Güvenden Hüsrana Körfez Rejimleri

Güvenden Hüsrana Körfez Rejimleri

Tüm bu devletler için diliyoruz ki bu süreçten ders almış olarak çıksınlar, rejimlerini batıla dayamak yerine hakka doğru çevirmeye çalışsınlar, izzeti ve şerefi Rableri yanında arasınlar. Küfrün safında olmak kimseye bir şey kazandırmamıştır.

İran İslam Devriminin 1979’da gerçekleşmesinden bu yana batı dünyasında 47 yıldır süren gerilim, ABD’nin bölgede ve dünyada kurmak istediği yeni düzen doğrultusunda nihayet 2026 yılında İran’la bir savaşa dönüştü. Yaklaşık 40 gün süren bu savaş, Aksa Tufanı ile bölgede ve dünya düzeninde başlayan kırılmanın son halkasını oluşturmuştur. Soğuk Savaş döneminin tamamlanması ve 1945 sonrası İngiliz menşeli düzeni terk eden batı yeni bir safhaya geçiş yaparken, aynı dönem içerisinde kurumsallaşan İran merkezli direniş hattı, batının planlarını sekteye uğratan ana yapı olarak ortaya çıkmaktadır. Bu nedenle Gazze’de, Lübnan’da, Yemen’de, Suriye’de ve Irak’taki direniş grupları, batının liderliğini yürüten ABD tarafından hem siyasi hem de askeri olarak kontrol altına alınmaya çalışılmaktadır. Bölgedeki sünni yönetimlerin batıyla uzlaşmacı politikalarına karşılık İran ve direniş örgütlerinin uzlaşmaya yanaşmaması batı sistemi için sorunun merkezini teşkil etmektedir.

Devrimin gerçekleşmesi ile birlikte İran’ın üzerine salınan Irak’la sekiz yıl süren savaş, on yıllar süren ambargolar ve ABD-İsrail savaşı, İran’ın bugüne kadar yaptığı siyasi ve askeri hazırlığın gerekliliğini net bir şekilde ortaya çıkarmıştır. Ekonomiye aktarılmayan ve yolsuzluk yapıldığı iddia edilen kaynakların aslında yer altındaki füze ve nükleer programlarına aktarıldığı da bugün iyi bir şekilde anlaşılmıştır.

Batının bölge üzerinde kurduğu baskı, İran’ın ve İslam dünyasının mevcut potansiyelini hakkıyla değerlendirmesini engellemektedir. İsrail’in kendi dışındaki dünyayı amalek gördüğü gibi batı da öyle görmekte, herkesi kör, sağır ve aptal sanmaktadır. Askeri, siyasi, ekonomik ve teknolojik birikimi ile kendi kendine büyülenen batı, bölgedeki siyasi başarısızlığını, İran’a açtığı savaş ile gidermeye çalışmakta ancak yine başarısız olmaktadır. Yeniden inşa etmeye çalıştığı düzende yine düşük bir pozisyona çekmek istediği İran, savaş esnasında mevcut potansiyelinin dünyaya gösterdiği kısmı ile küresel küfür cephesinin planlarını bozmakta, yüksek pozisyonunu kendi belirlemektedir. ABD ve İsrail öfkeyle vurdukça daha da yükselen bir profil çizmektedir.

Ateşkes sürecinde Beyaz Saray üzerinden İran’la bir anlaşma zemini aramaya çalışan ABD’nin sürdürdüğü baskıya karşılık, İran taviz vermeye yanaşmayarak Pakistan’da yapılan müzakereleri kendi inisiyatifi doğrultusunda yönlendirebilmiştir. Müzakerelerin daha başında ilan ettiği 10 maddelik taleplerinden geri adım atmayan İran yönetimi, müzakere sürecini de ustalıkla yönetiyor görünmektedir.

Yaşanmakta olan süreç, ABD’nin zorlanarak da olsa İran’ın taleplerini kabul etme noktasına doğru ilerlediğini göstermektedir. Talepler arasında İran’a yönelik ambargo ve kısıtlamaların kaldırılması, devrimle birlikte dondurulmuş mal varlıklarının serbest bırakılması, nükleer zenginleştirme konusu ile birlikte, başta Hizbullah olmak üzere bölgedeki direniş gruplarının rahat bırakılması da bulunmaktadır.

Anlaşmanın bu şartlarla kabul ettirilmesi halinde bölgede ve İran’da önümüzdeki yıllarda parlak bir çıkış yaşanması muhtemeldir.

Savaşta Kaybedilen Devrimci Üst Kademe

İran’da savaşın ilk günlerinde devrimci üst kanadın şehid verilmesi ile birlikte kurumsal yapının daha tavizkar, daha esnek ve uzlaşmacı bir şekle dönüşeceği varsayımı da bugün ortadan kalkmış durumdadır.

Hatırlanacağı gibi, çoğu, ABD ve İsrail saldırılarının ilk gününde olmak üzere toplamda 40’a yakın, aralarında devrim lideri Ali Hamaney’in de olduğu üst düzey liderler şehid verilmişti. Alt alta toplayıp çıkararak hesap yapmayı adet edinen batı için buradaki yüzeysel hesap, İran liderlerinin halledilmesi ile ülkenin başsız bırakılması, yerlerine getirilecek olan yeni yöneticilerle sürecin daha kolay yürütülmesi idi.

