‘Takva-ittika’ kavramı sakınmak parantezine alınarak, ‘havf ve reca/korku ve ümit’ arasında bir teyakkuz hali olup samimiyet, ihlas, liyakat, bilgi-bilinç, farkındalık ve fedakarlık, ihsan, tahkik, ubudiyetin gereklerini gereğince ifa ile bunlara titizlenmek, sadakat gibi boyutlarıyla çok kapsamlı bir kavramımızdır.
Mustafa Bozacı
Çok şükür, daima şükür ki yine erdik Ramazan-ı şerife… Kur’an nurunun/nimetinin/rızkının/lütfunun inzalinin vesilesi ve onun şükranesi olarak tefekkür ayına, oruç ayına… Azdan çoğa, küçükten büyüğe, görünenden görünmeyene, yakında uzakta, maddi manevi o kadar çok nimetle lütuflandırılmışız ki ne kadar şükretsek azdır. Hani derler ya bir nefes alışta iki kere borçlanıyoruz Rabbimize diye; ya alamasaydık ve yahut da alıp geri veremeseydik o nefesi, düşünsenize halimizi!
Bunun daha fevkinde, şükretmenin yanında, önünde ve ötesinde bir kere de (çoktan daha çok) Rabbimize ‘hamd’ borcumuz var ki O yüce yaratıcımızı, yaşatanımızı, nimetleri bahşedeni, akıl ve imanla müşerref kılanı, sırat-ı müstakimi/doğru yolu göstereni, kılavuzsuz-pusulasız bırakmayanı, karanlıklardan aydınlığa/zulümattan nura çıkaranı ne kadar ansak, unutmasak, hep hatırda tutsak ve zikretsek; azdır, eksik kalacaktır. Onun için bizler dualarımızda ‘azımızı çoğa katıver, kusurlarımız, eksilerimizle beraber kabul ediver’ diye niyaz ederiz. Zira O’nun (cc) şanına yaraşır bütünlük ve kapsamda, o nitelikte bir niyazda bulunabilmekten o kadar aciziz ki daha bu acziyeti/muhtaçlığı idrak edebilmiş değiliz; bırakınız insanlığı, müslümanım diyenler olarak dahi!..
Evet, oruç tutacağız. ‘Oruç da bizi tutacak mı?’ fehvasındaki ironik ve haklı sualin cevabı sadedinde ‘Biz, sıkı/ciddi/hakkıyla tutarsak o da bizi tutacak!’… Hakkıyla tutarsak o da bizi sıkı tutacak; saracak, kuşatacak, bizi takviye edecek, donatacak, arındıracak, ittikamıza takviyede bulunacak. Biz gevşeklik gösterirsek, ciddiyet göstermezsek, kusur onda değil; ettiğimizi bulacağız, ektiğimizi biçeceğiz. Demek ki ta en başta doğru ölçüp biçmek gerekiyor. Hakkını vermek. Hakka riayet. Hakkıyla edada bulunmak…
Tüm ibadi yükümlülüklerimizin her biri ayrı ayrı düşünüldüğünde bir külli amaç ve hedef için va’zedilmişlerdir. Zekatla arınacak, namazla kötülüklerden korunacak, kurbanla kurbiyyet kesbedecek, oruçla ittikamızı takviye edecek, hac ile ümmet olmanın idrakine, kıyam/diriliş/direniş bilincine, huzurullah’ta aynı safta, ‘ittika’dan başka herhangi bir değer taşımaksızın ve düşünmeksizin yer alacağız ve O yüce yaratıcımızı zikir ve tekbir edeceğiz misalen… Allah’ı tekbir ve O’na şükür (Bakara 185); tüm bu yönelimlerimizin odak noktası, esas vurgusu, ana gayesi… Tüm bunlar topyekun olarak bizlere ‘ubudiyet/kulluk’ şuuru ve bilinci katacak, her tekrarlarında, aynı hassasiyet ve samimiyete istinaden ‘ahseni takvim’ üzere yaratılışımızı perçinleyerek, rıza-i ilahi için birer vesile olacaklardır.
