Bozuk Düzenin Hizmetkârları

Bozuk Düzenin Hizmetkârları

Böyle bir BM’den bir ‘hayır’ beklemek sadece, dünyaya hükmeden ‘rejim’ görünümlü çetelerin ekmeğine yağ sürecektir. Yeni bir düzen kurmak için beş değil, elli tane de öneri getirilse, bu öneriler kurtlar sofrasına meze tedarikinden başka bir anlam ifade etmeyecektir.

Dünya İçin ‘Adil Düzen’

Cumhurbaşkanı Erdoğan BM Genel Kurulunda 22 Eylül Salı günü Türkiye saati ile 18.30’da konuştu. 35 dakika süren konuşmasında Filistin/Gazze başta olmak üzere, dünyanın belli başlı sorunlarından adını anmadığı neredeyse kalmadı. Hükümet yanlısı basın-yayın tarafından konuşmasına büyük anlamlar yüklendi.

Erdoğan bir kere daha dünyanın beşten büyük olduğunu hatırlattı ve Güvenlik Konseyi’nin, “Dünya Beşten Büyüktür” ilkesine göre mutlaka reforma tâbi tutulması gerektiğini söyledi. 190’dan fazla ülkenin iradesinin beş ülkenin keyfine bırakıldığı bir düzen adil olmadığı gibi, dünyada güveni de sağlayamaz tespitini yaptı.

Erdoğan’a göre, eğer BM’e olan güven gerçekten artırılmak isteniyorsa, yapılması gerekenler vardı. Bunların başında da Gazze’de, Filistin’de, Lübnan’da çocukların güven içinde olmalarının gerekliliği bulunuyordu. Ardından şu şartları ekledi Erdoğan: Asyalı emekçilerin alın teri vahşi kapitalistler tarafından sömürülmemeli, Afrikalı kardeşlerim geleceklerine en az müreffeh ülkelerin vatandaşları kadar güvenle, umutla bakmalılar. Erdoğan, BM’e güvenliğin ancak bu şekilde yeniden sağlanabileceğini ileri sürdü ve dünyada daha adil bir düzenin kurulması için hukuk, bölgesel sahiplenme, iş birliği ve açık diploması, gelir adaletsizliğinin giderilmesi ve insan merkezli teknoloji anlayışını hâkim kılmayı içeren beş öneride bulundu.

Görünenin aksine, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın BM Genel Kurulundaki hitabesi iki açıdan eleştiriye açıktır. Birincisi şudur ki, Erdoğan ABD’nin New York şehrinde, Türk Evinde yani sistemin tam merkezinde, ABD’nin rızası ile konumlanıyor, sistemi kökten karşısına alarak ve bir zulüm düzenini tel’in ayarında değil de meşruiyet atfeden bir nazarla, ıslahçı/onarıcı bir üslupla sesleniyor. Halbuki Birleşmiş Milletler adındaki teşkilat -tıpkı NATO vb. örgütlerde de olduğu gibi- dünya mazlumlarının ve Asya’nın, Afrika’nın halklarının vb. selamet, huzur ve refahı için değil, kendilerine, dünyadan büyük olmadıkları hatırlatılan bir (beşli) diktatoryanın selameti için kurulmuştur. Bunda anlaşılmayan hiçbir durum yoktur.

Böyle bir BM’den bir ‘hayır’ beklemek sadece, dünyaya hükmeden ‘rejim’ görünümlü çetelerin ekmeğine yağ sürecektir. BM’in iyileştirilmesi veya reforma tâbi tutulması, birçoğu resmî veya gayrı resmî sömürge ülkesi sıfatını hala sürdüren fakir ülkelerin ve mazlumların lehine herhangi bir hayır doğurmayacaktır. Dolayısıyla dünya üzerinde adil bir düzen kurmak için beş değil, elli tane de öneri getirilse, bu öneriler kurtlar sofrasına meze tedarikinden başka bir anlam ifade etmeyecektir.

İktidar yanlısı basının beklediği gibi Trump New York’ta Tayyip Erdoğan’la ikili görüşme yapmadı. Bunun sebebi, New York’taki Türk Evi önünde açıklamalar yapan Büyükelçi Tom Barrack’a sorulduğunda bütün şeffaflığıyla, Türkiye ile ABD arasındaki savunma iş birliğinin çok önemli olduğunu vurgulayarak, “NATO’nun ikinci büyük müttefiki. Her türlü bölgesel ittifak için Türkiye’ye son derece güveniyoruz.” cevabını verdi. Trump’la Erdoğan ilişkisinin en parlak günlerini yaşadığı, Trump’ın Erdoğan’a, onun hayranıymış gibi ilgi gösterdiği bilinmektedir. Hiç alakası olmayan bağlamlarda bile sözü Erdoğan’a getirip, onun nasıl bir çetin ceviz olduğu anlamında bir fasıl geçmektedir. Şunda hiç kuşku yoktur ki, Trump’ın Erdoğan’a olan ilgisi, ABD’nin İsrail’le ilgili plan, proje ve programlarına yapıcı yaklaşmasıyla doğru orantılıdır.

