2025 yılına verilebilecek en uygun isim, “Senetü’t-Tuğyan ve’l-Furkan’dır. Çünkü bu yıl, hak ile batılın, mümin ile münafığın, zalim ile mazlumun, dava adamı ile koltuk sevdalısının birbirinden keskin çizgilerle ayrıştığı, yaldızlı sözlerin dökülüp çıplak gerçeklerin (hakikatin) yüzümüze çarptığı bir yıl olmuştur…
(Firavun) hemen (halkını) toplayıp, haykırarak,
“Ben, sizin en yüce Rabbinizim (efendinizim)” dedi.
Derken Allah onu dünyada da, ahirette de azaplandırarak helak etmişti.
-Nâzi’ât Suresi 24. Ayet-
Ali Durmuş
Tarih yazıcılarının “büyük kırılma” veya “polikriz”(1) olarak adlandırdığı 2025 yılı, basiret sahipleri için küresel batıl sistemin çatırdadığı, ancak hak olanın henüz tam manasıyla ikame edilemediği bir fetret devrinin zirvesidir. Liberal dünya düzeni can çekişirken, insanlık “ulus devlet” putları ve “demokrasi dini”nin ritüelleri arasında sıkışıp kalmıştır. Batı’nın kendi eliyle kurduğu kurumlar (BM, NATO, WHO) meşruiyetini yitirirken, Müslüman coğrafyası başındaki bel’am kılıklı yöneticiler ve tağuta selam duran rejimler yüzünden izzetini arar haldedir.
2025, Amerika’da Trump’ın yeniden koltuğa oturmasıyla “küresel şer odaklarının” taktik değiştirdiği, Türkiye’de ise “yerli ve milli” hamasetinin ardında küresel sisteme entegrasyonun tam gaz devam ettiği bir yıl olarak kayıtlara geçmiştir. “Güvenlik” adı altında özgürlüklerin, “ekonomik rasyonalite” adı altında emeğin, “sağlık” adı altında fıtratın hedef alındığı bu dönemde; Gazze, insanlığın onurunu tek başına omuzlayan bir Medinetü’l-Fâzıla olarak direnmeye devam etmiştir.
ABD: Firavun’un Sarayında Nöbet Değişimi
Donald Trump’ın 20 Ocak 2025’te yeniden başkanlık koltuğuna oturması, küresel sistemin aktörleri için bir “belirsizlik” olarak sunulsa da, sistemin çarkları aynı şekilde dönmeye devam etmiştir. Trump’ın “Yeniden Amerika’yı Büyük Yapalım (Make USA Great Again)” sloganı, sömürünün merkezini tahkim etme çabasından başka bir şey değildir. O ve ardındaki güçler, yeryüzünde adeta kendilerinden daha ‘büyük’ bir otorite kabul etmediklerini bu yıl iyice açığa vurmuşlardır. Avrupa’yı haraca bağlayan, Çin ile giriştiği ticaret savaşları üzerinden “rızkın Allah’tan olduğu” gerçeğini unutturarak tüm dünyada korku imparatorluğu kuran bu zihniyet, 2025’te de zulmünü sürdürmüştür. Washington’ın Ukrayna, Suriye ve Gazze politikaları, “demokrasi” maskesi altındaki emperyalist yüzünü bir kez daha faş etmiştir. Trump’ın başa gelişini festival tadında kutlayanlar, şimdilerde zehir ve zakkum yutkunmaktadırlar.
