Ramazan ayının ilk günlerinde karşıma çıkan ve ilk başta kulağa çok hoş bir salih amelmiş gibi gelen bir sosyal medya ilanı, ‘itikâf’ kavramının da elimizden alınması veya içinin boşaltılması konusunda beni endişelendirdi.
Ali Durmuş
İlanda, Kayseri’nin merkez ilçelerinden bir camide, ‘Gençlerle İtikâf’ başlığı altında bir gecelik bir etkinlik yapılacağı duyurusu var idi. Akşam teravih namazı, ikramlar ve yatış süreci ile başlayan program; gece teheccüd namazı, sahur, sabah namazı, değerler(!) eğitimi, oyunlar, teknoloji(!) dersi, mukabele ve sinevizyon temaları ile devam edip iftar ve teravih ile yine son buluyordu. İlanın arka planında, yapay zekâ ile oluşturulmuş bir görselde, türlü meyveler, çerezler, çaylar ve yemeklerle dolu tabaklar, uyuyan gençler, namaz kılanlar, hesap makineleri, bilgisayarlar, mushaflar ve kandiller yer alıyor idi. Kimlik fotokopisi ve 18 yaş altındakiler için veli izin belgesi de istenen belgeler arasında idi.
Sonrasında öğrendiğim kadarı ile benim ilk kez görerek şaşırdığım fakat kitlelerce çoktan tartışılıp tüketim malzemesine dönüştürülmüş bu konunun çok daha hayret-engîz başka örnekleri de olmuş. Bir şehrin İlahiyat Fakültesi’nin uygulama camisinde, “Baba-Oğul Cami Kampı” düzenlenmiş mesela. 5-13 yaş grubundaki 35 çocuk, babalarıyla birlikte 14 Şubat ikindi namazında camiye girip, 15 Şubat sabahı çıkmışlar. Kamp boyunca cep telefonu kullanımı yasaklanmış. Camii içine çadırlar kurulmuş, namaz kılınmış, çeşitli oyunlar ve okçuluk oynanmış, “maneviyat atölyesi” yapılmış, film izlenip sabah sporu yapılmış. Yapılanların mescid adabına ve namazın ruhuna aykırı olduğu yönündeki eleştirilere, söz konusu ilin Diyanet İşleri Gençlik Koordinatörlüğü tarafından hemen cevap yapıştırılmış. Verilen cevapta yetkili ağızlar, “zihinlerde oluşan ‘camide kamp mı olur’ sorusuna ilmi ve tarihi bir perspektiften ışık tuttuklarını; camide gecelemenin, konaklamanın, belirli bir süre dünyadan soyutlanmanın ‘itikaf’ ibadetiyle karşılık bulan köklü bir sünnet olduğunu, kampın ekran bağımlılığına karşı bir ‘dijital detoks’ olduğu ve yapılan etkinliklerin, camiyi çocuklarımızın zihnine ‘yasaklar mekanı’ olarak değil ‘huzur ve neşe mekanı’ olarak kodlama gayreti ile yapıldığını” belirtmiş.
Yine başka bir ilimizde okulların ara tatili zamanında ‘Kış Kampı’ kapsamında çadırlar kurulmuş, satranç ve spor etkinlikleri düzenlenmiş, Kur’an’ı yüzüne okuma dersleri verilmiş. ‘Şehirlerin Kalbi Camilerde Atıyor’ sloganıyla düzenlenen buluşmalarda ise, sanal gözlüklerle yapılan etkinliklerden tutun da satranç ve spor etkinliklerine kadar hayata geçirilen aktivitelerin listesi uzayıp gidiyor. Doğu illerimizden birisinde “Mickey Mouse” temalı şişme çocuk parkının “çocuklara camiyi sevdirmek amacıyla” her hafta başka camiye taşınarak gezdirileceği haberi de tartışmalara son noktayı koymuş oldu.
Gün geçtikçe çok daha yaygın gördüğümüz bu uygulamalar bu yıl, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın belirlediği “Ramazan, Cami ve Hayat” teması ile gönderdiği talimatname gereği ile başlatılmış. Bu çalışmaların, Milli Eğitim Bakanlığı ile Gençlik ve Spor Bakanlığı ile yapılan protokoller çerçevesinde ortaokuldan üniversiteye kadar geniş bir yaş grubunu kapsaması planlanıyor.
