesi olan İran, ABD ve müttefiklerinin kimyasını bozmaktadır. ABD İran İslam Cumhuriyetine ve Hamas gibi İslamî örgütlere çok bozulmakta, diş bilemektedir. ABD’nin İran’a saldırısının amacı petrol müydü, doğalgaz mıydı, nadir elementler miydi gibisinden tartışmalarla bu büyük olayın sulandırılmasına izin verilmemelidir. Bu arada bu savaş üzerinden, ABD mi İsrail’in boynuna tasma geçirmekte, İsrail mi ABD’ni sürüklemektedir; bir başka ifadeyle, İran’a saldırı Beyaz Saray’ın savaşı mıdır yoksa Pentagon’un mu türünden tartışmalar da meselenin özüyle ilgili değildir. Zira sonuçta ortada bir gerçek durmaktadır: Amerika-İsrail, Müslüman İran ülkesine bütün gücüyle saldırmıştır. Bu, ABD’nin ilk saldırısı olsa Beyaz Saray mı Pentagon mu tartışmasının belki bir anlamı olabilir. Devrimin ilk gününden itibaren hiç bitmeyen bir düşmanlıkla İran’a hangi Amerika saldırmışsa, bu yeni saldırıyı da o yapmıştır.

Kibir tepelerinin zirvesinde gezinen ABD dünyanın neredeyse tamamıyla sorunludur, Venezuela ile daha da sorunludur fakat ABD’nin İran, Irak, Suriye, Lübnan, Afganistan, Libya, Yemen gibi İslam coğrafyasıyla ve buralardaki Hamas, Hizbullah benzeri İslamî örgütlerle sorunu apayrıdır. ABD’nin ve Yahudilerin Ortadoğu ile ilgili hesap-kitapları yeni değildir, müzmindir, varoluşsaldır. Ebu Cehil’in Muhammed (sav)’e ve Kur’an’a olan hasımlığı nereden geliyorduysa, ABD-İngiltere-İsrail’in düşmanlığı da oradan gelmektedir.

Burada, Amerika’nın sadece İran’la sorunu var, diğer Arap-İslam ülkeleriyle yok yanılgısına düşülmemelidir. Amerika İslam’a tepeden tırnağa düşmandır da ülkesinin öz kaynaklarını namus ve şerefleriyle birlikte ABD’ne peşkeş çeken rejimler sorunu görmek istememektedirler. Allah görünmeyen ilah olduğu için, söz konusu rejimler, ‘görünen ilah’ olarak Amerika’ya tapmakta ve rahat etmektedirler. Ama bu ‘rahatın’ faturasının önlerine konacağı bir gün mutlaka gelecektir.

Haydut Amerika Devleti uçaklarını, gemilerini, füzelerini ve bilumum savaş mühimmatını toplayarak büyük bir gümbürtü ile geliyor ve İran’a ani bir saldırı yapıyor. Amerika bu hakkı nereden almaktadır? Sorunun cevabı bellidir aslında. Amerika bu hakkı, kendilerini Müslüman olarak tanımlayan ama teslimiyetini Allah’a değil ABD’ne yapan halklardan almaktadır.

ABD’nin tâğûtu, itaatkâr liderlerden oluşturduğu Gazze Barış Kurulu adındaki ‘kâğıttan kurul’a oynattığı rol sayesinde kendini Gazze sorununu çözmüş saymaktadır. Fakat yolunun üzerinde sadece İran İslam Cumhuriyeti’nin durduğunu Trump iyi bilmektedir. Haydut ABD’nin İran’ı 1979 öncesine döndürmek gayesiyle söylediği her söz, ortaya attığı her gerekçe yalan ve düzmecedir. Belki bunun tek istisnası uranyum zenginleştirme işi olabilir. İran’a saldırmak için hiçbir gerekçesi olmayan bu zorba devletin, İran’ın Amerika’yı vuracak füzeler yaptığını söylemesi akıl ve ruh sağlığının iyice bozulduğunu göstermektedir. Bununla beraber ABD’nin, Câlût’u öldüren Dâvûd misali, karşısında adam gibi dimdik durabilen bir Müslümana rastlarsa ondan gerçekten korkuyor olması ve 10 bin kilometre menzilli füze ürettiklerine inanmış olması da yabana atılmayacak bir ihtimaldir.

