Aşağılamayı bir devlet politikası haline getiren siyasi kültür

Aşağılamayı bir devlet politikası haline getiren siyasi kültür

Güney Lübnan’ın yakılması, yalnızca ağaçlara verilen bir zarar olarak değil, insanların evlerine dönme umuduna vurulan bir darbe, timsahlı hendek planı ise aşağılamayı bir devlet politikası haline getiren bir siyasi kültür olarak okunmalıdır.

Filistinli Mahkumlar Derneği Başkanı Raed Mohammed Mahmood Amer, siyonist rejimin, hapishanelerdeki timsah hendeği planı ile Güney Lübnan’daki ekokırım politikası arasındaki bağlantıyı şöyle değerlendirdi:

***

Güney Lübnan’daki ormanların ve zeytinliklerin yakılmasıyla, Filistinli siyasi tutukluları timsahlarla kuşatma planı arasındaki ortak nokta nedir? İlk bakışta, neredeyse hiçbir şey. Biri çevresel bir yıkım, diğeri ise absürt ve grotesk sözde bir “hapishane güvenliği” tasarısı. Ancak ikisi birlikte ele alındığında, İsrail politikalarına dair çok daha derin bir gerçeği gözler önüne seriyorlar: Toprağın, doğanın ve insanın ortadan kaldırılması, zapt edilmesi veya cezalandırılması gereken birer engele indirgendiği bir güç anlayışı. Buradaki mesele sadece İsrail’in işgal ettiği, zaten insansızlaştırılmış toprakları neden yaktığı değil, asıl ve daha önemli olan soru, böylesi bir yıkımla aslında neyin hedeflendiğidir.

Güney Lübnan’daki ormanlar ve tarım arazileri, İsrail’in askeri operasyonları boyunca defalarca yakıldı. İnsan Hakları İzleme Örgütü (HRW), İsrail’in bölgedeki nüfusun yoğun olduğu yerleşim alanlarında beyaz fosfor kullandığını belgeledi. Örgüt bu tür saldırıların evleri, tarım alanlarını ve diğer sivil unsurları tutuşturabileceği uyarısında bulunarak, bunların ayrım gözetmeyen, yasa dışı saldırılar sayılabileceğine dikkat çekti. Öte yandan Lübnan hükümetinin raporları ve bilimsel araştırmalar, içinde on binlerce zeytin ağacının da yer aldığı binlerce hektarlık orman ve tarım arazisinin yandığını ya da ağır hasar gördüğünü ortaya koyuyor.

Siviller evlerinden edilmiş, köyler insansızlaştırılmış ve bölge tamamen askeri denetim altına alınmışken halkın can damarı olan ormanları, meyve bahçelerini ve tarlaları yakmaya devam etmenin amacı ne olabilir? Çatışmalar yatışıp da bizzat toprağın kendisi hedef haline geldiğinde, yaratılan yıkım bambaşka bir boyut kazanır. Artık mesele yalnızca askeri bir zafer elde etmek değil, o coğrafyayı yaşanmaz kılmak ve insanların topraklarıyla olan bağını koparıp atmaktır. Verilen mesaj son derece ürkütücü ve net: Bir gün geri dönmenize izin verilse bile, hayatınızı sürdürmenizi sağlayan o tarlaların, zeytinliklerin ve ormanların kasıtlı olarak küle çevrildiği gerçeğiyle yüzleşeceksiniz.

Hukuk ve toprak

İşte bu yüzden, her ne kadar ihtiyatlı yaklaşılması gerekse de “ekokırım” kavramının kullanılması büyük önem taşıyor. Ekokırım, Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin (UCM) Roma Statüsü’nde henüz başlı başına bir suç olarak yer almıyor. Kavramın beşinci bir uluslararası suç olarak statüye eklenmesine dair tartışmalar hala devam ediyor. Ancak müstakil bir ekokırım suçunun tanımlanmamış olması, doğanın tahrip edilmesinin hukuken karşılıksız kalacağı anlamına gelmez. Uluslararası insancıl hukuk, halihazırda sivil hedefleri koruma altına alırken, sivillere ve çevreye orantısız zarar veren saldırıları da kısıtlamaktadır. Dahası çevrenin yok edilmesi, sahadaki gerçeklere, failin kastına ve yaratılan yıkımın boyutuna bağlı olarak mevcut savaş suçlarının veya insanlığa karşı suçların bir parçasıdır.

Hukuktaki boşluklar, ahlaki bir kılıfa dönüştürülmemelidir. Eğer uluslararası hukuk ekolojik savaş gerçeğine henüz ayak uyduramadıysa, bu durum ormanların ve tarım arazilerinin hukuken yok sayılmasına bahane edilemez. Aksine, hukuku daha da güçlendirmek için bir gerekçe olmalıdır.

Gelelim timsahlı hendek meselesine. İsrail, Filistinli siyasi tutukluların yattığı Negev -diğer adıyla “Ketziot”- Hapishanesi’nin bir bölümünü Nil timsahlarıyla dolu bir hendekle çevirme planını devreye sokmaya hazırlanıyor. İsrail’in Ulusal Güvenlik Bakanı Itamar Ben-Gvir’in başını çektiği bu plan doğrultusunda, yaklaşık 170 metrelik hendeğin inşası için temmuz ayında hazırlıklara başlandığı belirtiliyor. Çevre Koruma Bakanı Idit Silman ise, çevre uzmanlarının ve hukukçuların itirazlarına kulak tıkayarak, timsahların bu amaçla kullanılabilmesinin önünü açmak için Nil timsahlarının yasal statüsünü değiştirdi.