Bu beklentiler gerçekleşmediği gibi, yeni gelenler de kurumsal yapı içerisinde hareket etmeye devam etmektedir. Müzakerelerde ABD’nin zayıf pozisyona düşmesi ve savaşı tekrar başlatmaktan kaçınması, savaştan kaçınmadığını vurgulayan İran için ilk kazanımlar olarak yeni yönetimin hanesine yazılırken, küfür cephesini de hayal kırıklığına uğratmıştır. Aynı cephenin, İran halkının devletinden umudunu keseceği beklentisi de boşa çıkmıştır. Halkın bombalar yağarken devletinin yanında sokağa çıkma cesareti, batının hayal kırıklığının temel nedeni olmuştur.

İran’ın gerek savaş sırasında gerekse müzakerelerde gösterdiği duruş, bölgede yeni dönemin dengelerinin nasıl oluşacağının sinyallerini vermektedir. Olayın sadece bölge ile sınırlı olmadığı, tek başına Hürmüz Boğazı’nın bile tüm dünya dengelerini alt üst edecek kadar önem taşıdığı izahtan varestedir. Bu nedenle olayın küresel boyutta Rusya ve Çin cephesi ile birlikte Atlantik cephesini de içine alacak şekilde, bunlara bağlı olarak ama bunlara oranla daha küçük merkezler olan Körfez ve Ortadoğu için de değerlendirilmesi gerekmektedir. İran’ın bunların da farkında olarak hareket ettiği anlaşılmaktadır.

ABD’nin Beyaz Saray eksenli oluşturmaya çalıştığı hat içerisinde rol oynaması beklenen ülkeler arasında başta Rusya ve Çin, bu savaştan kazançlı çıkmış görünürken ABD ise bu durumu engellemeye çalışmamaktadır. Beyaz Saray’ın Trump’ın gelişi ile Rusya’yla başlatmış olduğu diyalog, temelde Avrupa’ya karşı gibi görünse de aslında ABD’nin Beyaz Saray üzerinden kurmakta olduğu düzende Rusya’nın rolü ile ilgilidir. Bu rol rekabeti bitirmekten öte, ihtiyaç duyulduğunda uzlaşma zemininin ortaya çıkarılmasına yöneliktir. Suriye ve Avrupa konularında her ikisinin paralel yaklaşımları bu bağlamda değerlendirilebilir.

Aynı şekilde, Çin’de 2025 sonu ve 2026 başında gerçekleşen ‘generallerin tasfiyeleri’ Çin lideri Cinping’in elini rahatlatmayı amaçlamaktadır. Çin ile Beyaz Saray arasında 14-15 Mayıs tarihlerinde beklenen görüşmenin, muhtemel bir yakınlaşma ve uzlaşmaya yol açması halinde buna karşı çıkabilecek sesleri susturmaya matuftur. Bu tasfiyeler gerçekleşirken Kanada, İngiltere, Fransa ve Almanya’nın Cinping’e peş peşe gerçekleştirdikleri en üst seviye ziyaretler dikkat çekmiştir. ABD’ye doğru bir eğilim sezdikleri Çin’i ‘uyardıklarını’ düşünmek mümkündür.

Her ne kadar batı tarafından ‘tek adam’ rejimi denilerek kötülenseler de Rusya ve Çin, gücünü tek merkezde toplamayı başarmış görünmektedirler. Rusya’da zaman zaman duyulan “generale suikast” haberleri de Çin’deki general tasfiyelerinin Rusya’daki izdüşümü sayılabilir. Askeri kanat, bir ülkede en güçlü yapı iken, iktidar kanadı yürütme erki dışında bir güce sahip olmadığından asker karşısında zayıf kalmaktadır. Bunun çözümü ise ordunun başına, hükümete veya lidere sadık bir yönetimin geçirilmesidir. Rusya ve Çin’in bunu hallettiği varsayılabilirse de, bunları yönlendirmeyi görev edinmiş ABD’nin kendisi henüz bu sorunu çözememiştir, Beyaz Saray’ın Pentagon ile sürüp giden çatışması bunu göstermektedir. İran’a yönelik kara operasyonu ihtimalinin zirvede olduğu günlerde aniden ABD Kara Kuvvetleri Komutanı ve yardımcılarının Beyaz Saray tarafından tasfiye edilmesi, daha sonra, Beyaz Saray’ın Pentagon’a atadığı ama askerlikle ilgisi olmayan ABD Deniz Kuvvetleri Bakanı milyarder John Phelan’ın Pentagon’dan gönderilmesi bu minvalde göstergelerdir.

Avrupa yakasında ise dengeler alt üst olmuş durumdadır. Bugüne kadar Avrupa’nın refahını korumak ve dünyanın geri kalanını kaos içinde tutmak için üretilen ve dayatılan Avrupamerkezli “kurallara dayalı düzen” kendini tüketmiştir. Sistemin ikiyüzlü doğası, sadece Avrupa’nın çıkarları doğrultusunda işleyen ekonomi ve hukuk sistemi, seküler temel üzerine kurulu demokratik düzen, dünyanın geri kalanı tarafından hızla terk edilmektedir. Bunun tabii sonucu, Avrupa’nın bir fanus gibi kurmaya çalıştığı “refah toplumunun” yıkılmasıdır. Avrupa fildişi kulesinden inmek zorunda kalmıştır. Bunu görünürde sağlayan ABD’nin stratejik adımlarıdır ama aslında insanın ve eşyanın fıtratına aykırı düzeni ile Avrupa kendi kendini bitirmiştir. Bunu ABD görmüş ve harekete geçmiştir. Artık her küresel gelişme Avrupa’yı sonuna bir adım daha yaklaştırmaktadır. 15. yüzyıldan bu yana yığdığı servet ve kurduğu altyapı halen Avrupa’yı güçlü tutuyor olsa da tünelin sonu görünmüştür.