Trump her ne kadar Erdoğan’la baş başa görüşmediyse de onun yerine, halkayı daha da genişleterek Türkiye, Suriye, Mısır, Suudi Arabistan, Katar, Ürdün, Irak, Lübnan, BAE, Bahreyn ve Umman’dan oluşan 12 ülkenin lideriyle bir toplantı yapmıştır. Erdoğan’ı överek yüceltme faslının ihmal edilmediği toplantıda, salona Trump girdiğinde 12 liderin ayağa kalkması, adı geçen ülke liderlerinin ABD -dolayısıyla İsrail- ile fevkalade normalleştiklerinin remzi olarak okunmalıdır.

Dünyanın beşten büyük olduğu söyleminin inandırıcı ve sonuç almaya yönelik olması için, İslam ümmetinin ortak mirası olan Filistin’in ve Arap-İslam ülkelerinin Amerika-İsrail’den büyük olduğuna itikad etmek gerekmektedir. BM Genel Kurul kürsüsünde BM düzenindeki çarpıklığı ifşa edici tarzda konuşup, sıra ABD’nin İsrail’i koruma-kollama-yaşatma bahsine gelince, “Başkan Trump”ı bundan tamamen tenzih edici dille konuşmak da sıkı dokunmuş bir faydacılığı göstermektedir.

Erdoğan’ın -tıpkı NATO’ya olduğu gibi- BM’e yüklediği anlam da dikkat çekicidir. Cumhurbaşkanı şöyle demektedir: “Bundan 81 yıl önce barış ve güvenliği sağlamak için kurulan BM Teşkilatı bu görevini icra edemez hale gelmiş, daha doğrusu getirilmiştir. Teşkilat kan kaybetmeye devam etmektedir. Filistin’de vb. kriz bölgelerinde umutlarını BM’e bağlamış olanlar derin bir hayal kırıklığı içindedirler.”

Halbuki BM kurulduğu günden itibaren hayal kırıklığı sebebi olmuştur çünkü o, galipler [do…lar] diktatoryasının âlî çıkarları için icat edilmiştir. BM, olmayan kanını nasıl kaybetmiştir, anlamak müşkildir. Filistin gibi kriz bölgelerinin [kriz bölgesi acaba Filistin mi, İsrail midir] hayal kırıklığına uğraması nahak yeredir ve entelektüel körlüğün icabıdır. Çünkü zihinsel melekelerini yitirmeyen bütün Müslümanlar yüz yıldan beri Filistin’in başına nasıl çoraplar örüldüğünü bilmektedirler.

Kuyudaki Filistin-Gazze

Erdoğan BM Genel Kurulundaki konuşmasında Filistin meselesine ve İsrail’in saldırganlığına genişçe yer verdi. Sadece Gazze’de son üç yılda 74 bin Gazzelinin [Erdoğan “kardeşimiz” diyor] İsrail’in devlet terörünün kurbanı olduklarını, Gazze halkının hala yıkıntıların altında sevdiklerini aradıklarını, Gazze’de İsrail’in saldırıları sonucunda ellerini ve ayaklarını kaybeden çocukların tahtadan yapılan protezlerle okula gitmeye, hayata tutunmaya çalıştıklarını hatırlattı ve Gazze’deki imkansızlıklara hastane örneği ile değindi. Erdoğan Gazze’nin bugün dünyanın en büyük çocuk kabristanı, aynı zamanda dünyada, eli, kolu, ayağı veya bacağı kesilmiş en yüksek çocuk oranına sahip belde olduğunu, Gazze’nin çağımızın en insanlık dışı/en utanç verici temerküz kampı olduğunu ifade etti. Erdoğan, ABD Başkanı Trump’ın gayretleriyle, kendisinin de dahil olduğu ülkelerin katkılarıyla varılan ateşkese rağmen katledilen Gazzelilerin sayısının 1.500’ü aştığını belirtti.

Cumhurbaşkanı Erdoğan, “Kalbimle kelamım arasına perde koymadan bazı gerçekleri açık açık ifade edeceğim” dedikten sonra, “Karşımızda öldürmeye doyamayan, soykırımcı bir zihniyet var. Karşımızda son derece vahim bir tablo var. Yüreğinde insanlık olan, yüreğinde merhamet, şefkat olan insaf ve vicdan sahibi hiç kimse bu tabloya gözlerini kapatamaz.” diyerek İsrail’in zulümlerini hatırlattı. Doğrusu Erdoğan’ın yaptığı, İsrail adındaki terör şebekesinin başkanından şikâyetten ibaretti. Muhtemelen BM çatısı altındaki konuşmasıyla, İsrail’in Filistin/Gazze’de yaptıklarına sessiz kalmadığını göstermek istiyordu!