Siyonazi Çetesinin Kirli Suriye Oyunu
İran’ın direniş için geçit olarak kullandığı Suriye’de, Esad sonrası kendi düdüğünü öttürme planları yapan ve bunu Türkiye’ye jandarmalık yaptırarak başaran Trump ve ekibi, El-Şara gibi bir maşa ile gayet uzlaşı içinde ilerleme sağladı. Laik, demokrat, liberal, Hizbullah ve İran direniş güçlerini düşman, İsrail’i dost bilen ve İslam’dan alabildiğine uzaklaştırılmış bir Suriye yönetimi için, Türkiye’deki iktidarın söylemde ve eylemde adeta bir kopyasının üretilmesi, bütün uyarılara rağmen Müslüman halkların dikkatini çekememiştir. Türkiye’deki tüm STK’lar, iktidarın bir işareti ile Suriye’de insani yardım yarışına girse de, meselenin iç yüzü halen “yüzüne okunan Kur’an sayfaları” misali, anlaşılamamıştır. Yaşananların bir devrim ve İslami cihad örneği olmadığını öğrenme süresi, zararın boyutunu da belirleyecektir. Suriye’de kurulan yeni düzen ve Ahmed eş-Şera yönetimi, ABD ve İsrail’in güvenliğini önceleyen, direniş eksenini kıran bir yapıya evrilmiştir. Daha ilk gün “eyvah İsrail Suriye topraklarını da alacak!” endişesi taşıyanların haklı çıkmamasını dileriz. Türkiye’nin buradaki varlığı, nihayetinde NATO’nun güney kanadını koruma misyonuna hizmet etmektedir.
Küresel Güney: Yeni Bir Kutup Arayışı
BRICS+ ve G20 gibi platformlarda bir araya gelen “Küresel Güney”, Batı hegemonyasına bir alternatif gibi sunulsa da, esasında aynı materyalist paradigmanın “doğulu” versiyonunu yaratma girişimidir. Çin ve Hindistan’ın başını çektiği bu blok, “hakça bir düzen” değil, pastadan daha büyük pay alma derdindedir. Endonezya’nın BRICS’e katılması, Müslüman halkların enerjisinin bu yeni güç odaklarına kanalize edilmesidir. Türkiye gibi ülkelerin katılım denemeleri ise, “Kahraman Kazan”da yaşanan olayların benzerleri ile çok kolay püskürtülmüş, şimdilik karşılıksız bırakılmıştır. Yeni bir kutup oluşturma arayışında kilit aktörlerden olan Türki Cumhuriyetlerin, Avrupa Birliği’ne göz kırpması da, Türkiye’nin KKTC’nin kuruluşundan bu tarafa gündemde tutmaya çalıştığı ve “Türk Devletleri Teşkilatı” diye somutlaştırmak istediği stratejiyi rafa kaldırmış ve Türkiye’deki siyasi iktidarı zor duruma düşürmüştür. Dolayısı ile, halkı müslüman kitlelere “abi” olarak pazarlanan Türkiye, ne BRICS’te ne AB’de, ne de TDT’da bir varlık gösterememiştir.
Avrupa’nın Çöküşü ve “Değerler” Masalı
“Medeniyet” dediği tek dişi kalmış canavar olan Avrupa, Rusya korkusuyla titrerken, içindeki sağ popülist/faşist damar iyice kabarmıştır. Almanya’da koalisyonların çökmesi ve siyasi istikrarsızlık, Batı’nın “ideal devlet” modelinin bir illüzyon olduğunu göstermiştir. Polonya’nın AB dönem başkanlığında Rusya’ya karşı “haçlı” zihniyetiyle ördüğü güvenlik duvarları, Avrupa’nın aslında ne kadar kırılgan ve korku dolu olduğunu ispatlamıştır. Üstüne üstlük, Gazze’de yaşanan insanlık krizini yaklaşık 2 yıl boyunca görmezden gelen bu ülkelerin halkları, çuvala sığmayan mızrağı görmüştür. Her gün sosyal medyada yüzlerce kullanıcı, kendi ırk ve yöneticilerinden nefret eder hale gelmiş ve iktidarlarını bu vahşete duyarsız kalmakla suçlamıştır. Bu halklar; Magna Carta (Büyük Özgürlük Fermanı-1215), İngiliz Haklar Bildirgesi (Bill of Rights-1689), Fransız İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirgesi (1789) ve İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi (1948) ile Batı zihniyetinin ortaya koymaya çalıştığı tüm sistem, kavram ve değerleri sorgular hale gelmiş ve büyük bir sorgulamanın eşiğindedir. Gazze’deki izzetli Müslümanların azmi ve mücadelesi, İslam gibi parlayan bir güneşi farketmelerine vesile olmuştur. Bizler için bir günde olması imkansız gibi görünen, yüz binlerce insanın ”Free Gaza” sloganı ile Avrupa’da yürüyüşe geçmesi işini/fiilini gerçekleştiren Allah’ın şanı ne yücedir! Şüphesiz ki O (c.c.) bir işin olmasını istediğinde “Ol!” demesi yeterlidir.(2)
Ekinin ve Neslin Bozumu
Ekinin ve neslin ifsadı amaçlı zoraki dünya halklarının gündemine; küresel ısınma, iklim tehdidi, İsrail’in güvenliği, karbon emisyonu, güvenli gıda gibi kavramlar getirilmeye çalışılmış ve bu musibetlerden kurtuluş reçetesi olarak da yapay zekâ, siber güvenlik, yapay gıda, suni bulutlama, yapay rahim… v.b. ifsad edici araçlar devreye sokulmuştur. Devreye sokulan bu araçların her birisinde köşe başlarını tutan, uzmanlaşan ve azmanlaşan küresel şirket çeteleri ile de sermayelerine bir sermaye daha katmanın yolları, yine ulus devletlere açılmıştır. Başta Avrupa olmak üzere, dünyanın her tarafında ayaklanan çiftçiler, artan vergi yükü ve bile isteye namümkün hale getirilen sağlıklı hayvansal ve bitkisel gıda üretiminin çıkmazları konusunda endişe içerisine sokulmuştur. Üstüne üstlük genç kitlelerin kariyer basamakları, bu yeni dünya düzenine entegre edilerek, adeta batıp giden güneşin ardından tapınılacak yeni ilahları için hedef durumuna getirilmiştir. Ulus devletlerin çıkmaza girmiş eğitim modelleri de bu sıkışmış duruma tuz-biber olmaktadır.
Mayıs 2025’te kabul edilen WHO Pandemi Anlaşması, ulus devletlerin sağlık egemenliğini küresel ilaç şirketlerine ve bürokratlara devrettiği bir ihanet belgesidir. ”Sağlık güvenliği” adı altında, gelecekteki olası pandemilerde insanlara zorla dayatılacak aşı ve ilaçların yasal altyapısı hazırlanmıştır. Bu, “ekini ve nesli bozma” planının küresel ölçekteki en büyük adımıdır.
Dünya siyasi tarihini yeniden yazan global oyuncular, belli ki artık ulus sınırlarına bağlı ve çok liderli bir devlet yapılanması istemiyor. İlk defa “Covid-19″ pandemi sürecinde başlayan tek merkezli bir dünya yönetimi denemesi, eğitimden sağlığa, ekonomiden kültüre her alanda insanların hayat şartlarını değiştirmeye devam etmiştir.
Ukrayna ve Rusya: Vekalet Savaşının Kurbanları
Dördüncü yılına giren savaşta, binlerce insan telef edilmiştir. Batı’nın silah tüccarları kârlarına kâr katarken, Ukrayna halkı “özgürlük” masallarıyla ölüme sürülmüştür. Zelenskiy’nin “askersizleştirilmiş bölge”ye razı olması ve Trump’ın “barış” tiyatrosu, savaşın bitirilmesi için değil, donmuş bir çatışma üzerinden yeni pazarlıkların yapılması içindir. Kıymetli madenler ve yeraltı zenginliklerine ağızlarından salya akıtan ABD, dünya kamuoyunun gözü önünde Zelensky’yi alenen aşağıladığı ve sonucundan hiçbir şey çıkmayan bir (ve sonuncusu ile beraber toplamda üç) görüşme gerçekleştirdi. Sahtekar dünya hegemonlarının, sarışın ve mavi gözlü çocuklar ve kadınlar için döktüğü timsah gözyaşları, alınan kararlar üzerinde hiçbir ciddi etki ve tepki bırakmadı. Geçmişte Suriye, Myanmar, Afganistan ve Lübnan’da ve şimdi de Gazze’de yapılan katliamlara duyulan “pasif merhamet”, bu sefer Hristiyan Ukrayna halkı için gösterilmiştir.