İran, İsrail’in yokluğunu, Filistin’in varlığını devlet politikası haline getirmiş, kurulduğu günden beri onu asla tanımamış yegâne Müslüman ülkedir. İran’a göre İsrail madumdur, yok hükmündedir. İran İsrail’i sadece ‘yok edilmesi gereken bir düşman’ olarak tanımıştır. İsrail’e -Allah’ın izniyle- günlerce/haftalarca korku yağdıran, Yahudileri 24 saat sığınaklara kaçırtıp kafalarını uzatmalarına fırsat vermeyen tek ülke İran’dır. Şehid Yahya Sinvar sırf bundan dolayı, Yahudilerin üzerine Müslümanlar füze yağdırdı ya, Yahudilerin sığınaklara kaçıştıklarını gördük ya gayri şehid olsam da gam yemem diyerek Allah’a hamd etmişti, Allah da duasına/hamdine icabet etmiş ve -inşaallah- şehadet mertebesine erdirmişti.

İran’ın ikinci affedilmez suçu, İslam Devrimidir. İran 1979 öncesinde olduğu gibi, ülkenin tüm yeraltı-yerüstü zenginlikleriyle beraber şerefini de Amerika’ya, İngiltere’ye, Rusya’ya peşkeş çeken Şahlık rejimiyle yönetilseydi sorun olmayacaktı. ABD’nin arka bahçesi bir İran’ın tankı, tüfeği, savaş uçakları, füzeleri, İHA ve SİHA’ları olmasında sakınca olmayacaktı. Neden? Çünkü bağımsızlığını yitirmiş bir ülke olarak İran’ın silahları, Amerika nereyi gösterirse oraya çevrilecekti. At sahibine göre kişneyecekti. İşte o zaman, İslam adına savaşan değil İslam’la savaşan bir İran karşımızda duracaktı. Hasılı, İran’ın en büyük suçu, ABD-NATO eksenli Batı sistemine bağlanmaması, ense köküne konulmuş olan demokrasi boyunduruğuna bağlanmayı reddetmiş olmasıdır.

Allah’a iman eden insan, Allah’tan başka hiç kimseden korkmaz. Çünkü korkulması gereken Allah’tır, ABD değil. ABD-İsrail’den korkmak hastalıktır. Bu teşhisi biz değil Allah yapmaktadır. Allah, Kendisinden başka varlıklardan korkanların kalplerinde hastalık bulunduğunu bildirmektedir. Bu hastalığın tek tedavisi de imandır. Amerika’yı ve ortaklarını korkulacak bir güç sananlar bilerek veya bilmeyerek, isteyerek veya istemeyerek Allah’ı yalanlamaktadırlar. On bin kilometre ötedeki ABD’nin gücünden korkan yöneticiler Allah’tan korkmamaktadırlar. Halbuki korku ile iman bir arada bulunmaz. Şu anda Gazzeli, Lübnanlı, Yemenli, İranlı vb. Müslümanların yaptıkları tam da aranan şeydir, yani Allah’tan korktukları için düşmandan korkmayı bilmemektedirler.

Allah’a yemin ederiz ki güçlü olsa da korkulmaz ama ABD güçlü değildir. Hiçbir tağut güçlü değildir. Güçlü haklı, hak üzere olan, hak dava güdendir. Zalimler nasıl güçlü olabilirler? Onlar sadece, beslendikleri canlının sırtında şişen kenelerdir. Kimin güçlü ve cesur, kimin zayıf ve korkak olduğuna en güzel örnek, fare gibi sığınaklara koşuşan Yahudilerle, sığınakları sokaklar ve meydanlar olan İranlı Müslümanlardır. Üç yaşındaki Filistinli bir çocuk tam teçhizatlı bir Yahudi askerini korkutuyorsa hangisi güçlü, hangisi zayıftır?