Neticede oruç özelinde düşünürsek, öyle veya böyle birilerine ve maalesef –görünen köy kılavuz istemez- istesek de istemesek de çoğunluğa açlık ve susuzluk kalacak! Bu ‘çokluk’ isterdik ki dünya nüfusu hesaba katılarak ifade edilmiş olsa, ama ne yazık ki hali pür melali gösteriyor ki ‘Müslümanım diyenlerin’ ve içinde bulundukları –tüm coğrafyalarda- edilgenlik, eklektiklik, pasifizm, bireysellik, kendinden menkul algılar, farklı meşguliyetlerle maluliyetleri, bilgi-bilinç yoksunu ahvalleri, zulme-zalime meyletmeye dönük tavırları ile bu ifade evvelemirde öze, içe dönük bir nitelemeyi içeriyor. ‘Kendi himmete muhtaç dede’ kabilinden Müslüman camialar ‘ismi var cismi yok’ dedirtecek şekilde, esamisi okunmayan, varlıkları nicel verilere konu olmaktan öte geçmeyen, ne normu ne de formu kendilerini ait sandıkları dine uymayan bir halde ‘iki arada bir derede’, sakalla bıyık arasında bocalayıp durmaktadırlar. ‘Yapılanlar yapılacakların teminatıdır’ ifadesi gereği, bir kehanette bulunmuyoruz, kendimizi Rabbimize ait yargı ve hüküm konusunda bir aparma, rol çalma içinde de -haşa- görmüyoruz, sadece görüp yaşayageldiklerimizi, olan biteni, gerçekleri –zira kendimiz de bu an ve zamanları teneffüs ediyoruz- paylaşıyoruz. Amacımız kimseyi de ‘paylamak’ değil! Bu olan bitenden neticede hepimiz bir şekilde, az veya çok etkileniyoruz, bunları görüp yaşıyoruz. Şaşırıyoruz! Anlamlandıramıyoruz! Ümmetin bu dağınıklığını, yitikliğini, etkisizliğini seslice dillendiriyoruz. Derdimizi dertleşiyoruz! ‘Rabbimize şikayet ediyoruz’ ve fakat biliyoruz ki bunun farklı süreçleri, bileşenleri ve kula dönük vecheleri var, o şikayetin haklılığı ve izalesi noktasında…
Yine asli sorunumuz olarak, burnumuzun dibinde Müslüman kardeşlerimiz her türlü zulme maruz bırakılmışlar iken, ‘ümmet’ denilen bu heyula, ismi var cismi yok kitle/kütle/yığın/kalabalık biçare durumda iken kalkıp ittika iddiasında -istisnalar maalesef yine kaideyi bozmuyor- bulunabilmek de pek olası değil! Elleriyle yetkiyi devredip hesabını soramadıkları, bırakınız kesmeyi, yaptırım uygulamayı, her türlü ilişkiyi zalimlerle artarak sürdüren idarecilerine ‘Ne oluyor?’ dahi diyemeyip aksine ‘Vardır bir hikmeti!’ diyerek desteklerini sürdüren bu kitle, meseleyi sırf bir kuru tel’in ve beddua, o kalabalıklar içinde protesto ile geçiştirerek, bazı yardım faaliyetlerine indirgeyerek nasıl bir çözüm bekliyor, Filistin’in kurtuluşu, zalim çetelerin, sömürgeci sırtlan taifesinin bertaraf edilmesini diliyor, anlamak mümkün değil! Bırakınız müslümanlığı, insanlığa sığmayan bu durum karşısında, üstelik Rabbimiz ‘zulmedenlere meyletmeyin, yoksa ateş size de dokunur’ (Hûd 113) buyurmuşken, bu aymazlığın, sağır ve dilsizliğin bir manası olabilir mi?! Atasoy Müftüoğlu üstadın dediği gibi; ‘İktidarın doğrularını değil, iktidarlara doğruları söyleyecek insanlar gerek’, ne