Siyonist Vahşet ve Müslümanların Sessizliği
İsrail, 2025 yılında da Gazze’de soykırıma, Lübnan ve Suriye’de işgale devam etmiştir. Netanyahu’nun “Müzakereler ateş altında yapılacak” küstahlığına karşı, halkı Müslüman kitlelerin liderleri(!) yine kınama mesajlarından öteye geçememiştir. Özellikle Avrupa başta olmak üzere; Japonya, ABD, Brezilya, Avustralya, Nijerya Endonezya, Mısır, Fas, Tunus gibi sayısız ülkeden yükselen sesler, siyah giyen adamlar üzerinde en ufak bir tesir bırakmadı, bırakamadı. Yerli ve milli muhafazakâr kitleler, “Hakikaten güneş batıdan doğuyor!” retoriği ile avunarak meseleyi bir hadisin gerçekleşmesine indirgemekle yetindi. Kimse kendi ülkesinde neden bu denli “iktidara çağrı yapan” uyanış eylemleri olmadığını sorgulamadı. Hiç kimse, sözün muhatabına söylemenin bile yol açacağı küçücük bedelleri istemedi. Konformist girdaplarda bir o tarafa bir bu tarafa gitti geldi.
Sumud filosunun başı çektiği birçok deniz yollu yardım götürme çabaları, kimi zaman “etkileşim” malzemesine, kimi zaman da “tatmin” aracına dönüşerek hızla tüketildi. Yapısal anlamda güçlü etkileri olabilecek eylem ve stratejiler geliştirilemedi. Her şeye rağmen insanlar, zihinsel kuşatmaları kırabilecek güçte ve kararlılıkta ses duyabilmek için gözünü ve kulağını kefiyeli kahraman Ebu Ubeyde (Allah hepsine rahmet etsin), gazeteci Salih el-Caferavi ve arkadaşlarına çevirdi. Gazzeli bir çocuğun basiret ve feraset dolu konuşmaları, rahatı kaçmış vicdanlara hem ağır bir yük hem de uyanış vesilesi olmaya yeterken, İslam ile ilişkisi sadece isminden ibaret olan “İslam İşbirliği Teşkilatı” liderleri, yılışık fotoğraflar çektirip olay yerini terk etti.
(Haklarını yemeyelim) Refah kapısının Mısır tarafında yapmak istedikleri ve “Kararlılık Kafilesi” ismini verdikleri küresel Gazze yürüyüşü için; Avrupa, Kuzey ve Güney Amerika’nın birçok ülkesi ile Arap ve Asya ülkelerinden birçok temsilci harekete geçti ama sonuç alınamadı. Dünyanın birçok limanında (Türkiye de dahil) siyonist gemi firmaları ve işletmecilerin önünde yapılan protestolar ve “Anti-Siyonizm Kongresi” gibi eylemler, ana haberlerde zerre miskal yer almadı/alamadı. Çünkü gündemlerde, milli futbol ve voleybol maçları ve dizilerin son bölümleri gibi çok daha cazibeli yayın akışları vardı.