Ortadoğu’daki ‘Aktörler’

Pakistan’da yürütülmekte olan İran-ABD görüşmeleri savaşın sonunu, aynı zamanda 1979’dan beri sürmekte olan batının İran üzerindeki baskılarının akıbetini belirleyecektir. İran’ın önünün açılması ile Ortadoğu’da ve Körfez’de rollerin yeniden tanımlanması kaçınılmazdır. İran’ın aktif bir güç merkezi olarak yeniden ortaya çıkışı ile birlikte, Körfez ülkelerinden İsrail’e kadar ABD ve İngiltere himayesindeki rejimleri yapısal bir dönüşüm beklemektedir. Bu dönüşüm siyasi, askeri ve ekonomik olarak bugüne kadar sürdürdükleri düzenlerini kapsamaktadır. Bölgenin dünyanın geri kalanıyla mecburi ilişkileri göz önüne alındığında, bu dalganın etkilerinin yakında tüm dünya kıyılarına vurması beklenmelidir.

Batının Körfez’deki dostları Kuveyt, Katar, Suudi Arabistan, BAE ve Bahreyn’in herhangi bir politikası artık İran’ın önceliklerine dikkat edilmeden planlanamaz hale gelmiştir. Körfez rejimlerinin ‘güvendiği dağlar’ olan CIA istasyonları, ABD büyükelçilikleri ve ABD üslerine yağan İran füzeleri sadece bu noktaları tahrip etmekle kalmamış bu devletçiklerin üzerindeki savunma kalkanlarını da parçalayıp atmıştır. İngilizler tarafından geçen yüzyılın başında, bölgedeki petrol rezervleri ve stratejik noktalar göz önüne alınarak ihdas edilmiş Emirlikler, sırtlarını o günden bu yana batılı dostlarına dayayarak yaşamaya alışmışlardır. Emirliklerde mevcut rejimler sürdükçe bu dostluklar değişmeyecektir ama eskisi gibi de devam etmeyecektir. ABD, İngiltere, Avrupa ve küresel finans merkezleri ile ilişkilerini bundan sonra da sürdüreceklerdir ancak savaştan sonra bunun maliyeti eskisinden daha yüksek olacaktır. Bugüne kadar süren dokunulmazlıkları artık yok edilmiştir. Petrol ve doğalgaz kaynakları tükendiğinde kendilerini batıya nasıl yarandıracakları da bilinmeyen bu rejimler, İslam’dan uzak politikalarının ve kısa vadeli çıkar hesaplarının kurbanı olmaya devam edeceklerdir. Oysaki İslam’ın kazandıracağı izzet ve şerefin dünyanın bütün metaından daha değerli olduğunu bilmeleri ve buna uygun hareket etmeleri kendileri açısından en hayırlısı olacaktır.

Savaşın bizzat etkilediği bölge ülkelerine bu noktada bir göz atmakta fayda vardır.

Kuveyt

Kuveyt 2026 yılı itibarıyla, ABD’ye en güvenli liman ve en stratejik lojistik üs olarak hizmet veriyordu. Toplamda 15 bin Amerikan askeri barındıran Ali Al Salem ve Ahmad al-Jaber hava üsleri ile Arifjan ve Buehring kampları İran’a yönelik saldırılarda ana lojistik merkezler haline gelmiştir. 19 Haziran 1961’de İngiltere’den bağımsızlığını kazandığında, ABD bu yeni minik devleti -Konya’nın yarısından küçük yüzölçümüne karşılık- ilk tanıyanlardan biri olmuştu. 1934’te İngiliz-Amerikan ortaklığıyla kurulan Kuveyt Petrol Şirketi, ABD’nin buraya yönelik ekonomik ilgisini resmi hale getirmişti. ABD, Kuveyt’i “stratejik ortak”, “istikrarın kalesi” ve “NATO dışı ana müttefik” şeklinde tanımlamaktadır. Ancak İran savaşının daha başında 3 ABD savaş uçağının Kuveyt tarafından düşürülmesi bir yol kazası olarak kayıtlara geçmiştir.

Sünni şeyh Mübarek el-Sabah’ın İngilizlerle 1899 yılında yaptığı gizli anlaşma ile Osmanlıdan koparak İngiliz himayesine giren bir Emirliktir Kuveyt. O zamandan beri, el-Sabah hanedanı tarafından yönetilmektedir ve ABD yanında İngiltere ile de “stratejik diyalog” halindedir. 2025’te İngiltere’nin bölge stratejisi doğrultusunda 5 yıllık iş birliği planı imzalanmıştır. 1,5 milyonluk yerli nüfus ile 3,5 milyon yabancı çalışana sahip Kuveyt, trilyon dolarlarını ise dünyanın en güvenli finans merkezi saydığı Londra’da tutmaktadır. İngiltere’ye öyle güvenilmektedir ki, Londra’daki yatırım ofisine, dünya üzerindeki tüm Kuveyt varlıklarını yönetme yetkisi de verilmiştir.

