Amerika ve İsrail dost, İran düşman öyle mi?

Amerika ve İsrail dost, İran düşman öyle mi?

Bize düşen, tarihten ders alıp, düşmanlığı devam ettirmek yerine kardeşliği ve ümmet olmanın yollarını arayıp Şii’siyle Sünni’siyle kenetlenip düşmana ortak tavır koymaktır. İslam ümmetine kazandıracak olan da bu tutum ve bu davranıştır.

Ahmet Durmuş / Venhar

28 Şubat 2026 tarihinden beri dünyada ve bölgemizde akıl almaz gelişmelere tanık oluyoruz. Sırf ABD, İsrail ve küresel İngiliz Yahudi medeniyetine boyun eğmediği için İran’a saldırıya geçen ABD ve Siyonist Yahudi çete devleti belki de hiç beklemedikleri bir direnişle karşı karşıya kaldılar. Öngörüleri kısa zamanda İran İslam rejiminin beyin takımını bombalarla imha edip halkın rejime karşı ayaklanmasını sağlamaktı. Bu gelişmeleri tüm yeryüzü laiklerinin beklediği gibi laik, Kemalist Türk medyası da ellerini ovuşturarak izlemeye başladı. Ama işler onların tasarladığı gibi gitmedi. Tam tersine İran rejimi ve halk birbirine daha da kenetlendi.

Savaşın getirdiği yirmi günlük büyük yıkıma rağmen dimdik ayakta durmayı başaran İran, aslında en büyük darbeyi dünyayı hegemonyası altına alan ABD ve İsrail’den değil en yakın komşularından yedi dersek abartmış olmayız. O komşular ki, hepside Müslüman ve hepside ABD ve İsrail zulmüne maruz kalmış, tokatlanmış, sömürülmüş, aşağılanmış, imparatorlukları yıkılmış, evlatları katledilmiş hasılı zalimin zulmünden nasibini almış topluluklardır. Ama yapılan bu zulümlerin hiçbirisi bu komşularda küresel küfre karşı rest çekecek cesareti, mertliği, yiğitliği, ortaya çıkaramamıştır.

Bırakın bu cesareti göstermeyi söz konusu zalimlerin yanında müttefik olarak, dost olarak, aynı paktlara üye olarak saflarını zalimlerden yana belirlemede hiçbir sakınca görmemişlerdir. Bu sindirilmişlik hali bu gidişle kısa zamanda sona ereceğe de benzemiyor, tabi ki Allah’ın dilemesi başka. Söz konusu İslam ülkeleri ehlisünnet olan Gazezli kardeşlerini nasıl yalnız bıraktılarsa, Hamas’ın O yiğit öncü liderlerinin öldürülmesine nasıl sessiz kaldılarsa şimdide İranlı kardeşlerini ve hatta ABD/İsrail savaşının gölgesinde kalan Afganistan’ı da yalnız bıraktılar. Neden? Çünkü böyle buyurdu küresel Epstein’ciler ve onların Siyonist lobileri.

Buraya kadar kısaca da olsa devletlerin ve başlarındaki yöneticilerin korkularını, çıkar hesaplarını, taht ve koltuk uğruna nasıl tavizler verdiklerini ve zalimlere nasıl koltuk değneği olduklarını kısaca ima etmeye çalıştık. Bu korkuyu yaşayanların Kur’an la, İslam’la, Bedir, Uhud, Hendek, Mute ve Huneyn savaşlarını anlamak, ders çıkarmak ve ibret almak gibi dertlerinin olmadığı açıkça anlaşılmaktadır. Eğer İslam’ın bu savaşlarının bize öğrettiği hikmetler doğru okunsaydı, Allah’ın ve Rasulünün anlattığı ve anladığı gibi anlaşılsaydı bugün başımıza gelen bu felaketler belki de yaşanmayacaktı. Fakat özünden koparılan ve mıncıklanan İslami kavramlar sadece iftar programlarında, kandil gecelerinde mesaj yayınlayarak, nutuk atarak ve kutsal emanetleri ziyarete açarak Müslüman zihinler manipüle edilmeye devam edilmektedir.