kadar doğru, ama heyhat gel de ahaliye anlat! Böyle bir vasatta Rabbimizin desteğini ummak, yardımını beklemek nice bir hadsizliktir! Bırakınız ittikayı, iddialar kalmadı ki! Dava başka mecralara evrildi! Ne acayip bir haldir ki bugün lanetler okunan o İsrailoğullarının günümüz azgın ve sapkın taifesinin Kur’an’da bizlere ders almamız için bildirilen tüm aymazlıkları ile malul bugün bu Müslümanım diyen ahali… Handiyse o zalimlerin Musa (as)’a dedikleri ‘Sen ve Rabbin gidin savaşın. Biz burada bekliyoruz!’ cürüm ve cür’eti aynıyla vaki! Bu vasatta bizler Kur’an’a sırtımızı dönmüşken, onu kutsal emanet(!) bilip gerçek manada dokunmaz iken, yürekten okumamız, hakka yüzünü dönen zalimlerin, küffarın, füccarın ve tüm işbirlikçilerin yüzüne okumamız gerekirken, yüzünden okuyarak geçiştirdiğimiz bu ilahi lütfun, nimetin bizleri sağaltmasını, ziya ve şifa sunmasını nasıl bekleyebiliriz ki? ‘İmanlarına zulüm bulaştırmamak’ (En’am 82) ayeti kime, ne anlatıyor; okuyup anlayıp ders alacak var mıdır?! Benzer vurguyla ‘Öyle bir fitneden sakının/ittika edin ki içinizden sadece zalim olanlara erişmekle kalmaz’ (Enfal 25)! Bu, hal-i pür melalimizi ortaya seren, görüp yaşayageldiğimiz hal-i hazırdaki sonuç değil mi? Fitneye düştüğümüz aşikar değil mi?!
Rabbimizin Muhammed suresi 7. ayeti ile ‘Ey iman edenler! Siz Allah’a/dinine yardım ederseniz, O da size yardım eder, ayaklarınızı sabit kılar.’ beyanı mucibince sebepler ve sonuçlar bir ilişki içinde sunularak idraklerimize sunulmuştur… Çare, çıkış da bu!
Amacımız bir Ramazan ve oruç yazısı olmadığından bu genel geçer değinilerle, konuyu asıl muradımız olan ‘ittika/takva’ kavramını anlamaya, şuuruna varmaya, bunun altını çizmeye ve öne çıkarmaya çalışarak ilerleyelim: İstatistiklere bakıldığında özellikle orucun –yüzde doksanları aşan oranda Müslüman olduğu söylenen topraklarda esasen o oranlar dahi az da!- daha çok yer tuttuğu, tutulduğu görülebilir. Gelgelelim aynı verilere bakıldığında o oran dahi ‘Şeriat ister misiniz?’ sualinde ters yüz olmakta, tabana, aşağılara düşmektedir. Hem de ‘çoğunluk’ olarak, kat be kat!
Bunun makul ve mantıklı bir izahı olabilir mi, ‘normalliği’ sadedinde! ‘Kedi buysa ciğer nerede, ciğer buysa kedi nerede’ fıkrasını hatırlatırcasına… Algılarla gerçekler… İndirilenle uydurulanlar… Olması gerekene rağmen olan biten!
Orucu bozan şeyler yine dillere sakız kılınacak, ama Mehmet Okuyan’ın doğru tesbitlerince ‘orucun bozulacağı/kabulünü engelleyen’ meseleler ıskalanacak! Başka bir ibadet olarak haccın yine kurbana denk geldiği zamanlarda(!), kurbanın kulağı, dişi, yaşı konuşulacak ve fakat Rufi Tiryaki’nin yerinde ifadesiyle ‘insanın neyi eksik olursa kurban olmaz’ diye düşünen, kaygılanan olmayacak! Hasılı kimse ‘imanı bozan’, ‘amelleri boşa çıkarıp sahibini müflis tüccar kılan’ davranışları, ihmal ve ihlalleri konuşmayacak!
