Modern çağda başlayan saldırı, nitelik olarak geçmiştekilerden farklı geldi: Fiziksel olarak başlasa da zihinsel olarak başarılı oldu ve kökleşti, kalıcı hasara dönüştü. Diğer ümmetlerde olduğu gibi İslam ümmeti de hala bu saldırıyı tanımakta ve aşmakta güçlük içinde. Dolayısıyla geçmişte başvurulan iki yöntem bağlam farkı nedeniyle derde derman olmaktan uzak duruyor!
Hüseyin Alan
Malumdur ki Allah her konuda hüküm, emir ve yasak yollamadı. Esasa dair önemli birkaç hususa dikkat çekip genel prensipleri belirledi, hudutları çizdi. İstikameti gösteren rehberlerini yolladı. Gerisini iman edenlerin aklına veya yargısına bıraktı.
Allah’ın din konusunda elçiliğini ve otoritesini tasdik ettiği son elçi Hz. Muhammed (sav), toplumsal ve siyasal işlerdeki yargıları ve uygulamalarıyla referans oldu: Onu tasdik eden ve ona destek olan ilk müminler ve dünya işlerinde onun halifesi olan raşitler, peygamberin yokluğunda;
Allah’ın bildirdiği, resülünün öğretip gösterdiği o dini esasları ve resulünün toplumsal alandaki yargısının mantığını referans aldı; kendi dönemlerinin siyasal toplumsal, iktisadi mesleki, sanatsal, medeni, ferdi, kollektif hayatı ve yaşamı dine uygun olarak düzenledi.
Müslümanlar, Allah’a itaati nedeniyle peygambere, peygamberi referansla kendilerinden birini seçerek ona itaat ettiler, değişen tarihsel ve sosyal şartları Müslümanca yönettiler. Kendilerinden olmayana itaat etmediler..
Peygamberin vefatı sonrası onu tanımayan nesiller çağı geldiğinde, kitap elde olsa da, kitabi metnin yorumunda ve peygamberle ilgili rivayetlerde yargısal ihtilaflar çıktı: İnsan doğası, yetişme tarzı, kabileci mezhebi mensubiyet, iktidar asabiyesi, fetihlerin hızı ve sonuçları nedeniyle hassasiyetlerde çelişkiler ve siyasal kamplaşmaya sebep farklılıklar hasıl oldu.
Kuramsal tartışmalarda ilk kargaşa, ilahi metinlerin ve hadislerin zahiri nakli ve telaffuzunu esas alanlardan çıktı. Bu akım kendi karşıtını üretti, metnin ve mesajın batıni yorumucuları ortaya çıktı. Orta yolu bulalım çabasındakiler ayetlerin maksadı ve muradına bağlı kalarak geçmişin yargıları, yargıların illetinden hareketle onlardan istifadeyi, yeni durumların sorumluluğunda kendi çözümlerine odaklandı..
Geniş açıdan bakıldığında, Allah’ın tarihsel ve sosyolojik değişim dönüşüm ve gelişmelere koyduğu yasaları doğru çözümleme; yenilikler yönetilsin için insan yargısına yol açtığı rahmetle, müminler bir yandan dini öğretmeye ve yaymaya çalışırken, öte yandan kendi çağlarındaki sorunları çözerek dünyaya ahlak, hukuk, adalet, siyaset, hakkaniyet taşıdılar.
Dar açıdan bakıldığında üretilen yargılar değişen zamanın olumsuzlukları, fetihlerin hızı ve doğurduğu dini dünyevi sorunları, felsefi tercümeler, Hind İran kültür etkisi birbirine eklenip olumsuzluğu beslemede at başı gitti; halifeliğin sultanlığa dönüşümü eşliğinde teolojik tartışmalar, toplumsal muhalefet, geçmişten istifade edip geleceğe yol aldıracak yerde ayak bağı olup kendini tekrara düşürdü..
Beşeri bir yargı yahut fikir kendi ve çevresindeki düşünce evreni, sosyal ve dönemsel bağlamı, siyasi iktisadi koşulları içinde üretilir: Değişmeyen sabitlere dayalı değişken içtihatlar yapılır.
Doğal olarak devinim halindeki toplum ve hayat sürecinde ve öznel şartlarında üretilmiş fikirlerde, dönem ve şartlar dikkate alınmazsa ondan istifade etmek yerine, onlara takılı donuklaşma, körleşme başlar.
Söz gelimi Peygamber tarihinde Mekki, medeni siyasi toplumsal bağlam ve süreç; nedenleri ve maksadıyla hicret; öncesi ve sonrasıyla Hudeybiye anlaşması kendi bağlamları, koşulları ve sürekliliği göz ardı edildiğinde, ne peygamberin sünneti doğru anlaşılır ne de ayetler, hadisler ve geçmişte üretilen yargılardan doğru olarak istifade edilir.