Konumuzun birinci bölümünü daha çok devletlerin tutumu ve duruşuyla alakalandırmış olsak da işin doğrusu bizi daha derinden yaralayan ve üzen İslam Ümmetinin tutumu ve tavrıdır. Yirmi günü aşkındır İran toprakları küresel haydutlar tarafında bombalı saldırılara maruz kalıyor ve bu saldırıların daha ilk günü İran İnkılabının beyin takımı öldürülüyor. Akabinde insanın kanını donduran bir bombalamayla masum kız çocukları kafirlere yakışır şekilde katlediliyor, bütün kutsal mekanlar tarumar ediliyor. Ama bütün bunlar olurken birçok Müslüman çevrenin ağzından çıkan ilk söz, ama İran halkı da sapık ve çok iyi insanlar değiller diye cümleler dökülüyor. Yahu bu ne lahana turşusu bu ne perhiz? Sana şu iki elmadan hangisi daha güzel veya hangisi daha sağlam diye basit bir sorumu soruldu, böyle bir soru sorulmadığına göre meseleyi saptırmanın şeytancası değimli bu yapılan yorum.

Eğer iki iyiden veya iki kötüden birisinin hangisi daha iyi olduğu sorulursa bu çevrelerin verdiği cevap kabul belki edilebilir. Ancak ortada hat hudut tanımayan mütecaviz ve soysuz bir saldırgan var, ama bizim Müslümanlar ABD veya İsrail’i nefretle karşılayacağı yerde doğrudan İran’a ve Şiiliğe saldırıyor. Yaşanan bu vahşetin karşısında mazluma ve haklıya saldıran bir zihniyet hastalıklı bir ruh halinin en belirgin özelliklerinden birine sahiptir diye düşünüyorum. Akıl tutulması olarak nitelendirdiğimiz bu sapkın çıkış, akıllara durgunluk verecek mahiyettedir. Ve bu tekfirci Müslüman tiplerin/kişilerin İslam’ı hakkıyla bildiklerine de asla inanmıyorum. Çünkü Kur’an’ın ruhunu azda olsa anlayan bir Müslüman bu tür cümleleri kurmaktan kaçınır. Yukarıda İslam tarihinden isimlerini anarak bahsettiğimiz ve kıyamete kadar da gururumuz ve örneğimiz olacak olan o güzide savaşlar bu kişilere, cemaatlere hiç mi bir şey anlatmamış?

İran, ABD ve İsrail’den daha tehlikeli diyen bir adam boynuna ip taksın daha iyi herhalde. Eğer gerçekten İran’a taraf olmaya için elvermiyorsa bari sus ta seni bir adam sansınlar. Aksi halde kafirin yanında saf tutmak ve ona hak vermekle cehennemle karşı karşıyasın. Oysa bu davranış Kur’an’da kınanmış ve yerilmiştir. Bunun için Rabbimiz kafirleri, Hıristiyanları ve Yahudileri dost edinmeyin, sizin dostunuz Allah, Rasulü ve müminlerdir diye buyurmuştu. Bu çevrelerin İran hakkında ağzında gevelediği ilk şey İran askerlerinin Suriye’de işlediği cürümler. Peki, size aktarılan bu cürümleri, İran Şiilerinin Suriye’de işlediğini bir an kabul edelim, hatta dilinize çok doladığınız o Sahabeye hakaretleri de içerisine katalım.