Asıl çarpıcı olan ise bundan sonra yaşananlardı. “Hayvanlar Yaşasın” adlı bir örgütün itirazı üzerine, bir İsrail mahkemesi planı geçici olarak durdurdu. Yani mahkemenin müdahalesini tetikleyen şey timsahlara nasıl muamele edileceği ve hayvanların yaşam koşullarıyla ilgili duyulan endişelerdi. Bu tablonun katlanılması güç, kahredici bir sembolik boyutu var. Bir mahkemeden timsahların uygunsuz bir ortama hapsedilmesini engellemesi istenebiliyor ve mahkeme, devletten bu hayvanların refahının hesabını vermesini talep edebiliyor. Öte yandan İsrail hapishanelerinde yıllardır işkenceye, istismara, insanlık dışı koşullara, tıbbi ihmallere ve sayısız ağır ihlale maruz bırakılan Filistinliler var. Üstelik insan hakları örgütleri bu gerçeği defalarca, tüm teferruatıyla belgeledi.

Yanlış anlaşılmasın, mesele hayvanların korunmasını eleştirmek değil. Aksine, hayvanları korumak son derece doğru ve erdemli bir eylemdir. Asıl skandal, bu iki tablo arasındaki tezatlıkta gizli. Timsahlar, yaşam koşulları devlete hukuki ve siyasi sorumluluk yükleyen değerli canlar olarak kabul görürken Filistinli siyasi tutuklular, yalnızca zapt edilecek bedenlere ve cezalandırılacak yığınlara indirgeniyor. İşte kazılması planlanan o hendek, yaşama biçilen değerler arasındaki bu vahim hiyerarşiyi tüm çıplaklığıyla gözler önüne seriyor.

Bir topluluğu insandışılaştırmanın bundan daha kusursuz bir metaforunu hayal etmek güç: Devletin, zaten demir parmaklıklar ardında tuttuğu insanlarla kendi arasına tehlikeli hayvanlar yerleştirmesi. Görünürdeki amaç caydırıcılık ancak verilmek istenen tek mesaj elbette bu değil. Yaratılan bu tablonun bizzat kendisi derin bir aşağılama barındırıyor, tutsaklığı seyirlik bir gösteriye, cezalandırmayı ise politik bir tiyatroya dönüştürüyor.

İşte ilk bakışta birbirinden kopuk görünen bu iki hikayenin aslında aynı zihniyetin ürünü olmasının sebebi de budur. Lübnan’da bizzat coğrafyanın kendisi dize getirilmesi gereken bir düşman olarak hedefe konuyor. Hapishanede ise insanlara, etrafı yırtıcılarla kuşatılması gereken düşman bir güruh muamelesi yapılıyor. Her iki durumda da nihai hedef yalnızca askeri zafer kazanmak değil, topyekun bir çaresizlik ve savunmasızlık hali inşa etmek. Geri dönmeyi, direnmeyi ve hatta en sıradan haliyle yaşamayı bile imkansız kılmaktır.

Sağır edici sessizlik

Belki de en rahatsız edici soru, uluslararası toplumun tüm bunlara neden bu kadar cılız bir tepki verdiğidir. Oysa ortada kanıt sıkıntısı falan yok. Uluslararası örgütler, Lübnan’daki saldırıların yarattığı ekolojik yıkımı çoktan belgeledi. Tahribatın boyutu, küle dönen ormanlar, yok edilen tarlalar ve asırlık zeytin ağaçları üzerinden tek tek gözler önüne serildi. Timsah projesi ise basına açıkça yansıdı, kamuoyu önünde alenen savunuldu ve hatta bir İsrail mahkemesinde yargıya taşındı. Ne var ki bu olaylar, temelinde yatan o karanlık zihniyetin aslında kışkırtması gereken siyasi öfkeden eser yaratmadı. Bu sessizlik, asla tarafsız değildir.

Ekosistemlerin yok edilmesi savaşın talihsiz bir yan ürünü, mahkumların onurunun ayaklar altına alınması ise yalnızca bir güvenlik meselesi olarak ele alındığında, “hesap verebilirlik” kavramı da lügatten silinip gider. Her adım bir “güvenlik” meselesine, her yıkım bir “zorunluluğa” dönüşür. Bu eşik bir kez aşıldığında, akla gelebilecek her türlü eylem kulağa makul gösterilebilir. İşte bu yüzden Güney Lübnan’ın yakılması, yalnızca ağaçlara verilen bir zarar olarak değil, insanların evlerine dönme umuduna vurulan ağır bir darbe olarak görülmelidir. Timsahlı hendek planı ise aşırı sağcı bir bakanın uçuk fantezisi denilerek geçiştirilmemeli, aşağılamayı adım adım bir devlet politikası haline getiren siyasi kültürün bir semptomu olarak okunmalıdır. Uluslararası toplum, bu vahşetin normalleşmesini izlemekten artık vazgeçmelidir.

Medeni yaşamın temellerinin kasıtlı ve orantısız bir biçimde yok edilmesi, muhtemel bir uluslararası suç kapsamında derhal soruşturulmalıdır. Eğer bir devlet, timsahları kötü muameleden korumak uğruna mahkemelerini, bakanlıklarını ve milyonlarca şekeli seferber edebiliyorsa, aynı devlete çok daha hayati bir soru yöneltilmelidir: Demir parmaklıklar ardına kilitlenmiş insanlara nasıl bir koruma sağlanıyor? Asıl infial yaratması gereken şey, İsrail’in timsahlarla dolu bir hendek inşa etme arzusu değildir. Asıl dehşet verici olan, toprakları çorak bir enkaza, siyasi tutukluları ise birer nesneye dönüştürmeyi giderek normalleştiren bir sistemde, timsahların o hapishanenin içindeki insanlardan çok daha acil ve öncelikli bir hukuki koruma alabilmesidir.

Paylaş :

Leave a Comment

Your email address will not be published. Required fields are marked with *