Avrupalı karar alıcıların, Avrupa kültürünü ‘Judeo-Christian’ yani ‘Yahudi-Hristiyan’ kültür olarak İkinci Dünya Savaşı sonrası tanımlamaya başladığını belirten Prof. Dr. Ayhan Kaya, bunun Müslümanları dışlayan bir siyasal dil olduğunu, İslam karşıtı söylemin kitleleri yönetmek için kullanılan bir ideoloji haline geldiğini değerlendirdi.
İstanbul Bilgi Üniversitesi Avrupa Birliği Enstitüsü Müdürü olarak da görev yapan Prof. Dr. Ayhan Kaya, AA muhabirine, “Yahudi-Hristiyan Avrupa” anlatısının tarihsel kökenlerini, sağ popülist hareketlerin bu söylemi nasıl kullandığını ve Gazze’deki soykırım sonrası sosyal medyada güçlenen İslam karşıtı kampanyaları değerlendirdi.
Avrupa kültürünün 19. yüzyıl boyunca ve 20. yüzyılın ortalarına kadar büyük ölçüde Hristiyanlık üzerinden tanımlandığını hatırlatan Kaya, İkinci Dünya Savaşı sonrasında bu çerçevenin değiştiğini söyledi.
Kaya, “İkinci Dünya Savaşı’nın ardından Avrupalı karar alıcılar, Holokost’un tarihi yüküyle yüzleşmek ve bu suçluluk duygusundan arınmak için Avrupa kültürünü ‘Judeo-Christian’ yani ‘Yahudi-Hristiyan’ kültür olarak tanımlamaya başladı. Bu kabul, savaş sonrası dönemde ortaya çıkan bir formülasyondu.” dedi.
“Yahudi-Hristiyan anlatısı sağ popülistlerin aracına dönüştü”
Savaş sonrası dönemde Avrupa’nın antisemitizmle hesaplaşma zemini olarak ortaya çıkan “Yahudi-Hristiyan Avrupa” kabulünün bugün farklı bir siyasal işlev kazanmış durumda olduğunu belirten Kaya, sözlerine şöyle devam etti:
“Yahudi-Hristiyan Avrupa tanımlaması, son 20-30 yılda gündelik hayatta daha görünür hale gelen Müslüman kökenli insanların dışlanması şeklinde tezahür etmeye başladı ve Müslümanları derinden etkiledi. Bugünkü izdüşümüne baktığımız zaman bu anlatının daha çok sağ popülist, İslamofobik çevreler tarafından kullanıldığını görüyoruz.”
Almanya’da “Batı’nın İslamlaşmasına Karşı Vatansever Avrupalılar” (PEGIDA) ve Almanya için Alternatif (AfD) Partisi, Hollanda’da aşırı sağcı Geert Wilders’in Özgürlük Partisi (PVV), Fransa ve diğer Avrupa ülkelerinde yayılan “Büyük Yer Değiştirme” komplo teorisi gibi örneklerin, Müslümanların Avrupa’ya yönelik bir “istila” ya da “kültürel tehdit” olarak sunulduğu söylemsel zemini güçlendirdiğini kaydeden Kaya, bu çevrelerin medeniyetçi bir dil kurduğunu belirtti.
Kaya, “Bu siyasal partilerin üzerine oturduğu coğrafya, medeniyetçi söylemsel coğrafyadır. Çünkü bu medeniyetçi söylemsel coğrafya Müslümanlar ile Hristiyanların bir arada yaşayamayacağı iddiasında bulunan bir anlatıdır. Bu paradigma maalesef 2001 yılından beri bir hayli yer etti.” dedi.
Sağ popülist partilerin İslam’ı ve Müslümanları Batılı yaşam tarzına, refah düzenine ve sosyal haklara yönelik tehdit gibi gösterdiğini söyleyen Kaya, bu dilin ekonomik ve toplumsal krizler içinde seçmenleri mobilize etmek için kullanıldığını ifade etti.
“İslamofobi değil, İslamofobizm demeyi tercih ediyorum”
Modern dönemde İslam karşıtı söylemin yalnızca 11 Eylül saldırılarıyla başlamadığını, kökenlerinin daha geriye götürülmesi gerektiğini söyleyen Kaya, 1974 petrol krizinin, Batı’da Müslüman ülkelere ve Müslüman göçmenlere yönelik olumsuz bakışın güçlenmesinde önemli bir kırılma olduğunu belirtti.
