Babanzâde Ahmed Naim’de Ahlâk Telakkisi

Babanzâde Ahmed Naim’de Ahlâk Telakkisi

Babanzâde Ahmed Naim, modernleşmenin alabildiğine hız kazandığı bir dönemde, ahlâk üzerine yapmış olduğu izahlarla, yaşanan değişim ve dönüşüme itiraz etmektedir. Zira değişim olumsuz yöndedir ve önüne geçilmelidir. Özellikle içtimai bozulma, ahlâksızlığın yaşam tarzı haline getirilme çabaları müellifi rahatsız etmiştir.

Yakup Döğer

Bugünlerde konuşulan hangi mesele varsa, yaklaşık yüz elli yıllık geçmişi olan meselelerin devamı niteliğindedir. Kadın, aile, siyaset, hukuk, ahlâk, toplumsal yozlaşma vb. aklınıza ne gelirse, bir mesele olarak ortaya çıkışından günümüze, hararetini hiç yitirmeden tartışmaları sürmektedir. Bu meselelerin, sorunların, tartışmaların başında gelenlerden biri de şüphesiz ki “Ahlâk” konusudur.

Bugün ahlâk ile ilgili tartışmalar, ahlâksızlığın toplumsal bir sorun oluşuna dair serzenişler, kökü yüz yıl öncesine kadar inen kanayan bir yara gibidir. Ve ilginçtir ki, olumlu olan birçok şeyin süreklilik gösteremediği toplumumuzda, olumsuz olan ne varsa süreklilik göstermiş ve bu süreklilik yükseliş seyriyle devam etmiştir, etmektedir.

Biz bu makalemizde, İslamcılık cereyanının önemli isimlerinden ve toplumda temsil gücü yüksek isimlerden biri olan Babanzâde Ahmed Naim’in ahlâk telakkisine değinmeye çalışacağız.

Babanzâde Ahmed Naim

Ahmed Naim 1872 yılında Bağdat’ta doğdu. Babanzâdeler’den Mustafa Zihni Paşa’nın oğludur. Galatasaray Sultanisi ve Mülkiye Mektebi’nde okudu. Bir ara Hariciye Nezareti Tercüme Kalemi’nde çalıştıktan sonra Maarif Nezareti Yüksek Tedrisat Müdürlüğü’ne getirildi (1911-1912). Galatasaray Sultanisi’nde Arapça okuttu (1912-1914) ve Maarif Nezareti Telif ve Tercüme Odası üyeliğinde bulundu (1914-1915). Daha sonra Darülfünun Edebiyat Fakültesi’nde felsefe, mantık, ruhiyat ve ahlâk dersleri müderrisliğine başladı (1915); bu görevini Darülfünun’un (1 Temmuz 1933’te) lağvedilmesine kadar aralıksız sürdürdü. Bu tarihte üniversite yeniden kurulurken açıkta bırakıldı.

Ahmed Naim, İstanbul’da 13 Ağustos 1934 Pazartesi günü öğle namazının ikinci rekâtında secdede vefat etti. Mehmed Akif, “Naim’in vefat haberi üzerime dağ gibi yıkıldı” diyerek üzüntüsünü dile getirirken aynı zamanda onun kaybının büyüklüğüne de işaret etmiş oluyordu. Kabri Edirnekapı Mezarlığı’nda, dostu Mehmed Akif Ersoy’un mezarının yanındadır.(1)

‘Ahlâk-ı İslamiyyenin Esasları’