İç ve dış politikalarında batılı dostlarının safında hareket etmekte olan Kuveyt’in güvenlik bürokrasisi, ABD-İran savaşı sırasında merkezi bir role kavuşmuştur. Kuveyt Emiri Meşal el-Ahmed yönetimi altındaki güvenlikçi kanat şu an en güçlü dönemini yaşamaktadır. Geleneksel olarak parçalı bir yapıya sahip Kuveyt güvenlik birimleri, doğrudan Emir’in otoritesi altında tek parça haline getirilmiştir. Bununla birlikte yerli savunma sanayii bulunmayan Kuveyt’in güvenliği, Pentagon’a ve Amerikan silah şirketlerine bağlıdır.

ABD güvenlik mimarisinin bölgede zayıflaması ve Beyaz Saray’ın İran’la anlaşması ile birlikte, Kuveyt’in ABD ile ilişkisini daha da güçlendirmeye çalışması muhtemeldir, ancak İngiltere’nin himayesinin de yeterli gelmemesi, güvenlik için yeni seçenekleri zorunlu kılmaktadır. Bu manada diğer Körfez emirlikleri ile, Türkiye ve Suudi Arabistan gibi bölgesel aktörlerle kurulacak yeni ittifaklara iştirak etmesi beklenmektedir.

Kuveyt’in İsrail’le ilişkisi ise, Körfez emirlikleri arasında en katı görünenidir. Siyonist rejimle ticaret yapmak 1964 Boykot Yasası ile engellenmiştir. İbrahim Anlaşmaları’na BAE ve Bahreyn’in katılımı sonrası, Kuveyt halkında ‘biz de mi katılıyoruz’ endişesi veya öfkesine mahal vermemek için 2021 ve 2026’da yapılan düzenlemelerle, İsrail’le normalleşmeyi savunmak dahi yasaklanmıştır. Halkın yüzde 90’ının Siyonistlerle normalleşmeye karşı olduğu bildirilmektedir. Ancak Kuveyt’in varlıklarının Londra’da Siyonist sermaye tarafından kullanılması ilginç bir tezat oluşturmaktadır. Öte yandan, İsrail’le görüntüde kurulmayan ilişkiye karşılık, altına sığınılan ABD çatısı, ikisini arka planda ortaklar haline getirmektedir.

Katar

1916’da İngiltere ile bir “Koruma Anlaşması” imzalayarak Osmanlı’dan ayrılan, sünni el-Sani hanedanı yönetimindeki Katar, o dönem dış ilişkilerinde İngiltere’ye bağımlı bir emirlik haline gelmişti. Bu bağımlılık 1971 yılında İngiltere ile tüm himaye anlaşmalarını feshedene kadar sürdü. İngiltere’nin, 1956’da yaşanan Süveyş Krizi sonrası kendini toparlayamaması ve 60’ların sonunda Süveyş’in doğusundaki ülkelerden çekilme kararı, Katar’a İngiltere himayesinden kurtulma fırsatı vermişti. Halen İngiltere ile yoğun ekonomik ve kısmi askeri ilişkiler sürdürülse de Katar’ın hamisi, “bağımsız” kaldığı günden bu yana ABD’dir.

İngiltere’den ayrılan Katar hiç vakit kaybetmeden ABD’ye varmış, 1972 yılında Doha’da ABD Büyükelçiliği açılmıştı. Saddam’ın Kuveyt’e 1990’da saldırmasının ardından -tıpkı Kuveyt gibi- ABD lojistik merkezine dönüşmeye başlamıştır. Milyarlarca dolar harcayarak el-Udeyd üssünü kurup ABD ordusunun hizmetine vermiştir. ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı (CENTCOM), ileri harekat karargâhını bu üsse taşımış ve bölge operasyonlarının merkezi haline getirmiştir. İran’a saldırılar için kullanılan el-Udeyd, İran’ın misillemelerinin de doğal hedefi olmuştur.

3 milyon kişinin yaşadığı Katar’ın ancak yüzde 10’u kadar yani 300 bin kişilik bir yerli nüfusu bulunmaktadır. Nüfusun geri kalanı göçmenlerden ve yabancı işçilerden oluşmaktadır. Konya’nın üçte biri kadar yüzölçümüne sahip, Basra körfezinde yarımada şeklinde bir ülkedir. Ana geçim kaynağı petrol ve doğalgazdır. Bunlardan elde edilen servet ise Avrupa’ya (İngiltere, Fransa, Almanya) ve ABD’ye yatırılmıştır. Basra körfezindeki Pars gaz sahasının kuzeyini Katar, güneyini İran işletmektedir, dolayısıyla bir saha ortaklıkları vardır. Ancak Katar kendi kısmını ABD, İngiliz ve Fransız şirketleriyle ortak işletmektedir.

ABD ve İsrail’in İran’a saldırılarının başlaması ile, ABD ve İsrail’i kınamak yerine İranlı diplomatları sınır dışı etmeyi tercih eden Katar, bir yandan da ABD ve İran arasında “tarafsız arabulucu” rolüne soyunmaya kalkmıştır. Ancak İran, enerji tesislerine yapılan saldırılara, Katar’ın enerji tesislerine de misilleme ile cevap verince Katar arabulucu rolünü sessizce Pakistan’a devretmek zorunda kalmış, İran’a da ılımlı mesajlar göndermeye başlamıştır.