Camii ve mescidlerin Allah Rasulü döneminde üstlendiği kritik işlevi ve (tabiri caizse) cihatta sırtlandığı görevi, günümüz camiilerinin üstlenip üstlenmediği, camiilerin Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından laik-demokratik Türkiye’de, Cumhuriyet sistemini ayakta tutacak şekilde yapılandırıldığı gibi tartışmalı konular, bu yazımızın konusu olmadığı için ayrı tutuyorum. Bu yazıda özellikle i’tikâf kavramına getirilen haleller çerçevesinde meseleye bakmaya çalışacağım.
Özellikle son birkaç yıldır hoyratça artan “çocuklara camiyi sevdirme çılgınlığı; Türk milletinin eğitim sistemi, hayata bakışı, çocuk eğitimi anlayışı ve yaşam biçimiyle ilgili bir konudur. Bu anlayış, ‘Ağaç küçük yaşta eğilir’ atasözünü dilde kullanan ama iş ve eylemlerinde askıya alan bir zihin yapısı üretir. Bu zihin yapısı, daha konuşmayı bile bilmediği yaşlarda anne kucağındaki bir çocukcağıza, ağlayarak istediği her eşya veya kırılabilecek materyale anında ulaşabilme, eline alabilme ve zarar verebilme hakkı olduğunu öğretir. Çocuk anne ve babasının şefkat ve merhamet zaafını artık keşfetmiştir. Bu zafiyetin nedeni, ebeveynlerin daha bebekken çocuklarına yasaklayıcı tavırlar koymayı ve sınırlar çizmeyi çocukları ezmek olarak algılamaları, özgür(!) ve güya özgüvenli çocuklar olarak yetişmelerine engel olarak görmeleridir. Sınırlar ve alanlar konusunda alabildiğine serbestlik tanınan çocuk, ilerleyen yaşlarda çevresinin, yasaların, dinin, Rasulünün ve nihayetinde Rabbinin koyduğu sınırları anlama, kavrama ve taat konusunda zoruklar yaşamakta, anlamlandırma güçlük çekmekte ve sınır tanımazlığı din(yaşam biçimi) edinmektedir. Genetik mirasla bir sonraki çocuklara intikal ettirilen bu bozum, onlardan sonra gelecek nesle anne babalar aracılığı ile, tasavvur dahi edemeyeceğimiz aşırılıklarla (cinsiyet değiştirme, eşcinsellik v.s.) karşımıza çıkacaktır.
YANLIŞ EĞİTİM STRATEJİSİ
Ekserîsi Batı’nın eğitim sistemi, değerler sistemi ve yasal uygulamalarına tamah eden Türkiye’deki modern, mistik, mukaddesatçı, ulusalcı, milliyetçi veya hiç fark etmez demokrat muhafazakârların; özellikle ulaşım sistemindeki düzen, trafik cezalarının caydırıcılığı ve teknoloji seviyesi gündeme geldiğinde, Batı’ya iç geçirerek imrendiğine hepimiz şahidizdir. Ancak söz konusu çocuk eğitimi olduğunda durum hiç de öyle değildir. Küçükken (daha çocuktur anlamaz algısı ile) serbest bırakılan bireylere, yaşları ilerleyerek çıkardığı sorunlar üstesinden gelinemez boyutlara ulaştığında, dozajı artacak şekilde baskı, ceza ve ikazla karşılık verilmesi; Türk eğitim sisteminde ve aile yapısında sık görülen (ve alanında uzman kişilerin söylediği kadarı ile ergenlikten sonra büyük kopuşlarla sonuçlanan) bir metottur. Başlangıçta geniş tabanlı hoşgörü ve sonrasında gittikçe daralan sınırlar ve serbestlik derecesine sahip bu eğitim sistemini, düz bir piramit şekline benzetebiliriz.