Şimdi orucun bağlamını da ‘Kur’an’ olarak kabul edince (Bakara 185) sorun da, çözüm de kendiliğinden ortaya çıkıyor. ‘Kur’an’ın mehcur bırakılması’ (Furkan 30) özet ifade! Bakara 2. ayetin çok açık ve net olarak ifade ettiği gibi ‘Hüden lil muttekîn’; ‘muttakiler için bir hidayettir’ şeklinde, asgari bir farkındalık isteyen, ona talebeliğe talip olan, o ipe sarılıp sınırlarına riayeti şiar edinen bir farkındalık istiyor Kur’an! Yoksa kutsal bir eşya tarzında kılıflar içinde, rafın en üstünde, özel günlere hasredilmiş, ölülere ait kılınmış, ‘okuyup anlamadan, sevip neyi sevdiğini bilmeden, inanıp gereğince yaşamadan’ sürdürülen bir Kur’an algısı başka nasıl neticeler verebilirdi ki?! Aynı vurguyu, Kur’an-ittika ilişkisini Âl-i İmran 138. ayette de görebiliriz; ‘…Kur’an muttakiler için bir rehber ve öğüttür.’! Yoksa ‘ne olsa geçmez’! Geçmediği, sadra şifa olmadığı, zulümatın nura dönüşmediği aşikarken, suç ve sorun Kur’an’da değil elbette! Suç ve sorun Kur’an’la ilişki ve irtibatını sahih çerçevede hakkıyla kurup sürdüremeyen muhataplarında, Müslümanım diyenlerde! Baştan sona ‘ittikayı-takvayı’ salık veren Kur’an’ın bu vurgusu da boşuna değil tabi ki, yersiz, önemsiz de değil! Daha ilk inen ayetlerin bulunduğu Alak suresinde 12. ayette ‘takvayı emreden kul’dan bahsedilirken son sureler Felak ve Nas’ta takvanın asli açılımlarından olarak ‘Rabbe, Melik ve İlah olana sığınmak’ şeklindeki beyanlarla muhatap oluruz. Her surede, hemen her ayet grubunda/pasajda bu hassasiyet, bu farkındalık, bu ölçü, bu samimiyet, bu fedakarlık ‘ittika/takva’ vurgusuyla önümüze çıkmakta, bizleri ilzam etmektedir.
Genel olarak tüm kavramlarımızın içlerinin zamanla(!) boşal(tıl)dığı, gözden düş(ürül)düğü, esne(til)diği, zan ve algılarla içleri yeni ve farklı şekillerde doldurulduğu, bu sebeptendir ki bir türlü aslî istikamette yürünemediği bir gerçeklik iken, maalesef bu başkalaşım ve dezenformeden ‘takva’ kavramımız da kendini kurtaramamıştır! İfrat ve tefritin tüm bu muktesebatımıza ilişkin yol olması, istisnası dahi kalmamacasına yerleşikliği neticesinde zaten bölük pörçük olan cemiyet hayatımız, içinden çıkılamaz halde yeni, türedi, sun’i cedel ve ayrılık noktaları oluşturmaktadır. Basit bir örneği olarak, namazda tahiyyatta şehadet parmağını kaldırmak ve şekli üzerine öyle tartışma ve kamplaşmalar olmuş ki oturup ağlasak yeridir. Algılar, adetler, gelenekler o kadar yerleşiyor ki zamanla ‘din’ halini alıyor! İşte bu manada oruçta Recep ve Şaban ayı genelinde görülen nafile oruçları, nafile namazları artırma yaklaşımları, bunların mendupları, mübahları üzerinde farzları da gölgeleyecek boyuttaki (Elbette tam tersi de sorgulanabilir!) aşırı hassasiyet, önünde sonunda sergilenen ritüeller (oruçta tuz, namazda tesbihat gibi…) yine farzlarının önüne geçecek şekilde ‘takva’ olarak algılanagelir olmuştur! Oruç ve namaz özelinde bunların sebeb-i hikmeti, sosyal uzantıları, cemiyet ahvaline dönük bileşenleri, getiri ve götürüsü, Müslüman kimlik ve kişiliğinin inşasındaki önemleri, diğer tüm ibadî mükellefiyetlerimiz arasındaki işlevleri, ‘kulluk’ olgusunun tezahür ve tahakkukundaki rolleri, şahitlik anlamında etkileri, fahşadan, kötülüklerden uzak tutacak boyutları vb. işte bu ibadetlerimizin ‘takva’ ile ilişkilendirilecek ve asla ve kat’a koparılamayacak yönleridir.