Bu vesileyle belirtmek gereği duyuyoruz ki Filistin’e, Gazze’ye, ‘iyileştirilmiş/reforma tâbi tutulmuş’ BM’in herhangi bir hayrının dokunması mümkün değildir. Nedenine gelince, bu her şeyden önce BM’in yapısına (ontolojisine) aykırıdır. Çünkü Filistin, Gazze, Lübnan ve İran başta olmak üzere nerede bir İslam beldesi varsa, oraya sadece İslam’dan ve Müslümanlardan hayır gelecektir. Filistin’i İsrail kuyusuna kardeşleri attı, onları o kuyudan gerçek kardeşleri çıkaracaktır. 7 Ekim bu kurtuluş umudunun yeşerdiği bir milat olmuştur. NATO’nun ikinci güçlü ülkesi olmakla böbürlenmek, BM’e ‘hayırlı’ anlamlar yüklemek, ABD Başkanını dost edinmekle Filistin’e ve Gazze’ye hayır değil, olsa olsa şer bulaştırılır.

Tayyip Erdoğan’ın sözlerinden zaten, içinde bulunulan yakıcı çelişki ayan beyan görülmektedir. Erdoğan bir taraftan ateşkese rağmen Gazze’de şehid edilen Müslümanların 1.500’ü aştığını söylerken, diğer taraftan da “Gazze’de bir yıl evvel Şarm eş-Şeyh’te attığımız imzanın takipçisiyiz” demektedir. Anlaşılan, Erdoğan’ın ‘takibi’, öldürülen Gazzelilerin çetelesini tutmaktan öteye geçmemektedir.

Erdoğan, İsrail başbakanı ve ortaklarını “öldürmeye doyamayan, soykırımcı bir zihniyet” olarak nitelendirmektedir. Onun bu tür nitelendirmeleri Gazze savaşı boyunca hep sürdü. İsrail’den şikâyet etmek tamamen bîçare/kötürümlerin hakkı olabilir. Filistin davasına hâmî olduğunu ileri süren ülkelerin, kan içmeye doymayan bu kuduz şebekeye karşı yapacakları ve hemen anında netice alacakları yaptırımlar vardır. Fakat heyhat ki yaptırım şöyle dursun, Türkiye’nin de içinde bulunduğu, Şarm eş-Şeyh’te ateşkes için imza atan ülkeler, katliamlarını durdurmayan terör şebekesine bunu hiç sormadılar bile. Bunun da ötesinde, bilmeliyiz ki söz konusu ülkeler İsrail’le halihazırda ‘normal’ vaziyettedirler. ‘Anormal’ olan, Filistin/Gazze ve İsrail’le savaşanlardır.

Öte yandan Cumhurbaşkanı Erdoğan, öldürmeye doymayan İsrail’e sadece söylem bazında yüklenirken, haydut devlet ABD’nin Başkanı ve NATO gibi örgütleri itina ile ayrı tutmakta, onlara oldukça mutena/saygın bir dille hitap etmektedir. Erdoğan güya İsrail’in başbakanı kötü ama Amerika iyiymiş gibi konuşmaktadır. Doğrusu bu kimden gelirse gelsin tam bir hedef saptırma, karartma yöntemidir. ABD olmasa İsrail’in sadece 24 saatlik ömrü olduğunu on yaşındaki bir çocuk bile söyleyebilecektir. Gazze’de (Erdoğan’ın beyanına göre) 74 bin Müslüman anneler, babalar, gençler ve bebekler öldürüldüyse, birinci katili Donald Trump’tır, daha doğrusu Amerikan Devletidir. Sonra NATO’dur, sonra Arap-İslam ülkeleridir ve sonra da İsrail terör örgütü ve Netanyahu’dur. Kur’an’ı indiren Allah, “Hainlerden taraf olma!” diye uyardıktan sonra, “Haydi siz dünya hayatında onlara taraf çıkıp savundunuz, ya kıyamet günü Allah’a karşı onları kim savunacak yahut onlara kim vekil olacak?” (Nisa, 105, 109) diye sormaktadır. Öyle inanıyoruz ki kıyamet gününde hainleri ve hainlere arka çıkan işbirlikçileri cehennemden başka kabul edecek bir yer bulunmayacaktır.

İsrail meclisinde bir sene öncesinde Trump’ın, sizlere en iyi silahlarımızı gönderiyoruz siz de onları en iyi şekilde kullanıyorsunuz mealindeki sözlerini sıradan insanlar unutsalar da unutmaması gerekenler vardır. ABD’nin bir önceki Başkanı Biden’ın, “İsrail diye bir devlet olmasaydı onu icat etmemiz gerekirdi” demesi acaba nevi şahsına münhasır bir söz müydü yoksa ABD’nin kırmızı kaplı kitabının başlıklarından biri miydi?

