Bugün gelinen aşamada Batı, putlarını gizleme ihtiyacı bile duymamaktadır. Trump figürü bu açıdan bir istisna değil, bir itiraftır. Batı felsefesinin temelini oluşturan ve Trump’ın “Başkan olarak gücünün tek sınırının kendi ahlâkı ve kendi zihniyeti” söyleminde vücut bulan hedonist, kapitalist, liberal, hümanist, realist, pozitivist, evrimci, tarihselci kafa yapısı, ABD ve Siyonist ahlâkın temel kaynağıdır.
(Firavun:) “Ben sizin en büyük Rabbiniz değil miyim?”
Naziat Suresi, 24. Ayet
Ali Durmuş
Bu makalenin ortaya çıkmasında beni harekete geçiren şey, geçtiğimiz günlerde bir sosyal medya platformunda gördüğüm ve nutkumun can havliyle “Rabbim bizlere yardım et!” serzenişine benzer bir ses çıkarmasına vesile olan bir video oldu. Videoda, hayata bakışları giyim tarzları ve saç tıraşlarından da açıkça anlaşılabilen üç genç erkek ile bir sokak röportajı yapılıyordu. Ortadaki gencin gömlek düğmeleri aşağıdaki ilk düğmeye kadar açık ve sergilediği çelimsiz bedeninin duruşu, söylemlerindeki meydan okumayı tasdikler nitelikteydi. Ağzındaki sakızla ne dediği zar zor anlaşılan bu gence spiker, “Günah işlemekten korkmasaydınız ilk ne yapardınız?” sorusunu yöneltiyordu. [Esasında daha ilk saniyeden iman edenlerin tüylerini ayağa kaldıran bu soruya verilecek cevabı dinlemeye tahammül etmenin bile zor olduğunu biliyorum. Zira bu soru, insanoğlunun akşam işlediği gizli bir günahı sabaha ifşa etmesine bile müsaade etmeyen bir Nebi’nin bıraktığı mirasa söven bir hamledir.(1) Kul, Allah’ın setrettiği kusurunun üzerindeki örtüyü açarak ortalığa boca etmiştir.] Ortadaki sakızlı genç, “Günah mı? Günahı umursamıyorum ki ben! Wallaha… Öleceğim an cehenneme gideceğimi biliyom ya! Onun için…” diye cevap veriyordu. Onun verdiği bu cevabın reklam değerinden çok hoşnut olmayan sağındaki kişi aynı soruya, “Hacı wallaha ben de umursamıyorum. Bizde hırsızlık var, gasp var, her şey var. İyi aile çocuğu değiliz. Yok, sabıkamız yok, sicil temiz çok şükür de. Yakalanmadan yapıyoruz bu işleri” diyor ve röportaj sona eriyordu.
Okurken bile nabzınızda kayda değer değişikliklerin olabileceğini ve ‘Hangi ara bu noktaya geldik?’ sorgulamalarını yapacağınızı üç aşağı beş yukarı tahmin edebiliyorum. Ancak bunlar sadece Türkiye’nin değil tüm dünya kamuoyunun hatta uluslararası siyaset arenasının günlük rutinleri haline gelmiş durumda. Türkiye’de birçoklarımızın halen, bir çürük ipe dizilen ‘dindar nesil’ hülyaları ile yaşarken ve yerli-milli misyonlarını ‘İslam’ın ta kendisi’ gibi pazarlamaya gayret ederken bütün yerküreyi çepeçevre saran ‘cahiliyye’ itikadı, -vahy öncesi toplumların ahvaline olan benzerlikten dolayı- Müminlere tanıdık geliyor olmalı. Bu toplumsal anomali ve tuğyan hâli, yıllara sâri sistematik ve planlı bir sürecin sonucudur. Daha Allah’ın secde et emrine başkaldırdığı ilk günden(2) başlayan Şeytan ve avanelerinin Yaradan ile mücadelesi yeryüzü ile yaşıttır. Bütün dünyayı çepeçevre saran ve insanoğlunun ‘Tanrı’yı kovarak boşalttığı koltuğa kimin oturacağına karar verememe’ temeline dayalı bu hikâyenin derin bir geçmişi var. Dolayısı ile, “(Türk toplumunda) ‘dindar olan insan iyidir’ yargısını güçlendirmek zorundayız”(3) söylemi; psikoloji, din, tarih ve toplum gerçekleri ile uyuşmamaktadır. Şimdilik bu röportajı aklınızda tutun, biraz sonra konuya yeniden döneceğiz.