Kaya, 1990’lardaki Balkan savaşları ve Samuel Huntington’ın “medeniyetler çatışması” tezinin de bu zemini derinleştirdiğini dile getirerek, 11 Eylül’ün bu paradigma açısından önemli bir dönüm noktası olmakla birlikte daha önce inşa edilmiş bir siyasal iklimin sonucu olarak görülmesi gerektiğini ifade ederek, şu değerlendirmede bulundu:
“2008 finans krizi, 2015 mülteci krizi, pandemi ve Ukrayna savaşı gibi gelişmelerin ardından toplumlar, anlam veremedikleri sorunlara basit yanıtlar aramaya başladı. Bu yanıtlardan biri de sorunların kaynağını dini ve medeni farklılıklara bağlamak oldu. Oysa din, herhangi bir toplumsal ya da siyasal sorunun asıl nedeni olamaz, bunlar sadece görünürdeki nedenlerdir. Derinlere indiğinizde adaletsizlik, yoksulluk, aşağılanma, sömürgeci anlayış, ötekileştirme ve dışlama gibi ayrımcı mekanizmaları görürsünüz.”
Kaya, “İslamofobi” kavramı yerine “İslamofobizm” ifadesini tercih ettiğini belirterek, “İslamofobi kavramı, eğer fobinin doğal bir şey olduğunu düşünürsek, insanların İslam’dan korkuyor olmalarını da doğal bir varsayım şeklinde kabul etmemizi gerektiriyor. Halbuki İslamofobi dediğimiz şey politik bir duruş.” diye konuştu.
Bu bağlamda İslam karşıtı söylemin yalnızca toplumsal bir ön yargı değil, aynı zamanda siyasal aktörlerce kitleleri yönetmek için kullanılan bir ideoloji olduğunu vurgulayan Kaya, bu yönüyle 19. yüzyıl sonundaki antisemitizm ile bugünün İslamofobist ideolojisi arasında analitik benzerlikler bulunduğunu söyledi.
“İsrail, kendisini Batı’nın ileri karakolu olarak konumlandırıyor”
Kaya, Gazze’de yaşanan soykırımın ardından sosyal medyada artan Müslüman karşıtı söylemin daha geniş bir İslamofobist ideolojinin güncel yansımalarından biri olarak okunması gerektiğini söyleyerek, “Sosyal medya, dünya topluluklarının ve kendi toplumlarımızın kutuplaşmasına, parçalanmasına ve insanların kendilerini aynı tarzda düşünen kişilerle birlikte rahat hissettikleri yankı odalarının oluşmasına neden oluyor. Bu açıdan internetin ve sosyal medyanın çok belirleyici olduğunu düşünüyorum.” dedi.
İsrail yanlısı bazı çevrelerin de bu dijital iklimi kendi siyasal hedefleri doğrultusunda kullandığına dikkati çeken Kaya, Rusya, İsrail ve Batı’daki sağ popülist çevrelerin özellikle TikTok gibi platformlarda etkili söylemler ürettiğini belirtti.
İsrail’deki mevcut karar alıcıların ve onları destekleyen çevrelerin Gazze’deki politikalarını meşrulaştırmak için Batı’nın desteğine ihtiyaç duyduğunu belirten Kaya, bu durumun İsrail’i yalnızca bölgesel bir aktör olarak değil, Batı adına hareket eden bir güç gibi konumlandırdığını vurgulayarak, şöyle devam etti:
“İsrail ve oradaki karar alıcılar, bu mücadelenin ancak Batı’nın Hristiyan Avrupa’nın ya da evanjelik Amerika’nın desteğini alarak mümkün olabileceğini düşünüyor. Dolayısıyla kendilerini Batı’nın ileri karakolu olarak resmetmeleri, kendi açılarından anlamlı olabilir ancak insan uygarlığının geleceği açısından hiç de iç açıcı bir tutum değil.”
Kaya, Avrupa’nın Holokost sonrası geliştirdiği “bir daha asla” söylemini gerçekten ciddiye alması gerektiğini belirterek, “Eğer Avrupalılar ya da Batılılar ‘never again’ demek istiyorlarsa burada biraz çuvaldızı kendilerine batırmaları gerekiyor.” şeklinde konuştu.
Müslüman çoğunluklu ülkelerin yöneticilerine de sorumluluk düştüğünü kaydeden Kaya, kriz dönemlerinde ayrıştırıcı söylemleri büyütmek yerine farklı unsurların bir arada yaşamasını mümkün kılacak adil ve kapsayıcı dil kurulması gerektiğini savundu.













Leave a Comment
Your email address will not be published. Required fields are marked with *