1908 yılında “Terbiye-i Ahlâkîye” başlığıyla milletler arası bir kongre düzenlenir. Bu kongreye Osmanlı Devleti o dönem içerideki sıkıntılı süreç sebebiyle katılamaz. Aynı kongre 4 yıl sonra 1912 yılında Lahey’de yeniden düzenlenir ve Osmanlı Devleti de davet edilir. Osmanlı Devletinden resmi olarak kongreye katılacak, ilmi münazaralarda bulunacak heyet istenir. Heyetten istenen, “Şark terbiyesi” hakkında daha önce Yunanlı bir filozofun yazmış olduğu muhtasar bir eserin kritiğini yapmasıdır. Maarif Nezareti bu kritiğin yapılması görevini Babanzâde Ahmed Naim Efendi’ye verir. Ahmed Naim kongreye sunulmak üzere konu üzerine bir rapor hazırlar. Lakin bu kez de kongrenin başlamasına yakın bir zamanda, 1912 yılında İttihatçıların hükümeti düşürmeleri sebebiyle Osmanlı heyeti kongreye katılamaz. Amacı şark terbiyesini Avrupalılara anlatmak olan bu rapor, Müslümanların faydalanıp istifade edeceği düşünülerek, Sebilürreşad Dergisinde bölümler halinde yayınlanır.(2)

Ahmed Naim, garb medeniyetinin sahip olduğu hâkimiyet nedeniyle, Avrupa halklarının dünyanın diğer halklarıyla tanışmasının zaruri olduğuna değinerek konuya girer. Hatta bu tanışma bir ihtiyaçtan ziyade, şiddetli bir zarurettir. Şarklıların Avrupalıları, Avrupalıların şarklıları gereği gibi tanımasının zarureti çoktan anlaşılmıştır. Müellif yaşadığı asırda, eskisi gibi şark halkları ile garb halkları arasında husumetin olmadığını ve birbirlerini daha yakından tanıdıklarını iddia eder.

‘Bize ait olanı biz anlatmalıyız’

Babanzâde, garb düşünürlerinin şarkın ahlâk ve adetleri hakkında ortaya çıkardıkları birçok eserin, şarklılar hakkında epey fikir edinmeye yardımcı olsa da bu müelliflerde görülen fikir farklılıklarının meselenin tam olarak anlaşılıp aydınlanmasına mani olduğunu söyler. Ahmed Naim burada yerinde bir tespit yapar:

“Bize ait olanın yine bizim elimizle anlatılması elbette büyük fayda sağlayacaktır. Bu sebepten bu risalede Osmanlı memleketlerinde ahlâk ve adabın ne şekilde ve ne gibi esaslara dayandığı izah edilecek ve burada anlatılacak hakikatler, cüzi farklarla bütün İslam aleminin ortak kabullerini kapsadığından iki başlı bir fayda temin etmiş olacaktır.” (a.g.e.)

Ahmed Naim risalesine çok önemli bir girişle başlar. Ahlâkın kural ve kaidelerini, beşeri hayatın nasıl tanzim edileceğini ve muamelata ilişkin her türlü kanunun temelinin din olduğunu ifade eder. Bütün insanlığı saadet ve terakkiye ulaştırmak şanından olan dinin kural ve kaideleri, hangi toplulukta etkili ve uyulabilir olmuşsa, bu alemde daima muvaffak olmuş ve insanlığa da büyük faydaları dokunmuştur. Bunun tam aksi olarak, dinin belirleyiciliğinin olmadığı, dinin kural ve kaidelerinin eksik kaldığı toplumlarda, bu eksikliği telafi etmek için ilim ehli, filozoflar büyük gayret sarf etmiştir.

‘Din yoksa ahlâk da yoktur’

Babanzâde, bir toplumda dinin kural ve kaideleri geçerli olmadığında ahlâkın da olamayacağını hatta hiçbir şeyin yerli yerinde bulunamayacağını ileri sürer. İnsanlık tarihinin her sayfası insanlığa göstermiştir ki, halkı da aydınları da hayran bırakan bütün faziletler, akide ve imanın sağlam olduğu zamanlara tesadüf etmiş, akide ve imanın bozulduğu dönemlerde ise toplumda rezillik yaygınlaşmıştır. Ahmed Naim, ahlâk ve faziletin olmazsa olmazı olarak akidenin ve imanın sağlamlığına vurgu yapar. Ona göre ahlâkın kural ve kaideleri din tarafından vaz edilmiştir:

“İslam beldelerinde ahlâkın ana esası Din-i Celile-i Muhammedi’dir. Güzel ahlâkın, faziletlerin en aşağı tabakalardan en yüksek makamlara kadar bütün toplum arasına yayılmasını şeriat sağlamaktadır. Müslümanlar rezaletlerden ve günahlardan kurtulmak için kitap ve sünnetten başka bir dayanak aramamışlar, Hazreti Peygamberin terbiyesi altında yetişen ashab-ı güzin ile onların izinden giden tabiinden başka rehberlere, numunelere itibar etmemişlerdir. (…) Din-i İslâm hakikaten din-i ahlâktır. Kur’an’ın herhangi ayeti tetkik edilse ya sözünde ya anlamında insanları hidayete sevk edecek, saadete mani olacak davranışlardan ve fiillerden uzaklaştıracak ikaz ve uyarıları anlamakta güçlük çekilmez.” (a.g.e.)

Babanzâde Ahmed Naim’de dikkat çeken husus, ahlâk hususunda sürekli dine yaptığı vurgudur ki, belki dönem itibarıyla çok haklılık payı vardır. Zira meşrutiyetin ilanından sonra ortaya çıkan tablo, dinden uzaklaşmayı da beraberinde getirmiştir. Dolayısıyla dininden uzaklaşan toplumun ahlâkı da bozulmaya başlamıştır.

Müellif, ahlâkî vazifelerin İslam’daki mevkilerinin izahına geçmeden önce, Şeriat-ı Muhammedice faziletlerin nasıl müstesna bir mevkide, rezaletlerin de nasıl bir aşağılık durumda tutulduğunu göstermek ister. Babanzâde aynı zamanda hadis alimidir ve bu durumu izah için Resulullah’tan (s.a.v.) çokça hadis rivayetiyle meseleyi açıklamaya çalışır.(3) Müellif risalesinin bu bölümünde ahlâk üzerine onlarca hadis zikrederek, ahlâkın din ve resullullah referanslı olduğunu ifade eder.

İman ve ahlâkın mutlak ilişkisi

Ahmed Naim, dinin farzlarının yerine getirilmesinde ahlâkın etkisini uzunca izah eder. Bu izahlarında yukarıda belirttiğimiz gibi birçok hadis rivayetine başvurur. Bu izahlardan sonra iman ile ahlâk ilişkisine, birbiriyle olan hassas bağına değinir. İman ile ahlâk ilişkisinde hadislere müracaat eder.(4) Birçok hadisi konuyu izahta delil olarak gösterir:

“İman yetmiş bu kadar şubedir. En faziletlisi La ilahe illallah demek, en aşağısı insanlara zarar verecek bir şeyi kaldırmaktır. Haya da imanın bir şubesidir. İmanın en şereflisi, insanların senden emin olması, İslâm’ın en şereflisi elinden, dilinden başkalarına zarar gelmemesi, hicretin en şereflisi günahları terk etmendir.” (a.g.e.)

Müellif bu merkezde onlarca hadis zikreder. Dikkat çeken husus, Ahmed Naim’in insan davranışlarını, tavır ve hareketlerini, ferdi ve toplumsal ilişkilerin tamamını “ahlâk” kavramı içine almasıdır:

“Bu gibi hadisi şeriflerde görüldüğü gibi, bizde vazifeler ve ahlâkın hukuku, dinin emirleriyle iç içedir. Hiçbir ahlâkî emir yoktur ki dinin ve imanın emri olmasın. İmanın yetmiş bu kadar şubesinden her biri anlaşılıyor ki birer ameli emir, birer dinin vacibidir. Bir lisani amel olan La ilahe illallah kelimesini söylemek nasıl imandan mühim bir cüz ise, insanlara eziyet veren herhangi bir şeyi ortadan kaldırmak da imandan bir cüzdür. Bir Müslüman namazını, orucunu, zekâtını, haccını nasıl bir dini vazife olarak tanırsa, sıhhatini muhafazayı da, ailesinin geçimini ve kendi hemcinsine güler yüz göstermeyi de birer dini vazife olarak bilir.” (a.g.e.)