Batı Medeniyetini Yanlış Anlamak
Batı medeniyetini anlamak için onu yalnızca teknolojik ilerleme, hukuk sistemi ya da refah seviyesi üzerinden okumak ciddi bir zihinsel eksikliktir. Çünkü Batı Felsefesi esasen bir itikad meselesidir. Kökleri Antik Mısır’ın ilahlaştırılmış iktidar anlayışına, Yunan’ın çok tanrılı mitolojisine ve Roma’nın devleti kutsallaştıran siyasal aklına dayanır. Firavun, “Hemen adamlarını ve ordusunu toplayıp bağırdı: Ben sizin en yüce rabbinizim”(4) derken; Yunan tanrıları insan zaaflarıyla donatılmış, Roma ise devleti tanrının yeryüzündeki sureti hâline getirmişti. Bu zihniyet, Rahman’ın zaman zaman yeryüzüne Resulleri vasıtası ile gönderdiği ‘vahy’lerle ve Rabbimizin, Muhammed (a.s.) ile sonuncusunu gönderdiği ve tek geçerli din olarak tanımladığı İslam’ın tevhid mücadelesine rağmen şekil değiştirerek bugüne kadar taşındı.
Medeniyetlerin kurucu unsuru olan hukukun kökeni “ahlâk”ta bulunur. Geleneklerdeki ahlâk, yaptırım gücü olmayan bir yaşama tarzıyken, yazılı hukuk (kanun) ile birlikte “sabitlenmiş bir düzen” haline gelmiştir. Hukukun belirlediği sınırlar içinde yaşamak, bireye “varolma ruhsatı” yani “meşruiyet” kazandırır. Tek tanrılı vahiy dinlerine kadar meşruiyet, insanüstü belirgin bir kaynaktan yoksundu ve göreceydi. Ancak vahiy ile birlikte meşruiyet “Allah” fikrine dayandırıldı.
Temelde Katolikliğe yaslanan Hristiyan Ortaçağ medeniyeti, “ruhban” ile “ruhban-olmayan” (laik) zümreler arasındaki şiddetli çatışmaya sahne olmuştur. (Teoman Duralı’nın tabiri ile) Yeniçağ dindışı Batı Avrupa medeniyeti, dini referans sisteminden çıkarınca, meşruiyeti tekrar “insan dimağına” (akla) indirgemiştir. Bu yeni medeniyet, temelini “insan dimağının ürünü felsefi temeller” üzerine inşa etmiştir.
Yeniçağ Avrupa’sının seküler (dindışı) yapısının üzerine, İngiliz ampirizmi/pragmatizmi ile Yahudi sermayesi/entelektüel birikimi eklenince, (yine Teoman Duralı’nın tabiri ile) “Küresel İngiliz-Yahudi medeniyeti” ortaya çıkmıştır. Sosyal Darwinizm’in kurucularından Spencer’ın ‘güçlü toplumlar zayıf toplumları ezer’ fikriyatı, Comte’un ‘doğru bilginin kaynağının sadece gözlem ve deney olduğu’ safsatası ve Descartes’ın ‘maddeci’ dünya görüşünü temel alan bu yapı, insanı sadece maddi ilişkiler ağı içinde tanımlayan seküler-pozitivist ideolojiyi üretmiştir. Bu medeniyette insan, sadece hayvansal özellikler taşıyan ‘beşer’ düzeyine indirgenmiş ve hayatın amacı, aşkın olandan koparılarak tamamen dünyevi hedeflere kilitlenmiştir. Tüm bunların sonunda ‘Allah’ kavramı tamamen hayattan çekilirken insan ve onun aklı, ölçüsüz biçimde yükseltilmiştir. 19. yüzyılda Nietzsche’nin “Tanrı öldü” sözü (1882), aslında çoktan gerçekleşmiş bu zihinsel kopuşun açık itirafından başka bir şey değildir. Esasında Kur’an bu süreci bize asırlar öncesinden haber verir:
“Hayır! İnsan kendini yeterli gördüğünde mutlaka azgınlaşır.”(5)
Batı’nın yaşadığı tam olarak budur. Allah’ı hayattan kovduğunu zanneden insan, boşalan yere yeni ilahlar yerleştirmiştir.
Maskeli Şirkler: Batı Değerleri(!)