Savaştan sonra Batılı müttefiklerinin yanında saf tutmaya devam edecek Katar rejiminin, ABD ordusunun güvenlik şemsiyesinin zayıflaması nedeniyle ondan kopmadan diğer Körfez ülkeleri ile yeni bir ittifaka yönelmesi muhtemeldir. İran’la yakınlaşma şansı olan Kuveyt’in, İran’ın hasar gören doğalgaz sahasının onarımı için destek verme imkânı, ayrıca İran’a akacak fonları yönetme potansiyeli, arayı iyi tutmak için bir fırsat vermektedir.

Türkiye

Türkiye üzerinde Tanzimat’tan itibaren İngiltere etkisi uzun bir süre devam etmiş, Menderes sonrasında ise ABD etkin hale gelmiştir. Bugün de o etkiyi Trump yönetimi ile sürdürülen ‘dostluk’ üzerinden tespit etmek mümkündür. Müttefiki ABD’nin, komşusu İran’a savaş açması ile arada kalan Türkiye, ABD/İsrail saldırılarını kınamak yerine sessiz kalmayı tercih etmiş ancak İran’ın Körfez ülkelerine misillemelerini açıkça ve sertçe kınamıştır. Türkiye süreci iyi yönetememekle eleştirilirken, Dışişleri Bakanı Hakan Fidan ise İran’ı gidişatı iyi okuyamamakla eleştirerek, “İran ABD’ye bir şeyler verseydi İsrail baskısı işe yaramazdı” demekte bir mahzur görmemiştir. Riyad’da İran’ı kınamak için düzenlenen toplantıda da İran’ı kınayan bir bildirgeye imza atılmıştır.

İran’ın cevabı ise, Türkiye hava sahasına gönderilen ve NATO tarafından etkisiz hale getirilen dört füzenin yanında, Riyad’da toplantı sırasında Suudi Arabistan’a düzenlenen füze saldırı olmuştu. Riyad’da sirenlerin çalması ile bakanlar apar topar sığınaklara indirilirken Hakan Fidan da diğerleriyle birlikte İran’dan cevabını almış oluyordu.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, genel olarak savaşın haksız olduğunu ifade etmekle yetinen sözlerine karşılık iktidar ortağı MHP Genel Başkanı Bahçeli, halkın beklentisi doğrultusunda ABD ve İsrail’e ağır sözlerle yüklenmiş, “yeni dünya düzeninin” bir nizam değil “kaos” ürettiğini vurgulamıştır. Türkiye’nin sahne önünde yürüttüğü bu denge politikası, ateşkes görüşmeleri için Türkiye’yi Pakistan’ın önüne geçirmek için bile yeterli olmamıştır. Gerek Suriye’de gerekse bölgedeki konumunu Beyaz Saray ile işbirliği içinde sürdürmekte olan Türkiye’nin pragmatik tavrı, onu belirleyici bir aktör olmaktan öte, riskleri yöneten bir konuma sürüklemektedir. Mevcut düzenin yapısal sorunları çözmede başarısızlığı Türkiye’yi bir kısır döngüye sokmaktadır. Onlarca yıldır uğradığı ambargolarla ekonomik olarak dibe vurmuş İran’ın batıya direnen tutumu ile geldiği pozisyonu, Türkiye’nin batının safında yer alan ama ilerleyemeyen hali ile büyük bir tezat teşkil etmektedir.

Bu süreçte CHP Genel Başkanı’nın günlük politika içerisinde kaybolan “Trump’ın, Netanyahu’nun safındasınız” sözleri, AKP tarafından “İsrail’in safında değiliz” diye cevaplanırken “ABD safında” kısmı sessizce geçiştirilmiştir. 7 Ekim 2023’te Aksa Tufanı gerçekleşmese, Erdoğan ile Netanyahu’nun 20 Eylül 2023’te New York’taki görüşmelerinin devamının Türkiye’yi nerelere sürükleyebileceğini tahmin etmek zor değildir. İsrail’in Gazze’de, Lübnan’da ve Suriye’deki zulmüne yönelik sert tepkiler verilememekte, İsrail’le ticaretin kesildiği belirtilmekte ancak İsrail saldırısı altındaki Filistin’e bir yılda yüzde 500 ihracat artışının nedeni anlaşılamamaktadır. İsrail’in petrol ihtiyacının neredeyse yarısı Azerbaycan’dan gönderilen ve Türkiye üzerinden taşınan petrolle karşılanmaktadır. Kuveyt’te olduğu gibi ABD çatısı altında olmak, her şey bir yana ABD’nin istihbarat havuzuna ortaklık nedeniyle arka planda aralarında İsrail’in de olduğu tüm ABD müttefikleriyle iş birliğini zorunlu kılmaktadır.

Türkiye’nin bölgedeki aktörlüğü, ABD/Beyaz Saray politikaları paralelinde işlemektedir. Herhangi bir gelişmenin önce Beyaz Saray ve ABD büyükelçisi ile teati edilmesi bir gelenek haline gelmiştir ama bundan rahatsız da görünmemektedir iktidar sahipleri. İran’ın müzakerelerden ABD’yle anlaşarak çıkması halinde, İran ve Türkiye arasında bölgesel rekabetin kızışması muhtemeldir. Savaş sırasında Pakistan-Suudi Arabistan-Türkiye ve Mısır arasında koordinasyon için bir adım atılmış ve peş peşe 3 toplantı yapılmıştır. Ne var ki bu birliğin işlevsel olup olmayacağı ve savaş sonrası Türkiye’yi liderliğe taşıma ihtimali yine soru işaretleri taşımaktadır.