Takdir edersiniz ki takva kavramı salt bir yönü ile ele alınabilecek, tek mana ile karşılanabilecek bir nitelikte değildir, çok yönlü, çok kapsamlı ana kavramlarımızdandır. Bakara suresi girişinde ‘Kur’an’ın muttakiler için hidayet’ olduğu söylendikten sonra, o asgari özellikleri, takvanın açılımları da sıralanır, peşi sıra beyan ettiği ayetlerle malumunuz (Bakara 2-3-4); ‘gayba/gayb ile iman, namaz, infak, Kur’an’a ve önceki kitaplara iman, ahiret gününe de yakîn bir iman’ şeklinde ve 5. ayetle de ‘Rablerinden doğru yol üzerinde olanlar onlardır, kurtuluşa erenler de onlardır’ buyurulur. Keza Bakara suresi 177. ayet de takva kavramının açılımını, bileşenlerini, olmazsa olmazlarını bizlere sunan ayetlerdendir; ‘Allah’a, ahiret gününe, meleklere, Kitaba/Kur’an’a, nebilere iman; yakınlara, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışa, isteyenlere ve kölelere sevdiği maldan harcama; namazı ikame; zekatı verme; anlaşmalara riayet ve sözünü tutma; sıkıntı, hastalık ve savaş zamanlarında sabır’… Üstelik ‘azıkların en hayırlısı’ da; ‘takva’ (Bakara 97) olarak sunulur!
Bu arada yine kitabımız Kur’an, ‘gerçek mü’minlerden, merhamet umabileceklerden, kurtuluşa ereceklerden’ bahsetmektedir (Enfal 74, Bakara 218, Tevbe 20). Bu yaklaşım da aynı ‘takva’ kavramı gibi künhüne vakıf olarak, üzerinde ciddiyetle durulması gereken, ihmali dahi düşünülmemesi gereken hususlardandır. Biliyoruz ki ‘hak; Rabbimizden gelendir’ (Âl-i İmran 60) o halde ilk/ön söz de, son söz de; emir de, yasak da; sınırlar da, hüküm de; ölçü de, sorgu da O’na aittir. Başka söze ne hacet; her şey açık ve net! Sınırlar da Rabbimizden, sorumluluklarımız da! Ölçü, kural, kaide de O’ndan, hesaba çekip karşılığını vermek de! Buyruk da O’ndan, beyan, tafsil de! Kendimizce ölçüp biçmek yok! ‘Atalar yolu’ diyerek batıl yollara sapmak yok! Zanna, hevaya uymak, hele kuruntulara kapılmak yok! Nefsi ilah edinmek, zinhar yok! Birbirimizi rabler edinmek ve Allah’tan başkasına kulluk da asla ve kat’a yok (Âl-i İmran 64)! Yalnızca Rabbimizin rızası… Ki o da O’nun bize uzattığı kopmaz ipe, sağlam kulpa -Kur’an- yapışmak, yalnız O’na sarılıp sığınmak, hamdimizi O’na yöneltmek, O’nu anmak… Kitabın bir kısmına inanıp bir kısmını terk etmeden, hepsine birden, topluca…
O rıza-i ilahi ki ‘Dünyada iyilik, ahirette iyilik’ (Bakara 201) talebimiz olarak -bunu da bizlere O yüce yaradan beyan etmiş, öğretmiştir- nicellikten uzak, ölçülüp tartılamayacak bir keyfiyet içerir; niye tekil gelmiş, ‘iyilikler’ değil de ‘iyilik’ olarak azmış gibi görünen formuyla sunulmuş; diyen olursa…
O yüce yaratıcının da bizden istediği ise sadece hakkıyla kulluk… Ki o da kendi lehimize… Ötede/ahirette daha hayırlısını, güzelini de bulmak üzere… Ve ‘İttika’! Bizden O’na ulaşacak olan da yalnız ve ancak bu ‘İttika’dır (Hac 37).