Velhasıl Gazze, tüm bu teknolojik ve askeri üstünlüğe rağmen, imanın tekniğe meydan okuduğu yer olarak tarihe geçmiştir. Binbir türlü ayak oyunu ve maskeli söz düellolarıyla Hamas’ın olmadığı bir ortamda, Gazze adına karar vermek isteyen tağutlar, 09 Ekim 2025 tarihinde 20 maddelik sözde barış anlaşması tiyatrosunu oynamıştır. Güya Gazze Şeridi’nde oluşturulacak Barış Kurulu’nda Mısır, Katar, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE), Birleşik Krallık, İtalya ve Almanya’nın yer almasına karar verilmiştir. Türkiye’deki iktidarın yanı sıra, Katar ve Mısır’ın isimleri arabulucu olarak açıklansa da, bu arabuluculuğun sadece Hamas’a silah bırakmaya razı etme ve küresellere boyun eğdirme misyonu olduğu çok geçmeden anlaşılmıştır. Küresel tağutların sinsi planlarına, bile isteye yardım eden ve yol açan tüm çabaları Rabbimize şikayet etmek, biz Müslümanların en büyük hakkıdır. Onların yaptıklarından alacağı karşılık, aynen Gazze’de zulmü yapanların alacağı karşılık gibidir(3) ve bu durum zalimlerin günahından da bir şey eksiltmez. Hayra vesile olanların da alacağı karşılık, tıpkı hayrı yapan gibidir.(4)
2025 Jübile Yılı: Hristiyanlığın Küresel Şovu
Vatikan’ın 2025’i “Jübile Yılı” ilan ederek Roma’ya milyonları toplaması, Hristiyan dünyasının kendi batıl davasına ne kadar sahip çıktığını göstermektedir. ”Umut Hacıları” temasıyla yapılan bu gövde gösterisi karşısında, İslam dünyası dağınıklık içinde tutulmaya devam edilmektedir. Üstüne üstlük, Ayasofya camiinin açılışında yeri göğü inletip “iman dolu göğsünü” gererek meydanları dolduranlar, Katolik Hristiyanların lideri Amerikalı Papa 14. Leo’nun Türkiye’ye yaptığı ziyareti ve Heybeliada Ruhban Okulu’nun açılmasını nedense gündem bile etmemiştir. Erdoğan’ın Trump ziyaretinde tevdi edilen bu okul açma görevi, şimdilerde İstanbul merkezli Rum Ortodoks Patrikhanesi ve Türk hükümetinden oluşan bir komite tarafından yerine getirilmek üzeredir. Papa’nın dinlediği ilahi ve İznik’te yaptığı ayine kilitlenip kalan halk, bu ziyareti her zamanki gibi magazinsel hazlar yaşayarak karşılamıştır.
“Aile Yılı” Trajedisi
Türkiye’de 2025’in “Aile Yılı” ilan edilmesi, ifsad edilen aile kurumunun üzerine örtülen bir şaldan ibaretti. İstanbul Sözleşmesi’nin ruhunu yaşatan, kadını evinden koparıp kapitalizmin çarklarına işçi yapan zihniyet, “aile yılı” ilan ederek günah çıkarmaya devam etmektedir. Sureta aileyi çok önemser görünen vitrin konuşmalarının arka planında, yığınlarca ifsad edici uygulama ve gerçekleri örten yasalar mevcuttur. Kadının aile dışına kopartılarak, babanın itibarsızlaştırılması hedefli vakıalar bu yıl da başını alıp gitmiş durumdadır. Üstelik TV kanallarında basitçe “itibar suikasti” olarak geçiştirilen uyuşturucu ve fuhuş mübtelalığı gibi toplumsal kanamalar, artık yeni normaller olarak kitlelere benimsetilmektedir. İnsanlar “güvenilmezliği” ve “belirsizliği” her geçen gün daha da fazla tadarak yaşamaya alıştırılmaktadır. Gençlerimizin ve çocuklarımızın gelecekte en çok ihtiyaç duyacağı ve içerisinde “huzur” bulacağı mekanların, evlerini mescid edinen “aileler” olacağı artık gün gibi aşikardır.