Gelinen noktada modern çağ, sekülerliğin de ötesinde örtük bir şirk çağıdır. Güya insanoğlunun yaşama, inanma, sığınma hakkı, işkenceden korunma hakkı, ifade özgürlüğü hakkı ve eğitim hakkı olduğunu savunan ve tüm değerlerin üzerine ‘beşer’i koyduğunu iddia eden hümanizm felsefesi, ilahlık makamına ‘insan’ı koymuştur. Yaşadığı her olay ve süreçte bireyin hazlarını önemseyen ve yaşamın ana omurgasını zevklerin oluşturması gerektiğini söyleyen, zevk vermeyen her şeyin gayrı meşru ve haz veren tüm lezzetlerin insan için meşru olduğunu savunan ‘hedonizm’ ilahlık makamına ‘hazları, hevaları’; feminizm ve erotizm ‘kadın’ı; demokrasi çoğunluğun dediğini; liberalizm ‘sınırsız özgürlükleri(!)’ ve kapitalizm Tanrı’dan boşalan koltuğa ‘sermaye’yi koymuştur. Bu kavramların her biri eleştirilemez ve dokunulamaz hâle getirilmiş, Allah’ın sınır koyma yetkisine ortak edilmiştir. Onların dedikleri, yeryüzünde kanun ve nizamın belirleyicisi olarak ahlâkın yerini almıştır. Batı’nın insan hakları söylemi Afganistan’da bombaya, Irak’ta işgale, Filistin’de soykırıma dönüşmüştür. Çünkü Allah’tan bağımsız bir ahlâk, kaçınılmaz olarak gücün ahlâkı olmuştur.
Küresel Ölçekte ‘Şey’leştirilen Günah Kavramı ve ‘Değer Temelsiz’ Yeni Dünya
Bugün gelinen aşamada Batı, putlarını gizleme ihtiyacı bile duymamaktadır. Trump figürü bu açıdan bir istisna değil, bir itiraftır. Kudüs’ün 2017’de İsrail’in başkenti ilan edilmesi, Golan Tepeleri’nin ilhakının tanınması, Gazze’deki katliamların koşulsuz desteklenmesi gibi meselelerde gizli planlarının ve namus yoksunu emellerinin faş edilmesinden Batı Değerleri(!)nin yerle bir olması adına hicap duyanların, artık gelinen noktada yeni bir düzene hazırlandıkları görülmektedir. Nitekim New York Times’a verdiği bir röportajda ABD başkanı mahlaslı tuğyan edenlerin şimdiki en büyüğü, “Başkan olarak gücünün tek sınırının kendi ahlâkı ve kendi zihniyeti” olduğunu belirtti ve “Beni durdurabilecek tek şey bu.” dedi.
Hikayenin en başına dönecek olursak, ABD başkanının kendi keyfi ahlâkını ve nefsini mutlaklaştırarak, New York Times gibi yayın organına verdiği yanıt ile; sözüm ona hippi kılıklı ve ecnebi tıraşlı bir tanrıtanımazın Türkiye’de bir sokak röportajına verdiği yanıt arasında bir fark yoktur. Kendi mahallesinde komşusuna değnekçilik yaparak ‘bela’ olan bir kabadayı, özünde küresel ölçekte dünya komşularına kan kusturan bir ABD başkanı ile yükte olmasa da pahada eşdeğer cürümleri işlemektedir.
Batı felsefesinin temel taşlarını oluşturan ve ABD başkanının söylemlerinde vücut bulan hedonist, kapitalist, liberal, hümanist, realist, pozitivist, evrimci, tarihselci kafa yapısı, ABD ve Siyonist ahlâkın (Dindışı Küresel İngiliz-Yahudi Medeniyeti ahlâkının) temel kaynağıdır, felsefik temel kodlarıdır. Bu kodlar aşağı mahalle düzeyine, yerele, taşraya indirgendiğinde ‘apaçi, keko, maganda’ ismini alırken, küresel düzeyde bir devlet başkanına, yasal mafya liderine veya savaş suçlusuna dönüşebilmektedir. Günümüz dünyasında eriştiğimiz noktada ikisinin dünyasında da ‘Allah’ ve ‘günah’ kavramlarına yer yoktur. Ahlâkın kaynağı doğrudan doğruya kendi kararları ve akıllarıdır. Yerel/taşralı tipoloji açısından günlük çıkarları, mahalledeki gücünün nimetlerinden elde edilecek fayda ve az bir meta, o kişinin motivasyon kaynağı iken; uluslararası arenada petrol, turizm ve gayrimenkul gelirleri, şehevi hazlar, silah ticareti ve değerli mineraller uğruna ülkelerin bombalanması, masumların çoluk çocuk demeden katledilmesi, bir devlet başkanının eşi ile birlikte insanlık dışı bir şekilde ülkesinden kaçırılması veya buzullarda yaşayan Greenland gibi bir belde halkının tehdit edilmesi de aynı derecede motive edicidir. Üstelik tüm bu zulümler, pragmatist, reel politik ve ülke menfaati gibi isimlendirmelerde istediğiniz tarafa çekip uzatabileceğiniz araçlarla -çok şükür- siciliniz temiz kalacak ve yakalanmayacağınız şekilde yapılabilmektedir.