‘İslam Dini hayatın tamamını kuşatmıştır’

Babanzâde önemli bir noktaya temas ediyor. Ona göre İslam Dini sadece yaratıcıya karşı mükellef olduğumuz vazifeleri öğretmekle kalmamıştır. Aynı zamanda hayatımızın maddi ve manevi yönden ihtiyaç duyduğu şeyleri bütün incelikleriyle gösteren bir din olmuştur. Namaz ve oruçla birlikte, hemcinslerimize eşitlik, haklıya hakkının teslimi, adaleti, hayatı kolaylaştırmayı da öğretmiştir. (a.g.e.)

Ahmed Naim, yaşanan asrın gelişmesinde felsefecilerin, filozofların büyük katkısı olduğuna dair kanaatlere de şerh düşer. Elbette Avrupa medeniyet-i hazırasını tesis ve inşa etmekte büyük katkıları olmuştur ve bu inkâr edilemez gerçektir. Fakat şöyle bir şey daha vardır ki, toplumların kalbinde hak, hayır, güzellik gibi duyguları yeşertmek ve yaygınlaştırmakta dinin gösterdiği etkiyi göstermekten çok uzaktır. İslam ise bütün insanların kalbinde yer alıp ahlâkî sınırlarını çizeli on üç asır olmuştur.(5)

‘Toplumsal yapının ahlâkî referansı da dindir’

Babanzâde, imani ve ameli ahlâkın kural ve kaidelerini dine bağladığı gibi, içtimai yapının ahlâkî referansının da din olduğunu hassaten vurgular. İnsanın yaratıcısıyla olan ilişkisi, yaratılanlarla olan ilişkisinin ahlâkî sınırları tamamen din tarafından belirlenmektedir. Felsefeciler, filozoflar, ahlâkî kuralları salt akılla belirlemeye çalıştıklarından dolayı, cihanşümul olamamıştır.

Felsefeciler ahlâkî kuralları belirlerken dini dışarıda bırakabilir, fakat İslam Dini hiçbir zaman akıl ile din arasında bir tartışmaya girmemiştir. Ahmed Naim’e göre, dinin binası akılla kurulmuştur. Peygamberimizden (s.a.v.) naklettiği, “İnsanın dini aklıdır. Aklı olmayanın dini de yoktur” hadisini delil olarak ileri sürer. Aklın ilahi hüccetlerden biri olduğuna dair bütün İslam uleması ittifak etmişlerdir. (a.g.e.)

Babanzâde, Müslümanların kadere iman edişlerinin de çok sorun yapıldığını, bu yüzden eleştirildiklerini ifade eder ve bu hususun açıklanmasının zaruri olduğunu söyler:

“O halde cümlenin malumu olsun ki Müslümanların kadere olan imanları onların amellerinin ve niyetlerinin ahlâkî kıymetine zarar verecek mahiyette değildir. Müslümanlar hem kadere iman ederler, hem de hayır ve şerrin yaratıcısının Allah-u Teâlâ olduğuna razı olurlar; hem de Hak tarafından kendilerine gösterilen saadet yollarının dışına çıkıp hangi kötülüğü işleseler, bunu kendi tercihleriyle yaptıklarına iman ederler. Dünyada hiçbir din tasavvur edilemez ki, bir taraftan beşerin eylemlerinin sonucu olan mesuliyet vasfını insandan kaldırsın, diğer taraftan yine emirleri insanlara dayatsın. Eğer insan kendi tercihlerinde bulunamayacak ise dinin kanunları ve emirleri ne işe yarar? Eğer insan mesuliyet sahibi olmayan bir yaratılmış ise varlığın, hürmetin, yapılıp yapılmamasında sakınca olmayan şeylerin ne manası kalır?” (a.g.e.)