7 Ekim Aksa Tufanı ile başlamak üzere, bayrağı tek başına göğüsleme sırasının İran’a kaldığı bu yeni süreçte ‘İslam ülkeleri’ne musallat olmuş yöneticilerin gözleri kör, kulakları sağır, dilleri ebkem, kalpleri dumura uğramış olduklarını gördük. Ne zaman ki İran’ın füzeleri, ülkelerindeki ABD üslerine, radar sistemlerine, istihbarat merkezlerine, elçiliklere vb. yağmaya başladı, onların da gözleri görür, kulakları işitir, dilleri konuşur oldular! ABD-İsrail karşısında birer mumya olan yönetimler ses vermeye başladılar. İsrail’e çıkmayan dilleri İran’a çıkar oldu.

ABD-İsrail ve AB’nin İslam beldelerine karşı yürüttükleri siyaset ve Müslümanlara bakışları bağlamında yaşadıklarımız, bunları önceden bildirerek fitneye düşmemizi önlemek isteyen Kur’an’ın mucizelerinin tekerrüründen ibarettir. Allah kâfirlerden korkmayın, benden korkun buyurdukça, kafirlerin bizimle savaşamayacaklarını, Müslümanlar olarak on katımız düşmanı yenebileceğimizi, hele de iki katımız kadar düşmana bir hiç gözüyle bakmamız gerektiğini bize bildirdikçe, biz tersine inanmaya başladık. İşte asıl korkulması gereken bu aymazlıktır. Allah (Tâlût’un) az sayıdaki topluluğunun çok sayıdaki (Câlût) topluluğunu -içlerindeki söz dinlemeyenlere rağmen- yendiğini, Firavun ordusunun Musa karşısındaki ibretlik yenilgisini, Fil ordusunu, Bedir’de, Uhud’da, Hendek’te, Hayber’de kendilerinin en az üç katı olan düşmanı nasıl perişan ettiklerini boşa anlatmamaktadır.

ABD-İsrail Savaşı Sürerken Barış Ödülü Dağıtan Türkiye

Türkiye, benzer durumlarda hep yaptığı gibi, bir kere daha tavırsızlık tavrını seçti. Dört elif miktarı suskunluktan sonra ‘konuşma orucunu’ bozdu ama ne bozuş… Tarafları müzakere masasına davet etti. Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, TRT’de yaptığı açıklamalarda “İranlılar”ı, birtakım şeyler vermek karşılığında bir şeyler almak istemeleriyle yadırgadı. Amerikalıları ise yaptıkları yığınaktan dolayı bir “zaman baskısı altında” daha açıkçası “İsrail’in muazzam baskısı” altında olduğunu söyleyerek “hafif tonda” akladı. İranlıları aslında [bir haydutun değil] “Başkan Trump”ın eline (onu güçlendirip, rahatlatacak) bir şey yani tavizler vermediler diye ayıpladı. Cumhurbaşkanı Erdoğan, “coğrafyamızı topyekûn felakete sürükleme riski taşıyan İran merkezli şiddet sarmalının daha fazla büyümemesi için” yoğun diplomasi trafiği yürüttüğünü ifade etti. “İran merkezli şiddet” sözünün tevili var mıdır, bilmiyoruz ama bu sözün zahirinden savaşın asıl sorumlusunun İran olduğu anlamı çıkmaktadır.

Haftalarca süren müzakere hazırlıkları ve müzakere görüşmesini yarıda keserek, İran’ı çökertmek maksadıyla saldıran ABD ve İsrail’dir. Ve İran ABD ile müzakere masasına oturmak gibi bir zorunluluğu olmadığı halde bunu yapmıştır. İran neyi müzakere edecekti? Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, ABD ve İsrail isimlerinin önüne veya arkasına ‘saldırganlık’ içeren bir sıfat eklemeden İran’ı, ABD’ne lazım olanı vermemekle suçlamaktadır. Dışişleri Bakanı’nın bu bakışı kamuoyuna şu şekilde yansıdı: İran neyine güvenmiştir de bir süper güce diklenmiş, kuyruğunu dik tutmuş, hiç makul olmamıştır! Halbuki her aklı selim bilir ki ABD-İsrail’in İran gibi bir ülkeden istediği sadece basit birkaç taviz değil, namusuna varıncaya kadar her şeydir. Kaldı ki ABD hangi sıfatla İran’dan taviz istemektedir? Bir haydutun adı ABD olmuş diye istediği her şey verilecek midir? Yoksa ABD büyük şeytan değil midir? Bunca zillet nedendir?