Keza Selçuklu ve Osmanlı tarihlerindeki çöküş döneminde üretilmiş fikirler ve tutumlar, kuruluş ve yükseliş dönemindekilerle karıştırılırsa onlardan istifade de edilmez, ibret de alınmaz.
Kargaşadan ve donukluktan kurtuluşun yolu, beşere has geçmişte üretilen yargıların geçmişin hangi dönem ve şartlarına koşullu olduğunu anlamak, öncesi sonrası bağını doğru kurmak, günümüz şartları ve bağlamına uygun düşecekleri tasnif etmek; sürekli ve değişmez olana bağlı kalarak süreksiz ve değişken yargı/fikir üretimini sürdürmektir..
Müslümanlar modern çağda neden aciz, zayıf, cahil, yoksul ve geridir? Neden kendi iç sorunlarını ve siyasi krizleri dahi çözemez ve hala batılı fikirlerin ve kurumların tesiri altında yol alır?
Bunun sorumlusu İslam mıdır?
Pozitivist budalaların geçen yüzyılda batılı efendilerinden istiskal ettikleri “din terakkiye mani”dir tekerlemesi, yöneticilerde ve bilginlerde neden hala ucuz bilimsellik ve rasyonellik savunusuyla dinde reform gibi bir saçmalığa yol açmaktadır?
Batılı fikirleri bilimsellik ve ilericilik mazeretiyle yüceltenler, batının dahi hangi dönem ve öznel koşullarında kendilerine has kültürle ürettiklerini ayıklamadan alıp takip ve taklit etmeyi sürdürdükleri meçhuldür: Tarihin belli dönemlerinde, belli bir coğrafyada, iklimsel kültürel ve tarihsel öznel koşullarında, belli iktisadi ve siyasi süreçte üretilmişliklere bakılmadan, menşei belli öznel birikimin evrenselleştirilip her yere ve kültüre uygunluğu gibi bir aymazlığın, sadece batılı efendinin gönüllü köleliğine yol açtığı anlaşılmıyor mu?
Allah akıl dağıtırken batılılara iltimas geçmediğine, batılı akılla üretilen yargılar sürekli ve evrensel olmayacağına ve rahmetinden tüm varlık alemini istifade ettirdiğine göre, akletmekten istifa edip aklını batılının aklına teslim etmiş Müslümanların ne kendine faydası olur ne de insanlığı heveslendirecek dini mensubiyetleri kalır!
Verili koşullarda ve mevcut dünya zamanında Müslümanların neyine heveslensin insanlık? Siyasetlerine mi? İktisatlarına mı? Ahlaklarına, hukuklarına mı? İç çatışmalarla dolu huzursuz ve adaletsiz yaşam biçimlerine mi? Doğru düzgün bir yargı üretemeyen akılsızlıklarına mı?..
Şu garabete bir bakar mısınız:
Batılı efendi kalkmış, düşüncede ve eylemde evrensel olanla olmayan diye bir ayırım yapıyor, evrensel olmayanı tayin ve temlik hakkını kendinde mahfuz tutup kendi yargısını evrensel yapıyor! Müslümanlar da bu yargıyı ve ürünlerini tek hakikatmiş gibi alıp rahatlıkla kullanıyor!..
Teknikte, teknolojide, bilimde, savunmada, sanayide, üretimde, finansta “geri” olabiliriz? Bunlar görece şeylerdir, maliyet ve zaman isteyen işlerdendir.
Buna karşılık sıfır maliyetli ve zamanlar üstü hakkaniyette, ahlakta, hukukta, adalette, insafta, ‘yoksulluğun ve zenginliğin paylaşımında’, dayanışmada, farklılıklarla komşulukta.. neden araftayız? Bunlarda olsun neden bir varlık gösteremiyoruz?..
Tarihsel perspektiften ve milletler tarihinden bakıldığında sorun iki esaslı nedene dayanıyor, ki bu nedenler aynı zamanda İslam milletinin hem yükseliş ve hem de çöküş sebepleridir:
1. Değişen dünya şartlarında karşılaştıkları zorluk nedeniyle acze ve açığa düşen yöneticiler ne yapacaklarını, nasıl yapacaklarını bilmiyor! Eski yargılar ve yapılar dertlerine derman olmuyor! Doğal olarak tarihin belli bir evresinden sonra kendi emperyalistleri lehine reformlar yapmayı ve materyalist nitelikli kalkınma hedefini sürdürüyor.
2. Onlara doğru yolu gösterecek ‘alimler’ değişimleri okuyamıyor, yeni şartlara uygun yargılar üretemiyor, karşıtına husumetle içe kapanıyor, Müslümanları cahil ve yoksul bırakıyor, mezhep ve ulus çatışmaları içinde tutup boyun büktürüyor..