İsrail’in ilk ve en büyük hamisi Amerika ve NATO’dur. NATO’nun İsrail’le her türlü işbirliği, yardım ve desteklerine, NATO’nun en güçlü ikinci ülkesi olan Türkiye de ortaktır. Türkiye İsrail’le arası bozukmuş gibi görüntü vermekte ama “ayinesi iştir kişinin lafa bakılmaz; şahsın görünür rütbe-i aklı eserinde” diyen Ziya Paşa bu meseleyi de çözmüş gibidir. BM Genel Kurulunda 24 Eylül Perşembe günü konuşan Netanyahu Türkiye Cumhurbaşkanına dil uzatmış buna rağmen TC Devleti İsrail’e karşı derin ‘eylemsizlik’ ilkesini bozmamıştır. Sözün özü Cumhurbaşkanı Erdoğan Filistin meselesinde duygulara hitap etmekte fakat İsrail’e karşı hiçbir icraatta bulunmamaktadır.

Dünyanın halihazırdaki düzeni güce tapmaktan ibarettir ve bu bozuk düzeni güce tapanlar ayakta tutmaktadırlar. Bunun tek istisnası, cihad bölgeleridir. Zelveyi kırdıran “ho!” sesi sadece bu bölgelerimizden yükselmektedir. Sistem içinden, sisteme biatlı olarak sisteme yöneltilen eleştiriler kitleleri büyülemekte ama hakikati perdelemektedir. Bunun bir örneği de Suriye’de yaşanmaktadır. Cumhurbaşkanı Erdoğan, Suriye’de ne olup bittiğini dünya âlem bildiği halde, 14 yıllık zulümden sonra 8 Aralık (2024) Devrimiyle Suriye’nin yeni bir yola girdiğini ve güvenli/huzurlu bir ülke hedefine doğru ilerlediğini söylemiştir. Halbuki Suriye ABD-İsrail’in kucağına doğru itilmiş, bunun adı da “devrim” konmuştur. Bu da karartılan gerçeklerden biridir. İsrail bu “devrim” sayesinde Şam’ın burnunun dibine kadar sokulmuş, Suriye’yi uygun adımlarla zaptına geçirmekte ama bölgede kıyamet kopmamaktadır. İsrailli bakanların, “Suriye’den ayak bastığımız hiçbir yerden çıkmayacağız” dedikleri günlerde Türkiye’nin Cumhurbaşkanı Suriye’deki 8 Aralık devriminden dem vurmaktadır. Suriye’nin geçirmekte olduğu dönem, fırtına öncesi sessizliği andırmaktadır.

Amerikan Devleti İran’da büyük bir yenilgi tattı ve Trump’ın mide bulandırıcı yalanlarıyla ucube bir ricatla vaziyeti kurtarmak istemektedir. Hamas’ın ve Hizbullah’ın Yahudilere, İran’ın Amerika’ya, Ensarullah’ın Amerika ve ortaklarına karşı büyük bedeller karşılığında verdikleri mücadele, Müslümanlar olarak en büyük kazanımımız oldu. Halihazırda sıcak savaşı Ensarullah (Husîler) sürdürmektedir. Saflar oldukça net ve ayrışmış vaziyettedir. Kendi etine-buduna bakmadan, Allah’a güvenerek Filistin’i en büyük dava edinen Ensarullah Müslüman safında savaşırken, Suudi devleti Amerika’nın (ve İsrail’in) kanatları altına sığınmaktadır. Bir başka türlü söyleyecek olursak, Allah’ın tarif ettiği üzere iki hizip çarpışmaktadır: Allah’ın hizbi ve şeytanın hizbi.

Görünmeyen ortağı ve denetçisi ABD olan, Türkiye-Pakistan-Suudi Arabistan arasında imzalanan Mekke anlaşması ilk sınavını vermektedir. Böylece Mekke Paktının kime karşıt, kime müzahir olarak kurulduğu da net olarak anlaşılmaktadır. Filistin’i sözde dava edinenlerle özde dava edinenler, Filistin/Gazze uğrunda canını, malını, evladü ıyalini feda edenlerle ABD-İsrail’e bîat edenler ayrı saflarda yerlerini almışlardır. Diğer türlü söyleyecek olursak, beşer gücüne tapanlarla Allah’a tapanlar mücadele etmektedirler. Allah’ın kimin yanında olduğu herhalde açıkça söylemeye ihtiyaç duyulmayacak kadar zahir ve malumdur. Allah müminlerin yardımcısıdır.

Paylaş :

Leave a Comment

Your email address will not be published. Required fields are marked with *