Sorumluluk ve özgürlük dengesine dayalı Alman pedagojisine göre ise sınırlar piramidi terstir. Kökeni 20. yy.’ın başlarındaki Alman eğitimcilere dayanan ve günümüzde daha yaygın hale getiren aile terapisti Jan-Uwe Rogge, çocukların sorumluluk ve kişisel güven algısının gelişimi için öncelikle sağlam sınırlara ihtiyaç duyduklarını savunur. Eğer küçük bir çocuğa çok erken yaşta çok fazla seçenek sunarsanız (Düz Piramit hatası), çocuk bu özgürlüğün altında ezilir ve kaygı duyar. Her yaşta, kaldırabileceği kadar özgürlük ve sorumluluk vermek gerekir. Sınırı olan çocuk nerede duracağını bildiği için o sınırların içinde kendini güvende hisseder.
Piramidin en dar noktasındaki çocuk (7-10 yaş arası), dinin ve ahlakın “biçimsel” yönüyle tanışır. Ters piramit mantığına göre burada seçenekler azdır, özgürlük alanı çok sınırlıdır, çünkü çocuk henüz soyut ahlaki muhakeme yeteneğine sahip değildir. Ergenlikle birlikte piramit genişler. Artık çocuk sadece “ne” yapacağını değil, “neden” yapacağını sorgulamaya başlayacaktır. Din eğitimindeki “taklidi iman” (ebeveyni taklit), yerini “tahkiki imana” (araştırarak benimseme) bırakır. Ters piramit burada ebeveyne; ‘çocuğun şüphelerine, itirazlarına ve farklı fikirlerine alan aç’ mesajı verir. Piramidin en geniş olduğu yer, kişinin din ve ahlak konusunda tamamen kendi sorumluluğunu aldığı noktadır. Bu artık, kişinin yetişkin olma ve sorumluluk alma halidir.
Alman pedagojisindeki disiplin, bizim genellikle anladığımız ‘sertlik’ten ziyade tutarlılık demektir. Esasında eğitimdeki bu tutarlılık temelli bakış açısı, fıtratın gereği bir kuraldır. Alman eğitim adamlarının keşfettiği gerçeklik, sihir veya gizem değil hakikatin bizzat kendisidir. Müslümanlar bu hakikate (normalde) Kur’an ayetleri ve Allah Rasulü’nün sünnetinden aşina olmalıdır. Kur’an’ın önerdiği/emrettiği kul yapısı; alabildiğine özgür ve sınırları olmayan bir beşer yapısından ziyade, Allah’ın koyduğu sınırları koruyacak bir ‘Âdemoğlu’ temsilidir. Yaşamın her alanında, vahy bu mânâda hepimizi koyduğu sınırlarla kuşatmıştır. Yetişkinler olduğu gibi çocuklar da kendilerine düşen pay derecesinde bu sınırlara tâbidirler ve bu sınırlar kadar hürdürler. Okulda, sosyal medyada, pazarda, sanayide, kütüphanede, ofislerde, hastanelerde Allah’ın mizan ve fıtrat gereği koyduğu ölçü ve sınırlı hâl mescidlerde geçerli değil midir?
İ’TİKÂF VE MESCİDLER
Sözlükte “hapsetmek, alıkoymak; bir yere yerleşmek, oraya bağlanıp kalmak” anlamlarındaki akf kökünden türeyen i‘tikâf, fıkhi terim olarak ise, “Allah’a tam bir teslimiyet içerisinde ibadet ve taatte bulunmak amacıyla zamanının belirli bir kısmını ayırması ve bu esnada meşrû bile olsa her türlü nefsânî ve şehevî arzulardan uzak durması”(1) anlamına gelmektedir. İ‘tikâfa giren kimseye mu‘tekif veya âkif denir.
İ‘tikâf’ın yeri, zamanlaması, süresi, i‘tikâf süresi içerisinde helal ve haram olan şeyler, mescidler dışında da i‘tikâf yapılıp yapılamayacağı, Ramazan ayı dışında da i‘tikâf yapılıp yapılamayacağı gibi birçok fıkhi mesele hakkında ulemanın farklı görüşleri ve yorumları olmuştur. Ancak i‘tikâf konusunda söylenebilecek ve kimsenin itiraz edemeyeceği halis muhlis tanım, ‘kişinin Rabbi ile başbaşa kalmasıdır’ denebilir. Bu anlamda i‘tikâf, ‘anlamlı yalnızlık’tır.