Hakan Fidan, Türkiye’ye gelen Alman mevkidaşı ile birlikte basın açıklaması yaparken, Alman Bakan gayet utanmaz ve arlanmazca İran’ın hatalarından bahsederek İran’ı suçlamış, Fidan ise çok sevdiği dostunu başıyla onaylamaktan başka bir tavır takınmamıştır.

Türkiye klasik NATO ülkesi ve ABD’nin stratejik ortağı rolünü oynamayı sürdürmektedir. İsrail’le diplomatik, ticari ve kültürel ilişkilerini kesmemiştir. Cumhurbaşkanı ve Dışişleri Bakanı, İran’ın Körfez ülkelerindeki Amerika hedeflerini vurmasını haksız bulduklarını beyan etmişlerdir. İsrail Gazze’yi yerle yeksan ederken de Türkiye tarafları itidale davet etmişti. ABD/İsrail-İran savaşında Türkiye yine aynı rolü oynamıştır. İslam şehirleri bombalanır, semalarından ölüm yağdırılırken Türkiye Cumhuriyeti Devleti taraf tutmamış, taraflar üstü/ötesiymiş gibi bir tutum takınmıştır. Gerçekte ise Türkiye, tarafsızlık edasıyla taraf tutmuş, tarafını ABD-NATO-İsrail olarak seçmiştir. İran’da, Lübnan’da, Gazze’de Müslüman halklar düşmanın var gücüyle bombalanırken Türkiye, Ankara’da misafir ettiği BM Genel Sekreterine, rejimin kurucusu adına ihdas edilen barış ödülünü vermekle iştigal etmiştir. ‘Barış ödülü’, gerçek hayatta hiçbir karşılığı olmayan, “yurtta sulh dünyada sulh” sloganından tevlid edilmiştir. Amerika-İsrail bütün azgınlığıyla İran’da, Gazze’de, Lübnan’da ‘sizi’ bombalayacak, siz ise hayır bu savaş bizim savaşımız değil diyecek, barış güvercinleri uçuracaksınız! ABD-İsrail saldırısında bu iki eşkiyayı değil de “şiddet sarmalının merkezindeki İran”ı kınamış olan Genel Sekreter bu ödülle, İran’ın nasıl da uslanmaz olduğuna iyice inanmış, iman getirmiştir.

ABD/İsrail-İran savaşında propaganda savaşı gerçek savaşın önüne geçmiştir. Haberlerin tamamı dünyaya Yahudi-Hristiyan haber ajansları vasıtasıyla yayıldığı için, algı oluşturma çabası fiili durumun hep önünde gitmiş, yalan haberler füzelerden daha tahripkâr olmuştur. Trump ve Netanyahu’nun yalanlarına kulak veren insanlarda ABD/İsrail’in bütün hedeflerine fazlasıyla ulaştıkları, her füzelerinin yıkıma yol açtığı, İran’ın çabalarının hiç işe yaramadığı, dolayısıyla akşam-sabah teslim olacağı kanaati oluşmuştur. Özellikle İsrail, İran füzelerinin Tel Aviv’de, Gazze’dekine benzer manzaralar oluşturmasını büyük bir çabayla sansürlemiştir. Füzelerin açtığı çukurlara iş makineleriyle müdahale edilmiş, kimi yerlerde acil asfaltlamalar yapıldıktan ve ortalığa çeki-düzen verildikten sonra görüntü almaya izin verilmiştir. Kimi muhabirler ABD Başkanı ve İsrail başbakanının her sözünü dinleyicilerine gerçekmiş gibi verirken, bazıları bunun bir karartma olduğunu söyleyebilmiştir.