ABD’nin zihinsel değişimini okuyabilmeyi başaran Kanada Başbakanı Mark Carney de, Davos’ta 2026 yılı Ocak ayında düzenlenen Ekonomi Zirvesinde işte bu küresel sisteme güya eleştiriler getirdi. ‘Akıl Çağında İşbirliği’ temasıyla da dikkat çeken zirvede Carney: ‘Kurallara dayalı düzen hikâyesinin kısmen sahte olduğunu biliyorduk. Bu kurgu faydalıydı. Çünkü Amerikan hegemonyasının sağladığı bazı ‘nimetler’ vardı. Bu yüzden vitrine tabelayı koyduk. Tabelayı camdan indiriyoruz. Eski düzen geri gelmeyecek. Yasını tutmamalıyız.’ derken, esasında bir itirafta bulunuyordu. Eski ilah kabul ettikleri değerleri(!) artık yeryüzünü oyalamada yeteri kadar iş görmüyordu. Çıkarları uğruna katlandıkları saçmalıkları artık devam ettirmek istemediklerini açık açık itiraf eden ve Kanada’nın yeni yaklaşımını “değer temelli realizm(?)” olarak tanımlayan Kanada Başbakanı, hem ilkeli hem de pragmatik olacaklarını duyurdu. Gelinen noktada, ne eski değerlerinin ne de insanoğluna ‘yeni değer’ diye sundukları putlarının, yeryüzünü ıslah etmeye yetmeyeceğini, “kalplerin ancak Allah’ı anmak ile mutmain olacağını”(6) ve “zulmedenlerin yakında nasıl bir inkılâba uğrayacaklarını”(7) bizler çok iyi bilmekteyiz.
Sonuç Yerine: Tarihin Değişmeyen Yasası ve Mü’minin Tavrı
Hepimizin acı şahitliklerinden de sabit olduğu üzere, tarih yeniden ve yeniden tekerrür etmektedir. Çünkü Ademoğlu’nun fıtratı ve Sünnetullah yasası değişmemektedir. Aristo ve Platon’dan beridir Batının kendi çoğu felsefecisinin de inkâr edemediği, kainattaki mükemmel düzeni yaratan aşkın bir varlık gerçeğinin üstü; her haliyle noksan, aciz, zavallı ve bencil insanoğlunun parlak(!) zekası ile örtülemez. Allah’ı hayattan kovabileceğini zanneden her güç, aldığı aşırı yağışların etkisiyle yatağına sığmayan nehirler gibi coşar, taşar ve haddi aşar. Sonu ise hüsrandır. Bizler Kur’an’dan ve tarihten biliyoruz ki; Nemrut’un yaktığı ateş İbrahim’i yakmadı, Firavun denizde boğuldu, Roma dağıldı, Mekke fethedildi. Aynı akıbet, bugün gücü ilahlaştıran siyonist aklı ve onun küresel hamilerini de beklemektedir:
“Biz nice memleketleri helak ettik ki onlar zulmetmişlerdi.”(8)
Mümin için bu tablo bir umutsuzluk değil, basiret çağrısıdır. Zalimlere meyletmemek,(9) hakkı söylemek ve tarafını tevhidden yana belirlemek imtihanın özüdür. Bilinçli bir seçimle, kendi tercihlerimizle bu Kitab’a sahip çıkabilmek şüphesiz ki bedel istemektedir. Ortaöğretim ‘din kültürü ve ahlâk bilgisi’ derslerine üstünkörü yerleştirilen menkıbelerle bu mümkün değildir. Kendi oluşturdukları vitrinlerine, güya yetiştirdikleri sözümona dindar nesli koyarak Allah’ı aldatmaya çalışanlar büyük bir yanılgı içindedir.
Esasında Batı medeniyeti ve onun emzirdiği bizim toplumumuz bugün bir kriz yaşamamakta, kendi hakikatini açığa vurmaktadır. Allah’ın yeryüzünden haşa kovulduğu bir dünya kurmak isteyenler, Tanrısız kalmamış sadece Tanrılarını değiştirmişlerdir. Oysa tevhid, insanı putlardan kurtarmak için vardır. Asıl mesele, bu açık firavunluk çağında müminin nerede duracağıdır. Çünkü kurtuluş, güçte değil Rahman’a kulluktadır. Rahman’ın has kullarına selam olsun.
1. Buharî, Edeb 60; Müslim, Zühd 52, (2990)
2. Araf Suresi, 11-12. ayetler
3. https://www.diken.com.tr/bilal-erdogan-yeniden-dindar-olan-insan-iyidir-yargisini-guclendirmek-zorundayiz/
4. Nâziât Suresi, 23-24. ayetler
5. Alak Suresi, 6–7. Ayetler
6. Ra’d Suresi, 28. Ayet
7. Şuarâ Suresi, 227. ayet
8. Hacc Suresi, 45. ayet
9. Hûd Suresi, 113. ayet













Leave a Comment
Your email address will not be published. Required fields are marked with *