İşlenen söz konusu bu cürümler ABD ve Siyonist İsrail Yahudilerinin bizim iman ettiğimiz ve büyük namusumuz olan Allah’a, Muhammed’e (sav) İslam’a ve Müslümanlara küfretmelerinin yanında eşit derecede bir cürüm mü? Vicdanınız buna evet demeye elverir mi? Eğer yinede Şiiliğe olan nefret ateşiniz sönmediyse size tarihin derinliklerinden bir alıntı yapayım. Alıntı yapacağımız konu o dönemle alakalı birçok kaynakta var ama elimde bulunan kitap Denge yayınlarından Mustafa İslamoğlunun imamlar ve sultanlar adlı kitabı. Kitapta malumunuz az çok okuyan her Müslüman’ın bildiği bir başlık var, Muaviye b. Yezid. Şöyle aktarıyor İslamoğlu: “Hz. Hüseyin şahadeti üzerinden üç yıl geçmişti. Hicretin 63. Yılında Medine halkı ‘fasık’ ve ‘facir’ ilan ettikleri yönetime karşı ayaklanıyorlardı. Bunun bir ifadesi olarak da Yezidin valisini atıp Abdullah b. Huzafe’yi başlarına vali olarak seçiyorlardı.

Bunun üzerine Yezid, Müslim b. Ukbe gibi zulmüyle ünlenmiş birini 12.000 kişilik bir orduyla Medine’ye yolladı ve şu emri verdi: “Şehir halkına üç gün süre tanı eğer bu süre içinde biat etmezlerse onlarla savaş. Savaşı kazandığın taktirde üç gün HER ŞEY serbesttir. Şehri yağma edebilirsiniz.”

Harre olayı olarak tarihe geçen bu üç gün içinde her taraf yakıldı, yıkıldı, talan edildi. Peygamber şehrinin ihtiyarları ve çocukları dahi öldürüldü. Hatta bununla da kalınmayarak bir çoğu sahabe kızı olan Müslüman kadınların namusuna tecavüz ettiler. Bu esnada bin kadar kadın bu tecavüzler sonucu hamile kaldı.” Evet, buraya utanarak ve istemeyerek alıntılamak zorunda kaldığımız bu kısa paragrafın kaynağını da veriyor İslamoğlu. (İbn. Kesir, el-Bidaye ve Taberi, Tarih).

Bu alıntıdaki maksadımız ümmetin kanayan yaralarını kaşımak değil bundan Allah’a sığınırız. Maksadımız bugünün tarihten ders almayan, Kur’an’ı doğru idrak edemeyen, İslam’ı Allah ve Rasulünün öğrettiği gibi değil devlet veya cemaatlerinin izin verdiği kadar anlayan, öğrenen, tekfircilere, mezhepçilere ve meşrepçilere hatırlatmaktır. Şimdi sormak lazım babasının çeşitli hile ve desiseleri ile iktidara gelen Muaviye b. Yezid ehlisünnet mi yoksa Şii’mi? Kime hısım düşer bu zalim, kimin mezhebinden bu cani, sorun vicdanlarınıza? Arşı alayı titretecek olan bu büyük acı gibi daha yüzlercesini tarihten aktarabiliriz ama inanın sorunu çözmek yerine daha da derinleştirir, katmerleştirir ve bizi birbirimize düşman eder. Bize düşen, tarihten ders alıp, düşmanlığı devam ettirmek yerine kardeşliği ve ümmet olmanın yollarını arayıp Şii’siyle Sünni’siyle kenetlenip düşmana ortak tavır koymaktır. İslam ümmetine kazandıracak olan da bu tutum ve bu davranıştır.

Bu yüzden geliniz bu zor günde bari vahdeti bozmayalım. İpe sapa gelmez yorumcuların büyülü ve saçma sapan yorumlarına aldanarak tarihin yerlerin yanlış yerine saf tutup şeytanın avukatlığına soyunmayalım. Bugün geldiğimiz nokta kayıtsız şartsız, amasız fakatsız İranlı kardeşlerimizin yanında durmamız, onlarla beraber kafire karşı tavır almamız gerekiyor. Sırf bağımsız kalmayı, sömürülmemeyi sadece Allah’a kul olmayı tercih ettikleri için kırk yedi yıldır her türlü ambargoya maruz kalan İran halkına bir darbe de biz vurmayalım. Dünya emperyalizmine boyun eğmedikleri için başlarına bomba yağdırılan bu insanların hatalarını, hurafelerini ve bidatlerini ortaya dökmeye çalışırsak emin olun ki bizim kusurlarımız onlardan daha ileri gider geride kalmaz. Hal böyle olunca ehlisünnet ve sahabe üzerinden bir kılıf uydurup bu kılıfının arkasına gizlenmek onlara hakaret etmek biz Müslümanlara yakışmaz. Bunun hesabını görecek olan sinelerin özünde gizlenen her gizliliği bilen Allah’tır.