Rasûlullah (sav)’in yaptığı her savaş bir şekilde münafıkların ifşa olmalarına sebebiyet veriyordu. Bu durum günümüzde de böyle cereyan etmektedir. Eğer savaşın taraflarından biri Müslümanlarsa, münâfıklar hiç değişmeyen tıynetlerini göstermek üzere sahnede yerlerini almaktadırlar. Savaşı farklı boyutlarıyla yorumlayan bazı insanları dinlerken ister istemez bu insanlar MOSSAD ya da CIA’dan maaş aldıkları intibaını uyandırmaktadırlar. Oysa fikir namusuna sahip bir insan taraf tutmasa da hakikatleri çarpıtmadan, olayları olduğu gibi yorumlasa o bile yeterlidir. Ahlaklı insan, 28 Şubat savaşında ABD-İsrail’in İran’a saldırdığını, İran’ın en büyük liderini ve çok sayıda komutanını öldürdüğünü, bir ilkokula bilerek, hususi olarak nişan almak suretiyle 168 çocuğu katlettiğini, lafı eveleyip gevelemeden söyleyenlerdir. Münâfıklar ise sözlerinden, ABD/İsrail’e gönlü kaydığı sezinlenenlerdir.

Türkiye’de ‘ihlas’ terimini kirletmekle maruf holdingin gazetesi savaşın 4. gününde, “Rejim Düşer Savaş Biter” manşetiyle düşmana iyi bir selam çakmış, Siyonistlerin yanında saf tutmuştur. Kimileri de İran’ın nasıl çıkacağı az çok belli olan bu ölüm-kalım savaşından sonra Türkiye’nin elde edeceği sosyal-siyasi-ticari kazançların hesabını yaptılar ama akbaba tıynetli bu insanlar, Allah’ın asıl ticaret olarak adlandırdığı cihadın neresinde olduklarını hiç düşünmediler.

Vaat Edilmiş Topraklar mı Vaat Edilmiş Sığınaklar mı?

ABD ve İsrail, Büyük İsrail Projesi uğrunda çok önemli bir aşama olarak İran’a bütün hışımlarıyla saldırdılar. Suriye’nin de kendilerine düşmesiyle, vaat edilmiş topraklar projesinin adım adım gerçekleştiğine olan inançları tamdı. Belki de kıyamet savaşını başlattıklarına inanıyorlardı. Ama bütün hesapları altüst eden bir Hesap vardı. Bu bir ‘kıyamet savaşı’ değil, Sünnetullah’ta yeri olan, bildiğimiz hak-bâtıl mücadelesinden bir sahne idi. Allah’ın hesabı tecelli ediyordu. Savaşın ilk günü İran’ın hiç beklemedikleri, rakibini sersemleten yumruğu iki kuduz katili şaşırttı. Doğrusu İran, 12 gün savaşındaki İran değildi. Bir sene bile geçmemişti ama belli ki bugünler için çok iyi hazırlanmıştı. İran sanki yememiş içmemiş, Allah’ın düşmanlarına ve Allah’ın bilip bizim bilmediğimiz düşmanlarına karşı “besili füzeler” hazırlamıştı. İran Gazze cihadı sürecindeki kısmen mütereddit tavrını atmış, Tahran’dan ABD’nin stratejik hedeflerine ve Tel Aviv’e adeta bir akıllı hava yolu döşemişti. İran İsrail’in kalbini dövüyordu. İran’da korkudan eser yoktu. Karşımızda yeni bir İran vardı. Bu tam olarak İsrail’in ve ABD’nin anladığı dilden konuşan İran’dı. İran cihad ayetlerinin hakkını veriyordu.