Mümin kişinin günlük yaşamdaki koşturmacası ve uğraşları içerisinde, Rabbinden ve O’nu zikirden tamamen kopması, ayrışması ve vahyi bir kenara bırakarak yaşaması zaten düşünülemez. Ancak Ramazan ayı, oruç ve i‘tikâf ibadetinin ayrıcalıklı konumu, Allah Rasûlü tarafından biz Müminlere miras olarak bırakılmış bir mevzudur. Rabbimizin Ramazan’ı tanımlarken kullandığı ‘insanlara hidâyet rehberi olup onlara doğru yolu gösteren ve hakkı bâtıldan ayırıcı en açık delilleri ihtiva eden Kur’an’ın indirildiği ay’(2) şeklindeki ifadesi ile Kur’an ayı ilan edişi hepimizin malumudur. Ramazan’ı Kur’an ayı yapan hasletin, arapça bir Kitabın tamamını yüzüne telaffuz etmek/seslendirmek olarak anlaşılmayacağı kesindir. Ramazan, kişinin yeniden vahye dönüş yolculuğuna çıkması, özüne dönmesi, özmuhasebe yapması, ömrünün Kur’ansız geçirdiği zamanlarının yanından vahyin kadrini(3)/kıymetini bilmesi ve buna göre yaşamaya devam etmesi için bir zikr ve hatırlatma ayıdır. İşte mu‘tekif de, bu ay içerisinde bu hal ve düşünce ile yoğunlaştırılmış anlar yaşayan kişidir. En azından buna niyet edendir.
İ‘tikâf sırasında aslolan, Rabbimizin namazlarımızda talep ettiği gibi; tefekkür, tefakkuh, tedebbür, teakkul, tezekkür ile Kur’an’a sarılmak ve onunla bütünleşmektir. Sonucunda Nebevi bir davranış kalıbının ortaya çıkacağı şekilde ayetleri düşünmektir. Ayetlerdeki bilginin salt tekrarı değildir, ayetlerin arapça seslendirilmesinden hâsıl olan manevi lezzet hiç değildir. İ‘tikâfta Kur’an okumak, Kur’an’daki bilginin içselleştirilerek bir anlayış ve sonrasında bir karar ve davranışa dönüşmesidir. Basiret (hayata karşı öngörü) kazanmaktır. Kendi nefsini, kevni ve kitabi ayetleri fıkhetmektir. Bize ulaşan haberleri, insanın kendini yeniden inşası için kullanmasıdır. Yanlışlarımıza karşı tedbir almaktır. Fahşanın, şeytanın ve nefsin ayartmalarından bizi engellemesi için Yaradan ile bağ kurmaktır. Gafillikten kurtuluş için belki bir başlangıçtır. Bizlere Allah Rasûlü’nün sözü olarak ulaşan birçok rivayette, i‘tikâf sırasında yeme, içme, konuşma, zaruri ihtiyaç dışında mescid dışına çıkmama v.s. konularda âdâb-ı i‘tikâf ile ilgili kurallar sıralanmıştır.
Mescidler de yine Kur’an’ın tanımı ile, “…ancak Allah’a ve ahiret gününe iman eden, namazı kılan, zekâtı veren ve Allah’tan başkasından korkmayan kimseler”in(4) yapabildiği mabedlerdir. Rabbimiz mescidlerde ibadet ve i‘tikâf geleneğini taa Hz. İbrahim (a.s.) zamanında başlatmıştır. “İbrahim ile İsmail’e ‘Tavaf edenler, orada ibadet için itikafa çekilenler, rükû ve secde edenler için evimi temizleyin’ diye emir vermiştik.”(5)
Aziz İslam’ın, mübarek Kur’an’ın emrettiği ve Rasulullah’ın mü’minlerin talimi için sünnet bıraktığı bu kavram, günümüzde modern insan tarafından maalesef bilinçli/bilinçsiz tahrifatlar, anlam kaymaları, uygulama delaletleri, popüler kültür saldırıları, siyasi ve idari araçsallaştırmalar ile hiç edilmekte, psiko-sosyal tedavi malzemesi, oyun ve eğlence aracı yapılmakta, manevi doyum, haz ve tatmin nesnesi haline getirilerek nesneleştirilmekte ve elimizden alınmaya çalışılmaktadır.