‘Hakkıyla kulluk’, işte öyle yazılıp okunduğu kadar kolay olmasa gerek ki insanlık tarihi, sayısal verilere bakıldığında bu hakkın ifa edilemediğini, O’na yönelmede hep bir ihmal ve ihlaller zinciri ve de çoğunlukla da bir nankörlük, küfran-ı nimet içinde, tek dünyalı bir duruş ve düşünüş, inanış ve yaşayış içinde -ki malum inandığınız gibi yaşamıyorsanız, yaşadığınız gibi inanmaktan başka yol da, hal de kalmıyor- bir savrulma, değişim, başkalaşım, farklı meşguliyet ve maluliyetler, farklı yönelim ve arayışlar ediniliyor, bunlar din-diyanet oluyor. Menfi bir hal ve yaklaşım olarak misalen, Rabbbimiz ‘inne ekramekum indallahi etkakum’ (Hucurât 13) yani ‘Allah indinde en keremliniz/en üstününüz, en takvalınızdır, takvadan başka bir üstünlük kriteri yoktur, olmamalıdır, olamaz!’ buyururken şu zamane zamanların ‘ulusalcılık’, etnik ve ırki aidiyetleri vurgulayıp öne çıkarma tefahürü de ne ola ki! Yukarıdaki oruç misalindeki istatistik çoğunluk benzeri bir halde ‘Müslümanım diyenler’ bu arazdan, arızadan, hastalıktan/illetten beri midirler!? Eğer beri olsalardı bugün ‘ümmet’ mefhumu üzerinde görülen nakısalardan muzdarip olur muyduk?!
‘Takva’ kavramı çok farklı içerikler alabilse de çeviriler arasında örneğin Muhammed Esed’in ‘sorumluluk bilinci’ tercihi, son zamanlarda öne çıkması ve farklı çevirilere de kaynaklık etmesi anlamında dikkate alınabilir. Ancak; bu kabul dahi tam bir kuşatıcılık ve kifayet içermemekte, bir yönüyle eksik kalmaktadır bizce! Zira, ‘sorumluluk bilinci’ dendiğinde misalen; bir işçinin, işvereninin talimatları gereği, işini iyi yapması, verilen görevi yerine getirmesi de bir sorumluluk bilincidir ve fakat bu, ‘ittika’ kavramıyla örtüştürülüp karşılanamaz. Sevap getirip getirmeyen bir amel olması, hatta ‘ameli salihattan’ olması burada mutlaka gözetilmesi gereken hususlardandır. Şunu demek istemiyoruz; cüz’i ve külli ibadetlerin dışında hangi iş olursa olsun, ameli salihata girmez, amiline sevap kazandırmaz! Bu eksik bir beyan ve yaklaşım olur. Başka yazıların konusu olmakla beraber bizlerin ‘ameli salihat’ niteleme ve anlayışımız çok daha geniş kapsamlı, çok boyutlu, formel ibadi mükellefiyetlerimizin yanında yararlı, doğru, güzel, sulh ve sükuna yönelik, ıslah ve ihya ve imar amaçlı ‘Külli iradeye’ muvafık, kişiler arası, eşya -ki tüm canlı cansız yaratılmış varlıklara şamildir- ile ilişkilere dair ve ‘yapmak/ifa etmek’ emr-i ilahisinin tezahürleri yanında ‘yapmamak/sakınmak/uzak durmak’ boyutları olan faaliyetlerimizi de içerir. Keza ‘duyarlı olmak’ ifadesi de kavramı (Mehmet Okuyan meali) tüm boyutlarını içerecek nitelikte karşılamamaktadır. Türkçe içeriğiyle duyarlı olmak tek yönlü ve farklı yerlere çekilebilecek şekilde anlaşılabilmektedir. Misalen şu meşhur ‘vicdan temizliğinden bahsedip ameli mükellefiyetleri görmezden, önemsemezden gelenler’ de pekala duyarlılıktan dem vuruyor olabilirler!