Bu savaşta ABD, İsrail’le birlikte bütün ağırlıklarıyla İran’ı çökertmek için gelmişler ama Allah’ın çok büyük bir lütfu olarak, çökertilmeye ramak kalan İsrail olmuştur. İsrail yok oluşun eşiğine gelmiş, İran’dan hiç unutamayacağı bir ’28 Şubat darbesi’ yemiştir. Boynuna süper güç yaftası asılan ABD’nin de burnu yere sürtülmüştür. Bu olay, kapanmamış olan Haçlı seferleri tarihinde de bir milattır. İran’ın ABD-İsrail’e karşı yaptığı savaş bazı ilklere sahne oldu. İlk defa ABD denilen haydut devlet, kendi vekil gücü İsrail’le aleni bir ittifak kurarak, bütün dünyanın gözü önünde İran’a saldırdı. İlk defa ABD-İsrail İran’ın kendi topraklarında, en yüksek mevkideki bir liderini öldürdü. İran ilk defa, düşmanın beklemediği bir hız ve çapta düşmanın saldırısına cevap verdi. Batının terör vekili İsrail ilk defa İran İslam Cumhuriyeti tarafından, çok güçlü bir bombardımanla dövüldü ve füze yağmuru belirli bir ‘düzen’ içerisinde haftalarca sürdü. İran ilk defa ABD ve İsrail’le bir ölüm-kalım savaşına tutuşmuşken, aynı zamanda -cepheyi çok genişletme pahasına- Körfez ve diğer Arap ülkelerindeki ABD üslerini, radar sistemlerini, büyükelçilikleri, bazı ticaret ve finans merkezlerini hedef yaptı. ABD’nin Ortadoğu’daki bütün siyasi, askeri ve ticari merkezlerinin bir ‘İslam Cumhuriyeti’nin saldırılarına hedef olması bir ilkti. İran’ın söz konusu hedefleri vurması o kadar haklı ve yerinde bir hamleydi ki, Arap rejimleri, tıpkı putlarımızı sen mi kırdın diye İbrahim’i sorguya çeken putperestlerin İbrahim’in cevabı karşısında “galiba asıl zalimler bizmişiz!” demeleri misali hiçbir misillemeye kâdir olamamış, zımnen zalimliklerini itiraf etmişlerdir. İzzeddin Kassam Tugayları, 7 Ekim’deki Aksa Tufanı ile aynı Arap rejimlerinin İsrail’le giriştikleri ‘İbrahim Anlaşmaları’ adındaki ahlaksız ilişkilerini suçüstü yapmıştı. İran’ın ABD hedeflerine yaptığı yaylım ateşi de aynı rejimlerin ABD ile olan ahlaksız ilişkilerini gün yüzüne çıkarmış, konuyu dünyanın gündemine oturtmuştur.

İran ABD’den korkmamaktadır, Avrupa Birliği’nden korkmamaktadır. Onun gözünde İsrail, haritadan silmeyi düşünecek kadar bir hiçtir. İran “İsrail’i haritadan sileriz” diyen ilk ve tek -hem de Müslüman- ülkedir. Gerçekten de İran bu söyleminde kur yapmadığını, yapabileceği şeyi söylediğini göstermiş, sözünü hakikate dönüştürmeye hiç bu kadar yakın olmamıştır. İran’ın İsrail’i haritadan silmesi için gerçekten de en iyi fırsattı ama bu fırsat inşaallah bir başka sefere kalmıştır. Allah’ın yardımı olarak dost-düşman herkes gördü ki İsrail’i haritadan silmek hayal değilmiş. (Farklı niyetlerle de olsa, Witkoff denilen adamıyla Trump da bu gerçeği itiraf etmişlerdir). Allah İsrail’i adeta İranlı Müslümanların ayakları önüne atmış, bu kuduz terör şebekesinin sonuyla ilgili ön izlemeyi göstermiştir. Artık bu tarihten sonra hiçbir Filistin evladı, İsrail’i, ömrünün son demlerini yaşamakta olan bir ‘hükümlü’ olmaktan başka bir sıfatla görmeyecektir.