İ’TİKÂF’IN NESNELEŞTİRİLMESİ; HEDONİZM KUŞATMASINA UĞRAMIŞ
İBADET
Modern felsefeci Martha Nussbaum’un, kişilerin nesneleştirilmesini anlatırken kullandığı özellikleri ödünç alarak size, Türk toplumunda i‘tikâf özelinde (esasında tüm dünyada ) bazı kavramların nasıl nesneleştirildiğini veya şeyleştirildiğini izah etmeye çalışacağım.
Nussbaum, kişilerin modern çağda belli bir hedefe ulaşmada araç olarak kullanılmasını, kişinin pasif hale getirilerek hayattaki öz amacını yerine getiremez hâle getirilmesini, her an yerine başka bir kişinin getirilerek ‘alternatifi bol bir yedek parça’ olarak görülme anlayışını, kişinin sınır ve kurallarını her an ihlal edilebilir görerek mahremiyetini tanımamayı, istenildiği zaman mülkiyete geçirilip istenildiği zaman elden çıkartılabilir şeklinde algılanmasını, deneyim/tecrübe/ruh dünyasını kaale alınmamasını sert bir dille eleştirerek bu ihlallerin tamamını anlatmak için ‘nesneleştirme’ kavramını kullanır. Klasik Marksist teorinin kısmen ‘yabancılaşma’ kavramı içerisinde anlattığı bu kavramı, Timothy Bewes’in ‘şeyleşme’ olarak bahsettiği olgu da bununla yakından ilgili bir ‘hastalıklı anlama ve anlam kaybı’ hâlidir.
Yukarıda basında yer almış birçok örneğini saydığım, kitleler ve nihai faydalanıcıları açısından masum ama resmi otorite erkleri, politika üreticileri ve iktidar sahipleri açısından gayet bilinçli bir şekilde programlanmış Ramazan etkinliklerinde de; sistemin kendi kutsal kabul ettiği milli/manevi(!) kuruluş ilkelerine ulaşmada ibadetler araç olarak kullanılmış, i‘tikâfın sınır ve kuralları, anlam ve mahiyeti hiçe sayılarak ibadet mertebesinden düşürülmüş, istenildiğinde kendi mülklerine geçirilebilir, kuralları yeniden belirlenebilir bir nesne olarak görülmüş, i‘tikâf ibadetinin kendine has ruh dünyası ve anlam bütünlüğü tarumar edilmiş veya en azından buna kast edilmiştir. Allah Rasulü’nün “Sevdirin, nefret ettirmeyin” düsturunu, çocuk eğitiminde geçmişten günümüze sirayet eden gayrı-sahih (düz piramit) eğitim anlayışlarına uydurarak, makul ve maruf olan/olmayan her şeyi mescitlere sokarak, bir de buna “i‘tikâf” kılıfı bularak kavramlarımızı kirletmelerine asla müsaade edilmemelidir.
(Allah ona rahmet etsin) Bülent Akyürek ağabey bir konuşmasında; “Mutlu olmak bir zorunluluktur bu modern dünyada. Mutsuz adamı hasta diye kenara çekiyorlar. Kederli adamdan nefret ediyorlar, kenara atıyorlar” demişti. Esasında yaşananlar tam olarak budur. Çocuklarını daha küçücük yaşta ‘mutlu etme hastalığı’ üzere yetiştirmeye odaklananlar; namazlarında, niyazlarında, oruçlarında, secdelerinde, doğal olarak i‘tikâflarında da bir haz ve eğlence arayışına girer olmuştur. Onların mutlu olacağı bir eylem veya ameli salih/iyi/maruf; haz vermeyen, eğlendirmeyen, güldürmeyen, heyecanlandırmayan, amigdalayı çalıştırmayan ama aklı, idraki, kalbi harekete geçiren iş, eylem ve ibadetleri de gereksiz/boş/kötü/münker kabul eder olmuştur. Filistinli Müslümanlara yapılan zulme öfke kusan, (07 Ekim 2023 tarihinde ayyuka çıkan ancak 100 yıllık mazisi olan) Filistin davasına sahip çıktığını söyleyen, Kassam tugaylarına dua göndermekten geri durmayan, Gazzeli bebeklere her gün gözyaşı döken, ABD-İsrail ürünlerine boykot çağrılarına var gücüyle katılan ve üç aylarda oruç tutmayı ibadetlerin en faziletlisi kabul eden ebevenyler; aynı aylarda ABD menşeli Disney karakterine ait bir şişme balonun ‘i‘tikâf’ yakıştırması ile mescitlere sokularak her şeyi yerle bir ettiğini her nasılsa görememektedir. Kendi çocuklarının ellerine ‘yeter ki sesini kessin, beni rahat bıraksın da işimi yapayım’ diyerek susturucu niyetine verdikleri tablet ve telefonlardan çocuklarını, (yaşları biraz daha ilerleyip bunun aslında bir musibet olduğunu farkettiklerinde ‘dijital detoks’ adı altında) kurtarmak için i’tikâfı kullanmak, ibadeti nesneleştirmektir. Diyanet İşleri Başkanlığı’nda görev almanız ve hatta Diyanet İşleri Başkanı olmanız bile size, bu bir gecelik kamp etkinliğinize i’tikâf adını koyabilme yetkisi vermez. Bu anlamda Türkiye’deki bazı seküler, Kemalist elitler ve sol görüşlü kimseler tarafından ‘laiklik elden gidiyor’ çığırtkanlığı yapılması ve ülkenin ulusalcı/dindışı medeniyet ayarlarına dönme çağrısı yapılması esasında yersizdir. Zira, mevcut işleyiş onların din/yaşam kültürü anlayışına zerre tehdit oluşturmamaktadır.