Dünü olmayanın bugünü, bugünü olmayanın yarını olmaz: Çünkü bugün dünden kuruldu, yarın bugünden kuruluyor.
1200 yıl boyunca, şöyle ya da böyle dünya milletlerine toplumsal örgütlenme, siyaset, hukuk, iktisat, ahlak, adalet dersi veren Müslümanlar;
Batının kendi öznel coğrafi, iktisadi ve kültürel şartlarında ürettiği ve geliştirerek üzerine koyarak ilerlediği ‘evrensel’ değerler, ilkeler ve kurumları hakikat sanmaya ve taklite devam ederse;
Son iki yüz yıllık tecrübeden olsun ibret alıp istifade etmek ve kendine has yol ve yönteme dönmek yerine tüm tarihi, bugünü ve yarını batılı yargıya ve değerler sistemine teslim olmayı sürdürecek.
Böyle devam ederse zilletten zillete düşecek, kendi elleriyle işledikleri suçlardan dolayı din terakkiye manidir, dinde reform gereklidir mazeretiyle tarihten çıkıp gidecek!
Evet din terakkiye manidir! Ama mani olduğu terakki hakikate dayalı olan değil materyalist temelli terakkidir ve haktır!..
İslam ümmeti, tarihi akış içinde toplumsal ve siyasal işlerde başı derde düştüğünde iki ana yönteme başvurdu:
1. Dine Dönme. Kitaba ve sünnete dayalı yeniden inşa. Siyasal toplumsal ıslah.. Dine dönme kitaba ve sünnete dönme değildir çünkü kitap ve sünnet zaten eldedir: Kitaba ve sünnete dayalı yargıya dönme, çağı tahlil edip anlama, onu aşıp çözüme ulaşma ve sorunları çözmedir.
2. İçe dönme. Dış sorunlarla baş edemeyenlerin içeriyi düzeltmeye öncelik vermesi. Veya dıştaki bozulmanın içten kaynaklandığını düşünmesi.. İçe dönme mevcut anlayıştaki gibi içe hapsolma değildir. İman kurtarma, nefis terbiyesi, kişisel ameliye değildir: Düzeltilen içeriyle dışarıyı yeniden düzenlemedir.
Eklemeli ki İbn Haldun’un asabiye temelli toplumların aşamalı dönemleri; dönemlerin kendine has koşullarına bağlı yükseliş çöküş aşamaları; rasyonel temelli tarih, sosyoloji, siyaset ve iktisatta nedensellik yöntemi.. üçüncü şık olarak akıllarda tutulmalı..
Geçmişte İslam kültürü baskın ve yaygın olduğu için o iki yöntem başarılı netice verdi: Ridde savaşları, halifeye bağlı emirliklerin iktidar çatışmaları, şehzadelerin saltanat hırsları, Moğol saldırısı, Haçlı seferleri vs ile kolayına baş edildi. Hasar fiziki olduğu için atlatıldı ve yola devam edildi.
Modern çağda başlayan saldırı, nitelik olarak geçmiştekilerden farklı geldi: Fiziksel olarak başlasa da zihinsel olarak başarılı oldu ve kökleşti, kalıcı hasara dönüştü. Diğer ümmetlerde olduğu gibi İslam ümmeti de hala bu saldırıyı tanımakta ve aşmakta güçlük içinde. Dolayısıyla geçmişte başvurulan iki yöntem bağlam farkı nedeniyle derde derman olmaktan uzak duruyor!
Şu halde ve elbette zannımızca denebilir ki, zihinsel esaretten kurtuluşun yolu kitap ve sünnete dönüşle mümkün, ama bu dönüşü şimdilerde olduğu gibi dünyada olup bitenlerden bağımsız olarak ele alıp metin okumasına ve teolojik tartışmaya hapsederek değil; Hristiyanlar gibi yaparak değil; okuduklarından istifadeyle dünyayı değiştirmek için olmalı.
Anlamak, aşmaktır. Aşmak, mevcuttan çıkıp daha doğrusu ve iyisini yapmaya teşebbüstür.
Dolayısıyla okuyup anlamak tek başına bir şey ifade etmez; neyi anladığını, niye anladığını, anladıklarının dünya ile bağını kurmalı. İç zindandan çıkmalı.
Verili dünya düzenini, materyalist paradigmayı ve onun terakkisini, işlerin nasıl döndüğünü bilmek şartıyla, mevcudu aşıp başka türlüsünü inşa edecek donanıma, birikime sahiplik gerek: Tarihsel tecrübe, doğru tarih felsefesi ihmal edilmeden, yeni yargılar yapacak akıllarla..
Allah’ın rahmeti, rızık dağıtımı, çalışana karşılığını vermesi her varlığadır ama desteği sadece müminleredir: İşitip itaat edenlere.













Leave a Comment
Your email address will not be published. Required fields are marked with *