ABD/İsrail-İran savaşında Şiilik-Sünnilik defterlerinin karıştırılmasına belirli zümreler katında çokça ihtiyaç duyulmaktadır. Bunları ciddiye almamak gerekir. İran İslam’ın ve insanlığın düşmanı kan içici Epsteincilerle savaşmaktadır. İran İslam Cumhuriyeti kurulduğu günden beri bedeller ödemektedir. İslam’ın en azgın düşmanı olan Yahudilerle, Evangelistlerle yaptığı çarpışmada bedel ödemeye devam etmektedir. Siyonizm’le, Yahudi-Hristiyan Haçlılarıyla savaşmak, İsrail’i haritadan silmek, Gazze’de can-mal-ırz güvenliğini sağlamak sadece İran’ın görevi olmasa gerektir. Ama İran can verirken ve can alırken yurtta ve cihanda sulh oyunu oynayanlar Gazze, Beyrut ve İran konusunda ses vermemektedirler. Sünnî Arap-İslam rejimleri, Filistin/Kudüs diye bir davalarının olmadığını kesin olarak göstermişlerdir. Şii İran’ın düşmana meydan okuyan alimleri ‘molla’ denilerek küçümsenirken, ehli sünnetin ‘Dünya Alimler Birliği’ bünyesindeki uleması Gazze-Filistin adına oruç tavsiye etmekten [ve Ramazan ayında Kadir Gecesini aramaktan] başka bir iş yapmamışlardır.

İran’ın (ülke olarak) tek başına verdiği mücadelenin Kur’an’da ve Sünnet’te bir karşılığı vardır. İran Kur’an’ın mehcur bırakılmış pek çok ayetini yeniden hayata müdahil kılmıştır. Sünnet Kaynuka’da, Nadîr’de, Kureyza’da, Hayber’de olduğu gibi, işgal ettikleri Filistin’de de Yahudilerle, anladıkları dilden konuşmaktır. İnsanlığın bu en büyük düşmanlarının oyununu bozmaktır. Bir buçuk-iki tonluk Hayber füzelerini Tel Aviv’e göndermek, gönderirken de “vaat edilmiş sığınaklara!” yazmak Sünnîlik değilse Sünnîlik nedir? Kısacası şu anda Sünnete, düşmana karşı yaptıklarıyla İran’lı Müslümanlar daha layık durmaktadırlar. İsrail’le İbrahim Anlaşmaları imzalamak, ABD’nin stratejik haydutluğuna cariye yazılmak için sıraya giren, Amerika’ya yaptırdıkları talan yetmiyormuş gibi bir de trilyon dolar harçlar veren ülkelere Ehli Sünnet demek hakikate yapılacak en büyük zulümdür. İran’a hakaretler yağdırmayı Sünnilik sananlar, ABD’nin ve Siyonizm’in safında konumlandıklarını bilmelidirler.

Öte yandan İranlı Müslümanların Arap-İslam ülkelerine karşı yapıcı bir dil kullanmayı ihmal etmeyişlerinin hakkını da teslim etmek gerekir. İran Cumhurbaşkanı, Arap ülkelerindeki ABD hedeflerine yaptıkları saldırılardan dolayı Araplardan özür diledi ve biz kardeşiz, biz sizi değil ABD’ni hedef alıyoruz anlamında beyanat verdi. Böylesine nazik, Müslümanca bir tavır haydut devlet ve başkanının tamamen yabancısı olduğu için bunu İran’ın yenilgisi olarak yorumlamıştır.

Bu savaşın kazananı, milyonlarca Müslümanı kendi topraklarında öldüren katil Amerika olamaz. ABD’nin vekil gücü, suç örgütü İsrail hiç olamaz. Allah’ın izniyle bilakis İsrail, sonun başlangıcına girmiştir. Bu savaşın kazananı İranlı Müslümanlardır, Filistinli kardeşlerimizdir, ABD-İsrail korkusunu yüreklerinden silmesi gereken tüm insanlardır. Allah’tan başka galip yoktur ve bütün işler sonunda Allah’a döndürülür. ABD-İsrail’in Allah’a döndürülen işleri cehennemden başka bir şey değildir.

İktibas, Nisan ayı yorumu

Paylaş :

Leave a Comment

Your email address will not be published. Required fields are marked with *