Türkiye’de Kayyum Rejimi: “Milli İrade” Masalının Sonu
2025 yılında, “Terör” sopasıyla meşrulaştırılan belediye kayyum atamaları, sistemin bekası için kendi yazdıkları hukukun nasıl ayaklar altına alınabileceğinin bir kez daha ispatı oldu. Esasında milletin iradesi gibi helvadan bir putun, kitlelerin afyonu ve uğraş malzemesi olarak kullanıldığını ve zamana/mekana göre yenilebileceğini görmesi gereken taraflar değişti. Mağdur olduğunu söyleyen ve haklı olduğunu iddia eden taraflar değişti ancak rejim kendi gücünü koruyarak ve ilkelerini muhafaza ederek varlığını sürdürmeye devam etti. Bu yaşananlar şunu göstermektedir; otobüsün başında müslüman bir şoförün oturuyor olması, otobüsün sizi doğru menzile götüreceği anlamına gelmemektedir. Laik, Kemalist, ulusalcı bir zihinle yönetilen rejimlerden İslami kaygıların beklenmesi boş ve anlamsızdır. Bugün muhalif görünen sosyalist ve Kemalist eğilimlere vurulan neşter, yarın öbür gün İslam’ı merkezine alan yapılanmalar için pekala yapılabilir ve yapılmaktadır. Milletin iradesi diye bir şey, sadece sistemin izin verdiği sürece ve ayarda gerçekleşebilir.
Savunma Sanayii: Kime Hizmet Eden Güç?
“Yerli ve milli” hamasetinin en büyük malzemesi olan savunma sanayii, 2025’te de vitrinin en önünde tutulmaya devam etti. Milli Muharip Uçak KAAN’ın 2025 sonunda iki prototipinin uçması ve savunma sanayii ihracatının rekor kırması (7,4 milyar dolar) elbette iktidar adına teknik bir başarıydı. Ancak sormak gerekir: Bu uçaklar, Gazze’deki çocukların üzerine yağan bombaları durdurmak için mi, yoksa NATO misyonlarında “müttefiklerimiz” için mi kullanılacaktır? İngiltere’den Eurofighter alınması ve son ABD ziyaretinde yapılan (ve bir muhabirin işine son verilmesiyle sonuçlanan) ticari anlaşmalar, acaba kimin için ve kim adına imzalanmıştır?
Son Söz Niyetine
Bu karanlık tablonun ortasında, 2025 yılının Müslümanlar için en büyük kazanımı ”maskelerin düşmesi” ve hak ile batılın ayrışması olduğu söylenebilir. Bu anlamda, 2025 yılına ilk olarak “Furkan Yılı” demek abes düşmeyecektir. Bunun sebeplerini şöyle sıralayabiliriz.
1. Batı’nın “Medeniyet” Maskesinin Düşüşü: Gazze’deki soykırıma verilen açık destek, Batı’nın “insan hakları”, “demokrasi” ve “özgürlük” söylemlerinin koca bir yalandan ibaret olduğunu, bunların sadece kendi sömürü düzenlerini sürdürmek için uydurulmuş putlar olduğunu tüm çıplaklığıyla göstermiştir. Artık hiçbir Müslüman gencin, Batı’ya hayranlıkla bakacak bir bahanesi kalmamıştır.
2. Münafıkların İfşası: “Ümmetin lideri” olduğu iddiasındaki yöneticilerin, “din kardeşliği” nutukları atan rejimlerin ve “ehli sünnet müdafaası” yapan bel’amların gerçek yüzleri ortaya çıkmıştır. Gazze yanarken ticaret gemilerini yürütenler, miting alanlarında hamaset yapıp kapalı kapılar ardında işbirliği yapanlar, bu yılın turnusol kağıdında sınıfta kalmıştır. Bu, ümmetin kimin dost kimin düşman olduğunu ayırt etmesi (furkan) için büyük bir kazanımdır.