Küçücük çocuklara Kur’an dersi diye verilen dersler, bir nesil inşası ve kıyam hareketinden fersah fersah uzakta, yabancı dilde seslendirme çalışmasının ötesine geçememekedir. Dolayısı ile Kur’an tedrisatından geçemeyen bu yavrucaklar, milli hedonist hislerle kuşatılmış popüler kültürle hayatını idam ettiren ham bireyler olarak kalır. Hayatta nefse ağır gelen her işle ve amelle hazzı ve neşeyi birleştirerek (adeta bir sos gibi) lezzetli hâle getirilebileceğine, sınır ve kaidelerin sadece zihinlerde birer engel olduğuna ve çiğnenebileceğine iyice alışan birey; artık mescitlere torpil atabilir, kız arkadaşıyla dans edebilir, mihrapta çıplak poz verebilir hâle kısa sürede gelecektir.
HÜLASA…
Modern rejimlerin kendi ürettiği sorunlarını, mescid ve i’tikaf kavramlarını araçsallaştırarak çözmeye çalışması, ibadetin şeyleştirilmesinden başka bir şey değildir. İçi boşaltılan ve üstlendiği vazifeyi yapamaz hale getirilen i’tikâf, artık işlevsizleştirilmiş ve itibarını kaybetmiş halde toplum içinde dolaşır hale gelecektir.
Mescidlerde kamp yapmak başka bir şey; Allah Rasulünün Hira’sındaki atmosferi yaşamak için tabiri caizse vahy ile uzlete çekilmek başka bir şeydir. Kaldı ki, henüz oruç dahi tutmayan çocukların oyun ihtiyacının olduğu bir hakikattir. Bu ihtiyacın giderilme alanı camiler değildir. Teknoloji kampları, satranç ve okçuluk turnuvalarının camilerde düzenlenmesi sayesinde İslamlaştığını zannedenlerle, alnı secdeye giden bir siyasetçi tarafından yönetildiğinde demokratik-laik bir rejimin İslam Devletine dönüştüğünü zannedenler veya adını ‘faizsiz bankacılık’ koymakla helal bankacılık sistemi keşfettiği sananlar aynı kişilerdir.
Kütüphanelerde bile ‘çıt’ çıkarılmasına tahammül edemeyen ve derse konsantresinin bozulmasına razı olmayan ergen kardeşlerimiz, mescidlerde i’tikâf ve namaz ibadetlerine aynı saygıyı göstermiyorlar ise, bunun arka planında yatan zihinsel paradigmayı iyi görmek gerekir. Hadis kitapları, mescidlerde dünya kelamının konuşulmasının mekruh olduğu, yeme-içme ve uyumanın kurallara bağlandığı bir sürü müktesebatla doludur ve bu alanda ihtisas yapanlar konuya vakıftır. Mistik muhafazakârların bile zihinleri, yüksek sesle zikri bile mazur görmeyen bir anlayıştan, “çocuklar koşsun zıplasın, rahatsız etsin de yeter ki camiye gelsin” diyen bir zihne savrulmuştur. Elinizi vicdanınızın çocuk sevgisi kısmına koyarak değil de, Allah’a taat kısmına koyarak bir kez daha düşünün… Bu kadar aymazlık, çocukperestlik ve hedonist nefislerin beslendiği bir vasatta, tek bir Allah’a ibadet etmekten bahsedilebilir mi?