‘İslam Dini, mesuliyetin kurallarını bildirmiştir’

Ahmed Naim kadere iman konusunu hadislere müracaat ederek uzunca şekilde izaha çalışır. Geleneksel kabulde var olan körü körüne bir kadercilik anlayışını kabul etmez. İslam Dini mesuliyetin kurallarını gayet açık bir şekilde bildirmiştir. İnsan için hak ve saadet yolu bellidir ve gösterilmiştir. İnsan hangi yolu isterse onu tercih eder ve o yola gider. Yaptığı her eylemin mesuliyeti kendisine aittir. İslam akidesine göre peygamberler dahi Allah katında mesuldür. Hz. Peygamberin (s.a.v.) Veda Haccında söyledikleri çok önemli bir hususa işaret etmektedir. Resulullah dahi, dini tebliğ edip etmediğini toplanan cemaate sormuş ve Allah’ı da verilen cevaba şahit tutmuştur. (a.g.e.)

‘Kimse kimsenin günahını yüklenmez’

Babanzâde Ahmed Naim, insanın yaptığı eylemlerden sadece kendisinin sorumlu olduğuna işaret eder ve bu konudaki ayetlere dikkat çeker. İslam’da mesuliyet şahsidir ve kimse kimsenin günahını yüklenecek değildir. Bu konuda yargılama ve cezaya muhatap olmaz. Bundan dolayı İslam Dini, atalarının günahlarından evlatlarını mesul tutmadığı gibi, evlatların günahlarından da atalarını mesul tutmaz. Babanzâde bu husus hakkında birçok ayet ve hadis zikrederek, ele aldığı konuyu izaha gayret eder. Müellifin ahlâk konusunu çok geniş bir yelpazede açıklamaya çalıştığı görülmektedir. Yaşadığı dönem olarak İslam’a tüm cephelerden ciddi bir saldırı –ki günümüzde de farklı tarzlarda devam etmektedir– vardır.(6)

‘Salt akli yaklaşımlar çözüme götüremez’

Ahmed Naim, felsefenin salt akılla ahlâkî kural ve kaideleri belirlemesinin yanlışlığına hassaten dikkat çeker. Müellife göre ahlâkî vazifelerin tespiti salt akılla tespit ve kabul edilemez, fakat akıl da büsbütün dışarıda bırakılamaz. Bu hususu da birçok yorumla izah eder.

Meseleyi uzunca anlatmasının sebebini, Müslümanlarca ahlâkî vazifelerin dayanağı vahiy olmakla birlikte aklın işlerliğinin de kıymetinden bir şey kaybetmediğini göstermektir. Babanzâde bu kez aklın önemine vurgu yaparak akıl ve ahlâk ilişkisini din üzerinden kurmaya çalışır:(7)

“İslam Dininde ahlâkın gayesinin, diğer bir tabirle ahlâkî kanunların, saadete kılavuz olacak külli kaidelerin menşei, noksan ve istisna kabul etmez zaruri bir kanun olan inzal edilmiş vahiydir. Fakat bunun böyle olması “Hikmet müminin kayıp olmuş malıdır, onu nerede bulsa alır” hadisi şerifindeki ulvi irşada uymakla, Kant’ın genel olarak kabul edilen: ‘Öyle hareket et ki iradenin tâbi olduğu külli kaide yani itaat ettiğin kanun bir külli kanunun başlangıcı suretinde olsun’ meşhur kaidesini kabul etmemize hiç de mani değildir. Mani olmak şöyle dursun, bizim tâbi olduğumuz ahlâkî kanun bundan ibarettir diyebiliriz.” (a.g.e.)

Ahmed Naim konu ile ilgili, Kant’ın görüşlerine de yer verir. Belki de yer vermek zorunda kalır. Zira modernleşme döneminde, Batıya atıf yapmak, Batılı mütefekkirlerden, filozoflardan bir delil getirmek, onların İslam lehine olan görüşlerine yer vermek genel geçer bir kaide olmuş gibidir.