Aklıselim ile bir düşünelim İran’a yapılan bu saldırıda Batılı Yandaşlarını bile yanına çekemeyen psikopat Donald Trump sık sık aşağılamaktan geri durmadığı Ortadoğu ve bölge ülkelerine ve liderlerine bir yandan da övgüler yağdırıyor. Bunun sebebi nedir sizce? Çünkü istediği her türlü desteği bu ülkelerden görüyor her ülkede ABD ve İsrail’in çıkarlarını koruyan ABD üstleri mevcut. Bu üslere füze atmak suç sayılıyor. Üstelik İsrail Siyonistlerine giden her bir İran füzesi bu sözüm ona İslam ülkelerindeki üsler tarafından İmha ediliyor. İsrail topraklarına ise bu füzelerden çok az bir kısmı onlarca engeli aşarak hedefine ulaşabiliyor. Ama bu ülkelerdeki ABD kuruluşlarına İran füze attığı zaman feryadı figan edip yaygarayı koparıyorlar. Bunun tek sebebi bence İran’ın Şiiliği falan değil, İslam’ın yeryüzünde iktidar olmasını istemedikleri için bu dayanışmayı kolektif biçimde yürütüyorlar. Çünkü İslam’ın adaleti en azından bu coğrafyaya kök salarsa Batı ideolojisi ve ABD bitmiş demektir. Onlar bunu Müslümanlardan çok daha iyi biliyor.

ABD ve İsrail’in gönüllü sözcülüğünü yapanlar gerçekten cahil insanlar. Eğer cahil olmasalardı İslam’ın yeryüzünde neye talip olduğunu anlamış olurlardı. Ama bu cahillerin anlamadığını Küresel İngiliz Yahudi medeniyeti çok iyi anladığı için bugün yeryüzünün neresinde İslam adaleti filizlenmeye kalksa derhal harekete geçip bunlar terörist, bunlar radikal dinci, bunlar ayrılıkçı diye algı ve manipüle pazarında satışa sunuyorlar. Ve işin acı tarafı bu pazarlama bizim cenahta hem alıcı hem de taraftar bulabiliyor.

Şunu hiçbir zaman unutmayın ey Müslümanlar! İran’daki yöntemle yani inkılapla devlet olmak isteyen, İslam’ı ve Müslümanları söz sahibi yapmaya çalışan her ülke İran gibi, Gazze gibi bu bedeli ödemek zorundadır. İran bu bedeli yaklaşık elli yıldır ödüyor, daha da ödeyecek çünkü bedeli ödenmeyen bir davanın değeri de olmaz. Filistin ve Gazze ise Mahmud Abbas gibi satılmışlara rağmen en az seksen yıldır bu bedeli ödüyor. Önemli olan İran gibi, Gazze gibi, Afganistan gibi bu bedeli ödemeye hazır genç nesiller ve kral çıplak diyebilecek liderler, toplumlar yetiştirmektir. İşte o zaman Bedir Uhud Allah’ın yardımıyla geri dönecektir. Çokluğuyla övünenlere Huneyn savaşı çok güzel örnektir. Demek ki Allah sayısı çok olanlara değil gerçekten iman edenlere zafer nasip ediyor. Mutlak doğru Allah’a aittir.

Paylaş :

Leave a Comment

Your email address will not be published. Required fields are marked with *