3. Gazze; İmanın Gücünün İspatı ve İnsanlığın Turnusolu: Gazze halkı, bütün teknolojik üstünlüğe, açlığa ve ölüme rağmen, “Allah bize yeter, O ne güzel vekildir” diyerek, imanın nükleer silahlardan daha güçlü olduğunu ispatlamıştır. Bu, yeryüzünde pörsümüş imanları yeniden diriltecek bir tohumdur. Gazze’nin geleceği, İslam dünyasının uyanışına gebedir. Hamas’ın direnişi, “yenilmez” denilen İsrail ordusunun ve arkasındaki Batı teknolojisinin acziyetini göstermiştir. Gazze, ya Müslümanların dirilişine vesile olacak ya da bu sessizliğin bedeli olarak zillet, tüm İslam coğrafyasını kuşatacaktır.
İkinci olarak da 2025 tam bir “tuğyan” yılıdır. ABD, İngiltere ve işbirlikçisi siyonist devlet, 2025 yılında “tuğyan”larını tam anlamıyla zirveye taşımıştır. Kur’an-ı Kerim’de “haddi aşmak, azgınlaşmak, kabarmak” manasına gelen bu kavram (Taha 24), firavunlaşan küresel sistemin ve Siyonizmin 2025’te sergilediği sınır tanımaz vahşeti, hukuk tanımazlığı ve “ben sizin en yüce rabbinizim” dercesine (Naziat 24) yeryüzünde ilahlık taslamasını en iyi anlatan kelimedir. Bu tuğyan hali, bütün dünyada küresel bir Yahudi nefretinin yeniden oluşumuna, Holocaust ajitasyon felsefesinin artık nihayetine vesile olmuştur. Dünya halklarında az da olsa bir “farkındalık” gelişmiştir. Üstüne üstlük, bu farkındalık, bizlerin hiçbir hayr ve bereket göremediği ve sürekli şikayetlendiği “sosyal medya” aracılığı ile (Allah’ın yardımı ve inayeti ile) gerçekleşmiştir. Sünnetullah’ın yasasına uygun olacak şekilde “şer bildiğimiz işten hayr” çıkmıştır.
2025 yılına verilebilecek en uygun isim, “Senetü’t-Tuğyan ve’l-Furkan’dır. Çünkü bu yıl, hak ile batılın, mümin ile münafığın, zalim ile mazlumun, dava adamı ile koltuk sevdalısının birbirinden keskin çizgilerle ayrıştığı, yaldızlı sözlerin dökülüp çıplak gerçeklerin (hakikatin) yüzümüze çarptığı bir yıl olmuştur. Aynı zamanda bu yıl, zulmün ve adaletsizliğin yerel ve küresel ölçekte zirve yaptığı bir sene olmuştur. Kafirlerin planı ve davaları tam hızla devam etmekte, gündemleri etkilenmemektedir. Onarın karşılarında, düzenlerini rahatsız edecek etkide ve büyüklükte bir İslami hareket oluşturulamamıştır. Müslümanların ise, yılbaşı ağacı veya noel kutlanır mı kutlanmaz mı tartışmalarının çok daha üzerinde bir anlam düzeyinde tartışmalara ve gündemleştirmelere ihtiyacı vardır. Rabbimizden bizleri salih kullarından kılmasını, ömrümüzün geri kalanını geçmişinden daha bereketli, ihlaslı ve basiretli geçiren akıl sahipleri zümresine katmasını niyaz ederiz.
Dipnotlar
1 İlk kez 1970’lerde ortaya atılan bu kavram, tarihçi Adam Tooze tarafından birden fazla krizin bir araya gelmesini tanımlamak için popülerleştirildi.
2 Bakara Suresi 117. Ayet
3 Müslim, İmâre 133. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Edeb 115; Tirmizî, İlim 14
4 Müslim, Zekât 69. Ayrıca bk. Nesâî, Zekât 64













Leave a Comment
Your email address will not be published. Required fields are marked with *