Elmalılı Hamdi Yazır’ın tarifiyle ‘ittika’; kendini Allah’ın vikayesine koyarak ahirette zarar ve elem verecek şeylerden iyice korunmak demektir. Bu da seyyiattan tevakki ve hasenatı iltizam ile mümkündür. İşte bu kullanım ve açılım anlaşılıp idrak edilince kavram daha bir anlaşılır olmaktadır. Yukarıda dediğimiz gibi, misalen, Felak ve Nas surelerinin tazammunları gereği ‘her konuda, her işin/konunun başında ve sonunda yalnız ve ancak Allah’a sığınmak ve sarılmak, O’nu asla hatırından çıkarmamak, sadece O’nun rızasını talep etmek ve O’nun beyan ettiği sınırlara riayet etmek’… Âl-i İmran 76’da ‘Allah muttakileri sever’, Âl-i İmran 123’te ‘takvalı olun ki şükretmiş olursunuz’, Âl-i İmran 200’de ‘takvalı olun ki kurtulasınız’, Bakara 194’te ‘Allah muttakilerle beraberdir’, Maide 20’de ‘takva üzere yardımlaşın’ ve Maide 27’de ‘Allah sadece muttakilerden kabul eder’ beyanları, kavramı anlayıp açılımlayabilmek/açıklayabilmek için efradını cami, ağyarını mani bütünlük ve niteliktedirler.
‘Herkesin sağ adım attığı yerde sol adımı atabilmek’ diye bir açılım yapmıştı Metin Önal Mengüşoğlu, haklı değil mi?! Burada ‘sağ-sol-herkes’ ifadelerini duruma ve olguya göre farklı kullanabiliriz, bunda bir mahzur yok! Maksat anlaşılıyor sanırım, o açılımdan. Bunu yakın zamanda ‘yasal ama helal değil’ formülasyonunu isabetle kullanan Alev Alatlı’nın maksat ve muradıyla da kıyas edebilir, örtüştürebiliriz. ‘Esas duruşu/kıyam bozmamak’, ‘hakkı hak bilip ittiba, batılı batıl bilip ictinap’, ‘kınayıcıların kınamasından, levminden çekinmemek’, ‘yalnız ve ancak Allah’ın hatırını gözetmek, yalnız O’na duada bulunup kulluk etmek’ gibi kullanımlar da ‘takva’ kavramının açılımları, anlaşılması adına vurgulanabilir!
(La ilahe) diyerek neleri reddettiğini, (İllallah) diyerek nasıl bir yaratıcıya, hangi ahid çerçevesinde, ne bedelle tercihte bulunduğunun idrak ve şuurunda olmaktır takva… Can ve mal emanetine, tâbi kılındığımız imtihan olgusuna binaen bu dünyanın geçici bir ekme, hazırlık, geçiş ve sınav cevaplarının teori ve pratiğinin sergileneceği er meydanı olduğunu unutmadan; ‘ahireti ertelemeden’ (Kıyamet 21), ‘ahireti önceleyerek’ (Kasas 77) ve ‘Allah sizin için ahireti istiyor’ (Enfal 67) vurguları, sahih bir iman, halis bir niyetle muvahhidlerden olarak ‘dini yalnız Allah’ has kılarak’ (Zümer 11), bu duygu-düşünce-duruş/yaşayış/ameli salihat çerçevesinde ‘sıratı müstakim üzere sabit kadem kalabilmek ve ‘îlay-ı kelimetullah’ davası azm-ü cehd-ü gayretimiz olmalıdır.