Suudi Arabistan

Yine İngiliz ‘etkisi’ ile, 1932’de kurulan Suudi Arabistan Krallığı, dünyanın ikinci büyük kanıtlanmış petrol rezervleri ve üretim kapasitesi, milyarlarca dolarlık silah alımı ve Mekke ve Medine’nin ‘hamisi’ rolü sayesinde bölgedeki önemli güç unsurlarından biri sayılmaktadır. Ülkeyi yöneten Suud hanedanı, komşusu diğer Emirlikler gibi, ümmetin varlığı olan petrol ve doğalgaz kaynakları ile ayakta durmakta, bunlardan edindiği serveti de ABD ve İngiltere’deki finans merkezlerinde ‘değerlendirmektedir’. Yaklaşık 80 milyar dolarlık yıllık ithalatı ile Batının silah sanayiini besleyen başlıca ülkelerden biridir Suudi Arabistan.

Diğer Körfez emirliklerinden Suud’un tek farkı, 35 milyonluk nüfusu ve Türkiye’nin üç katı büyüklüğündeki yüzölçümüdür denilebilir. Yönetim anlayışları açısından, batıya bağlılık ve İslam’dan uzaklaşma konusunda en ufak bir farklılık göze çarpmamaktadır. Arabistan halkının, dışa kapalı mazbut yapısı sayesinde korunan ahlakı, bizzat Prens bin Selman tarafından dağıtılmak üzere son yıllarda birçok adım atılmıştır. Aylarca süren festivallerle, batıdan getirtilen futbolcu ve şarkıcılarla İslam dışı yaşam tarzı, Arabistan halkına alabildiğine boca edilmektedir. Prens Selman iktidarına karşı içeriden zaman zaman sesler yükselmekte, saray yakınlarından işitilen silah sesleri bunlara eşlik etmekte olsa da Veliaht Prens bu vartaları atlatmış görünmektedir. 2018’de İstanbul’da işlenen Cemal Kaşıkçı cinayetinin baş sorumlusu olarak Selman aleyhine küresel çapta yürütülen kampanya da, Selman’ın ABD’nin çıkarları ile uyumlu hale getirilmesiyle yıllar içerisinde sessizce ortadan kaldırılmıştı. Bugün itibariyle Selman ülkede tek güç konumundadır, siyasi, askeri ve ekonomik kontrol elinde toplanmıştır. Suudi Arabistan’ın pozisyonunu petrol bağımlılığı ve beka kaygısı olmak üzere iki ana nokta belirlemektedir.

ABD-İsrail’in İran İslam Cumhuriyeti’ne saldırısı ile birlikte, ABD safındaki Suud yönetimi de İran füzelerinin hedefi haline gelmiştir. ABD’nin ‘koruyormuş gibi’ davranması ile İran’dan sert darbeler yiyen Suudi Arabistan’ın İran’la baş edecek kapasitesinin bulunmadığı kısa sürede ortaya çıkmıştır. İran füzeleri başkent Riyad’daki ABD Büyükelçiliğini ve büyükelçilik bahçesindeki CIA istasyonunu vururken, Arabistan’ın İran’a cevabı ancak İranlı diplomatları sınır dışı etmek, müttefiklerini Riyad’da toplayıp İran’ı kınama bildirgesi yayınlamaktan öteye geçmemiştir. Suud yönetiminin dizlerinin bağını çözen esas gelişme ise Aramco’ya yönelik İran misillemesi olmuştur. Bunun üzerine, savaşı bitirmemesi ve İran’ı cezalandırması için ABD’ye baskı yapmaya kalkışmıştır. O sırada İran’la bir ateşkes peşinde koşan Trump, 28 Mart’taki konuşmasında direkt Prens Selman’a hakaret içeren sözlerle cevap vermiştir. ABD dostluğuna halel getirmekten çekinen Selman konuyu sessizce kapatmıştır.

Petrol ve gaz ihracatına bağımlı Suudi Arabistan, Hürmüz kapanınca Kızıldeniz’deki limanını kullanmaya, ayrıca tren hatlarını güçlendirmeye yönelmiştir. Ancak kısa vadede Hürmüz’e alternatif bir rota ve lojistik hat oluşturması da mümkün görünmemektedir. Kızıldeniz’i kullanmak istese de İran’dan kurtulamamaktadır. Yemen’de Ensarullah üzerinden karşı karşıya geldiği İran’ı orada da mağlub edemeyen Suudi Arabistan, Kızıldeniz’in girişi olarak Babül Mendep’te de Ensarullah ve İran’ın egemenliğini tanımak zorunda kalacaktır.

Pakistan-Türkiye ve Mısır ile kurdukları yeni masanın bir işe yarayıp yaramayacağı, yarasa bile kısa vadede bir fayda üretmesi beklenmemektedir. Belki uzun vadede Türkiye ve Pakistan’ın savunma sanayi tecrübe ve altyapısını paylaşması ile askeri alanda bir gelişme mümkünse de masanın görünmeyen ortağı Beyaz Saray’ın masayı kendi hedefleri doğrultusunda manipüle etmesi gayet mümkündür.