Bu sistemli nesneleştirme, şeyleştirme, anlam kaybına uğratma, kavramların içini boşaltma ve ifsad hareketleri ne yenidir ne de sadece Ramazan, mescid ve i’tikâf özelinde bir tuğyandır. Son günlerde ağızlardan düşmeyen ‘Kabede Hacılar’ musikisini ağzına dolayan her bürokrat/muktedir; kendisine iktidar alanı devşirme, işi siyasi kazanca çevirme ve ‘Filistin’de Acılar’ı unutturma derdindedir. Kalpler Kur’an’ın nuru ile doldurulacağı yere ‘Kur’an’ı kim daha güzel seslendirecek’ yarışmaları ile afyonlandığı ve dopamin saldırısına uğratıldığında da; Kur’an ayetlerinin bazı resmi tören açılışlarına meze edilmesinde ama asla açılan tesisin ve ülkenin nizamında/işleyişinde kullanılmamasında da; Mısır’daki küresel siyonist kurtlarla ‘Gazze’de Barış’ adı altında masaya oturup üç-beş dünya menfaati için Hamas’ı ve mücadelesini sattıktan sonra, Türkiye’de binlerce insanı Galata köprülerinde ‘Filistin’e destek, direnişe selam’ naralarıyla toplayıp katliamın yasının tutulmasında da; vatandaşla birlikte sakız çikolata, kahve ve kola boykotunda poz verip İsrail ile başta petrol olmak üzere her tür ticaretin devam ettirilmesinde de; bir moda malzemesine dönüştürülen tesettürün (örtünsün de nasıl örtünürse örtünsün anlayışı ile) bir albeni aracı, markalaşma ve cazibe eşyası haline getirilmesinde de; Kur’an’ın kelâmına hâfız birini İçişleri Bakanı olarak atayıp ‘İç işlerine’ Allah’ın karıştırılmamasında da; 2025 yılını ‘Aile Yılı’ ilan edip aynı yıl aileye dair tüm Kur’anî değerlerin çiğnenmesinde de; ‘Cennet anaların ayakları altındadır’ deyip anneleri evden ve aileden kopartacak tüm AB politikalarına dört elle sahip çıkılmasında da aynı zihinsel kodlar devrededir. Daha saymakla bitiremeyeceğimiz bu nesneleştirme örnekleri, esasında İslam’ın topyekün ‘şey’leştirilmesidir. Bunlar mevcut dünya sistemlerinin en temel şirk sorunudur ve topyekün tevhide geçilmeden çözülmez, çözülmeyecektir. Tüm bu anlattıklarımızı sahiplenmek, sistemde sorun yok demektir. Allah bu iddianızla sizi sınayacaktır.
O masum yavrucaklara; anlama, kavrama ve ihlas temelli Kur’an öğretileri verilmesi bu sistemden elbette beklenmez. Ancak İslam’ın iktidar olduğu bir düzende, eğitim formasyonu olan kişilerce (yine sevdirerek nefret ettirmeyerek) bu eğitimlerin verilebileceğini, toplu ibadetlerin çok daha bereketli ve verimli bir şekilde icra edilebileceğine inanıyoruz. Rabbimiz bizleri, kendi rızasına ereceğimiz muradını en iyi şekilde anlayan, amel eden ve insanlara iyiliği emredip kötülükten sakındıran, kendisi de buna uyan kullarından eylesin. Selam hidayete tâbi olanların üzerine olsun…
1 İ’tikâf başlığı, TDV İslâm Ansiklopedisi’nin 2001 yılında İstanbul’da basılan 23. cildinde, 457-459 numaralı sayfalarda yer almıştır
2 Bakara Suresi 185. ayet
3 Kadr Suresi 3. ayet
4 Tevbe Suresi 18. ayet
5 Bakara Suresi 125. ayet













Leave a Comment
Your email address will not be published. Required fields are marked with *