‘Takva-ittika’ kavramı sakınmak parantezine alınarak, ‘havf ve reca/korku ve ümit’ arasında bir teyakkuz hali olup samimiyet, ihlas, liyakat, bilgi-bilinç, farkındalık ve fedakarlık, ihsan, tahkik, ubudiyetin gereklerini gereğince ifa ile bunlara titizlenmek, sadakat gibi boyutlarıyla çok kapsamlı bir kavramımızdır. Ahlakî bütünlük ve tutarlık da bu kavramdan ayrı düşünülemez elbette… A’raf 56’da (tadarruan ve hafiyyeten), İsra 57’de (merhameti ummak ve azaptan korkmak), Enbiya 90’da (rağaben ve rehaben), Secde 16’da (havf ve tamean) ve Zümer 9’da da (ahretten çekinip Rabbimizin rahmetini ummak) şeklindeki varyantlarla, farklı kavramlarla ifade edilen durum, özetle (korku ile ümit) arası o teyakkuz halini ifade etmektedirler ki biz bunu ‘takva/ittika’ olarak anlıyoruz.
Takva kavramının Maide 2’de beyan edildiği üzere ‘takva üzerine yardımlaşın’ ve Nisa 1’de olduğu gibi ‘… yakınlara karşı takvalı olun’ boyutları da dikkatlere alınmalı, unutulmamalıdır. Bir başka dikkate alınacak husus da takva kelimesinin tüm diğer hassasiyetleri, ibadî yükümlülüklerimizdeki tutarlılık, devamlılık ve sadakat gibi nitelikleri içermesi gibi, bizatihi ibadî, ahlaki bir mükellefiyetimiz olarak sunulduğu A’raf 156. ayetidir. Ayet; ‘iman etmek, zekat vermek ve ittika etmek’ vurgularını bir arada zikretmektedir.
Takva kavramı söz konusu olduğunda dikkate alınmadan geçilmemesi gereken bir ayet de Enfal suresinin, ‘Takvalı olun ki size furkan verir..’ şeklindeki 29. ayetidir. Bu farukiyet ki ‘basiret ve feraset’ odaklı olarak bizatihi ‘hakkı batıldan ayırma’, bir adı da ‘Furkan’ olan Kur’an’a aynıyla, tamamına sarılma/yapışma, ziya ve şifasına sığınma, şeksiz ve şüphesiz, amasız ve fakatsız olarak iman edip teslim olma ve hakkıyla temsiliyetinde bulunma, şahitliğini yapma hassasiyeti, melekesidir. Demek ki neymiş; biz Kur’an’a dönmez, sarılıp sığınmaz isek o ‘farukiyetten’ mahrum kalacağız! Ve bu durum bizlere, ellerimizle (algı, teori ve pratiklerimizle) yaptıklarımız sebebiyle mağduriyet beyanı, imkanı, mazereti de vermeyecektir.
İçinde bulunduğumuz ay ve sair zamanlar inşallah o takva bilincini edinme ve taşıma, takva azığına erme noktasında hayırlı bereketli olur da, çabası boşa gidenlerden olmayız. Hakkıyla takvayı kuşanıp hakkıyla kulluğu eda edebilme duasıyla…
Ez cümle, Âl-i İmran 102. ayette beyan edildiği üzere; ‘Ey iman edenler, Allah’a karşı, O’na yaraşır şekilde takvalı olun ve Müslüman olmaktan başka bir hal üzere ölmeyin!’ ifadesi asla ve kat’a hatırımızdan çıkmamalı ve serencamımız bu şuur üzere olmalıdır! Rabbimiz encamımızı hayreyleye…
‘Vel akıbetü lil muttakîn’ (A’raf 129); ve akıbet muttakilerindir.













Leave a Comment
Your email address will not be published. Required fields are marked with *