Birleşik Arap Emirlikleri

1960’lı yıllarda İngiltere’den bağımsızlığını kazanan bir diğer Körfez ülkesi de Birleşik Arap Emirlikleri’dir. Katar, Bahreyn ve 7 emirliğin katılımı ile tek bir devlet olarak tasarlanmış olsa da, Katar ve Bahreyn’in kendi devletlerini kurmak istemesi ile kalan 7 emirlik birleşmiş ve BAE ortaya çıkmıştır. Tasarımın kime ait olduğunu tahmin etmek güç değildir. Kurulan devlette liderlik Şeyh Zayed bin Sultan el-Nahyan (Abu Dabi), Şeyh Raşid bin Saeed el-Mektum’a (Dubai) aittir. Bu geniş çaplı birliğin nüfusu 11 milyon olsa da bunun sadece bir-iki milyonu yerli halktan, geri kalanı yabancı işçilerden ve göçmenlerden oluşmaktadır. Toplam yüzölçümü Konya’nın iki katı kadardır. Yüzde 80’inden fazlası çöldür. En önemli gelir kaynağı petroldür. Suudi Arabistan günlük 10 milyon varil üretirken BAE de 5 milyona ulaşmaya çalışmaktadır.

Öte yandan, yeraltı kaynaklarından elde edilen servet, İngiliz finans dünyasının, daha özel ifade etmek gerekirse siyonist sermayenin can suyunu sağlamaktadır. İngiltere hem siyonist ideolojinin mimarı hem de finans dünyasında siyonist sermayenin en büyük üslerinden biridir. BAE her ikisi için de bulunmaz bir kaynak durumundadır.

İngiltere’nin İran karşıtı ittifakı içerisindeki BAE savaşta İran’ın en ağır darbelerine maruz kalmıştır. Bu darbeler BAE’ye olduğu kadar, ardındaki İngiltere’ye, İsrail’e ve siyonist sermayeye de indirilmekteydi. Bu darbeler, İngiltere’yle çekişmekte olan ABD’yi memnun ettiği gibi, savaştan sonra BAE’nin yönünü daha fazla ABD’ye döndürmesine de neden olacaktır.

Serveti ve Basra Körfezindeki kritik konumu dışında sunacak bir varlığı bulunmayan BAE, her ikisini de ABD’nin hizmetine vermiş durumdadır. Trump’ın iktidara gelişi ile somutlaşmaya başlayan düzen içerisinde yer kapmaya çalışan BAE bu meyanda, Trump’ın ülkeyi ziyareti sırasında kendi kız evlatlarını Trump’ın önünde saçlarını sallayarak dans ettirdiği gibi, ABD’ye 1,4 trilyon dolar da yatırım vaad etmişti.

Beka sorununu, İngiltere’nin olduğu kadar ABD’nin de bölgede vazgeçilmez ortağı olarak çözmek niyetindeki BAE, ABD’nin 3 üssüne ev sahipliği yapmaktadır. ABD-İsrail tarafından güçlü komşusu İran’a başlatılan savaştan memnun olmuştur ancak sonuç umduğu gibi olmamıştır. İran gerilemek yerine daha da öne çıkmıştır. Bir kıyısı İran’a ait olan Hürmüz Boğazı’nın diğer kıyısını BAE ve Umman paylaşmaktadır, ancak boğazdaki egemenlik İran tarafında bulunmaktadır. Savaş, bu durumun da tescillenmesini sağlamıştır.

İran’ı doğrudan tehdit saymakta olan BAE rejimi kısacık devlet tarihinde ilk kez bizzat savaşta yer almak zorunda kalmış ve tarihi bir yıkım yaşamıştır. Sermaye sahipleri savaş nedeniyle ülkeyi terk etmiş, havalimanları kapanmış, otellerinde müşteri kalmamış, borsası 120 milyar dolar değer kaybetmiş, petrol ve LNG ihracatı durma noktasına gelmiş, ülkeye gıda tedariği bile sıkıntıya girmiştir. Mevcut küresel düzen içerisinde oynadığı rolü kaybetmek üzeredir. Savaşın ardından yeniden ayağa kalksa da parlak günlerini mazide bırakmış bir ülke olarak devam edecektir. Gelecek planları İran’ı kayda almadan kurulamaz hale gelmiştir.

Bölgede İsrail dışında dostu bulunmayan BAE, savaş nedeniyle Suudi Arabistan’la zorunlu olarak yakınlaşmıştır ama Sudan’da, Yemen’de ve Somali’de ayrılıkçıları desteklediği için Arabistan’la çekişme devam etmektedir. Öte yandan Suudi yönetimi de, Dubai’nin ticari rolünü Riyad’a kaydırmanın peşindedir. BAE’nin Mısır’la arasının bozuk olmasının nedeni, Libya’da Hafter’i, Somali’de Somaliland’i ve Etiyopya’da hükümeti Mısır’ın hilafına desteklemesidir. Türkiye’de BAE denince ilk akla gelen 15 Temmuz darbe girişimine katkı verdiği iddialarıdır. BAE darbecileri fonlamakla suçlanmış, Zayed’in danışmanı Muhammed Dahlan darbenin finansörleri arasında sayılarak hakkında kırmızı bülten çıkarılmıştır. Darbe girişiminden sonraki yıl Katar’a yönelik başlatılan BAE-Suud ambargosunda, Türkiye Katar’ın yanında yer almıştır. 2021 yılında rüzgarların yön değiştirmesiyle, BAE’nin 10 milyar dolarlık yatırım vaadi, Türkiye-BAE ilişkilerini stratejik ortaklığa dönüştürse de iki taraf arasındaki sıkıntı arka planda sürmektedir. Türkiye’nin desteklediği Müslüman Kardeşler’e, BAE terörist muamelesi yapmakta, Libya, Sudan ve Somali’de yine iki taraf karşıt pozisyonlarını korumaktadır.

Bahreyn

İngiliz himayesi altındaki bir diğer emirlik olan Bahreyn de 1971’de bağımsızlığını ilan etmiş, geçimini petrol ve doğalgazdan sağlayan, bir buçuk milyondan biraz fazla nüfusa sahip bir ülkedir. Adalarıyla birlikte yaklaşık 800 kilometrekarelik -Türkiye’nin en küçük ili Yalova büyüklüğünde- yüzölçümüne sahiptir. ‘Liberal’ bir ülke olarak birçok uluslararası bankanın bölge merkezlerine ev sahipliği yapmaktadır. Elbette Londra finans piyasası ile bağlantılıdır. Kral Hamed bin İsa el-Halife liderliğindeki el-Halife hanedanı tarafından yönetilmektedir. ABD-İran savaşında, BAE’nin ardından en fazla hasarı alan ikinci emirlik olmuştur.

İngilizlerin Basra Körfezi ve Kızıldeniz’e bakan ‘kalıcı’ üssü ile ABD’nin 5. Filosu’nun ana karargahı Bahreyn’de yuvalanmıştır. Hürmüz ve Babül Mendep boğazlarını bu üsler kontrol etmeye çalışmaktadır. Dolayısıyla Bahreyn’in egemenliği arka planda ABD ve İngiltere garantisi altında sürmektedir.

BAE ile birlikte 2020’de Abraham Anlaşmalarına imza atan Bahreyn’in nüfusunun çoğunluğu Şiilerden oluşmakta ve ‘siyonistle normalleşmeye’ karşı çıkmaktadırlar. Rejim ile halkı arasında gerilim sürüp gitmektedir. İran’ın 14. vilayeti olarak tanımladığı Bahreyn’de rejim, batı nezdinde yerini sağlamlaştırarak ömrünü uzatmaya çalışmaktadır. Petrol ve stratejik konum avantajlarının güç için yeterli olmayacağı yeni düzende Bahreyn yönetimini ciddi sorunlar beklemektedir. Körfez emirlikleri arasında kaynakları itibarıyla da en zayıf olan ülkedir.

Savaştan sonra Körfez

İran’ın savaştan siyasi sahada galibiyetle çıkması, bölgenin görüntüsünü oldukça değiştirecektir. Askeri olarak galip çıkamasa bile -ki ABD ve İsrail’in kıyas edilemez askeri gücü ile kıyaslandığında- akıllı savaş hazırlıkları ve taktikleri ile altta kalmadığı rahatça söylenebilir.

Bugüne kadar bölgede ABD ve İngiltere’nin sözcüsü gibi hareket eden Körfez ülkelerinin, yukarıda teker teker saymaya çalıştığımız özellikleriyle, İran ve Türkiye karşısında oldukça zayıf kaldıkları savaş sırasında herkes tarafından görülmüştür. Bundan sonraki süreçte bölgenin büyük oyuncularının sahnede daha çok görüleceği bir siyasi düzen oluşması doğal bir sonuçtur. 1945 sonrası düzende İngiltere’nin kontrolü altında kalan bölgede İngiltere’nin yerini artık ABD’ye terk etmeye başladığı bir dönem yaşanmaktadır. ABD ise  güçlü imajını İran savaşında kaybetmiş, ordusunun füze ve dronlar karşısında ne kadar savunmasız olduğu ortaya çıkmıştır. Bu manada İngilizler kadar güçlü bir etki kuramayacaktır bölgede. İran savaşını ne zaman bitireceği meçhuldür zira 1979’dan beri diş bilediği İran’ı hala yenememiştir ve müzakere masasında istediğini alıp alamayacağı da bilinmemektedir. Bu yüzden, baskı ve yıpratma unsuru olarak savaşı uzun bir müddet gündemde tutacaktır.

Körfez rejimlerinin İran’a karşı tutumlarında, aynı zamanda İngiltere ve ABD ile yakınlıklarında kısa vadede bir eksen değişimi beklenmemektedir. Ancak ABD’nin askeri korumasının zayıflaması, İran’la yakınlaşmayı mecbur kılmaktadır. Türkiye ve Suudi Arabistan liderliğinde, ayrıca emirlikler arasında yeni siyasi ve askeri ittifaklar kurulması muhtemeldir, ki bunun sinyalleri de gelmeye başlamıştır.

Tüm bu devletler için diliyoruz ki bu süreçten ders almış olarak çıksınlar, rejimlerini batıla dayamak yerine hakka doğru çevirmeye çalışsınlar, izzeti ve şerefi Rableri yanında arasınlar. Küfrün safında olmak kimseye bir şey kazandırmamıştır. Şahsiyetli bir hükümet için esas olan, küfrün himayesini kabul etmek yerine, İslam ümmetinin yanında saf tutmak olmalıdır. Bunu amaçladığını iddia edenlerin, yürüdükleri yolun bu iddiaya uygun olması gerekmektedir. Hüküm olarak O’nun indirdiğini tercih etmek, hem bu dünyada hem ahiretteki büyük kazancın anahtarıdır.

(İktibas Dergisi, Mayıs sayısı yorumu)

Paylaş :

Leave a Comment

Your email address will not be published. Required fields are marked with *