‘Ahlâklı olmanın şartı, dine tâbi olmaktır’

Babanzâde, Müslümanların tâbi olduğu ahlâkî düsturların ancak İslam’ın kural ve kaideleri tarafından belirlenebileceğini ve ancak bu kural ve kaidelere uyulunca ahlâklı olunabileceğini ifade eder. Bu hususa çok sıklıkla vurgu yapan müellifin, kaybolmaya yüz tutmuş bir kanaati yeniden canlandırmayı amaçladığı anlaşılmaktadır. Ahmed Naim, ahlâkı sadece tavır ve davranışlarla sınırlandırmaz. Allah’a karşı sorumlulukları, ibadetleri hakkıyla yerine getirmeyi, insanın hemcinsine karşı sorumluluklarını da ahlâk kavramı içine alır.

Rasyonalistlerin söylemi olan, “vazifeyi vazife olduğu için ifa etmek” tabirine Ahmed Naim itiraz eder. Vahye iman etmeden yalnızca bu söylem insanı ahlâklı yapamaz, nefsini temizlemeye güç yetiremez. Vazife sadece vazife olarak yapılmazdan evvel, öncelikle Allah’ın rızasını gözetmelidir. Allah’ın rızası gözetilmeyen hiçbir amel makbul değildir ki, Babanzâde bu noktayı da ahlâk kavramını şümulüne dahil eder.(8) Ahmed Naim bu düşüncelerine, hem Kur’an’dan hem de Resulullah’ın (s.a.v.) hayatından birçok örnekler verir.

Ahmed Naim, ayet ve hadislerle ahlâk meselesinin teorik yönünü açıklar ve pratik olarak da halk tabakaları arasında yayılmasında dinin çok önemli bir rol oynadığını söyler. Bu eşsiz bir başarıdır. Ahlâklı olmak için de büyük bir mücadele vermek gerekmektedir.

‘İslam Dini, teoride olduğu gibi pratikte de eşsiz başarı göstermiştir’

“Meselenin teorik yönü böyle olduğu gibi, İslâm dini bunun pratik ve uygulanabilir tarafında da -yani görev ve sorumluluk fikrinin halkın farklı tabakaları arasında yayılmasında- eşsiz bir başarı göstermiştir. Suheyb-i Rûmî, Şâfiî, Sühreverdî, Sırrî-i Sakatî, Ebû Süleymân-ı Dârânî, Ma’rûf-ı Kerhî, Râbia-i Adeviyye gibi büyük erkek ve kadın şahsiyetlerin benzerleri çoktur ancak bunlar Müslümanların büyük çoğunluğunu oluşturmaz. Bu yüce ahlâk mertebesine ulaşmak için ne kadar sağlam bir mücadeleye, ne kadar yüksek bir fikrî ve ruhî terbiyeye ihtiyaç olduğu açıktır, bunu ayrıca açıklamaya gerek yoktur. Halkın çoğunluğu bu kemâl hedefini ancak tasavvur etmekle yetinir. Daha aşağı tabakadaki halk kesiminin fiilî davranışlarını yönlendiren esas etken ise ahiret günündeki sevap ve ceza düşüncesidir; yani açıkça söylemek gerekirse menfaat fikridir.”(9)

Sağlam bir iman sağlam bir mücadele

Ahmed Naim, ahlâkî mertebede yükselmenin koşulu olarak, sağlam bir iman ve sağlam bir mücadele gerektiğini söyler. Allah’tan korkmak, Resulullahın sünnetine tâbi olmak ahlâkî mertebede yükselmenin şartıdır. Bu yüzden muttakilerin ahlâkî derecesiyle avamınki aynı değildir. Babanzâde’de Allah’a ve Resulüne itaat en yüksek ahlâkî mertebedir.

Müellif, Avrupalılar gibi peygamberi taparcasına yüceltmeyi de ahlâk dışı görür. Avrupalılar kendileri gibi bazı fanilere ibadet edercesine taptıkları için şarklıları da kendileri gibi zannederler. Müslümanlar hakkındaki bu kanaat yanlıştır ve düzeltilmesi gerekmektedir. Ahmed Naim bu hususu da ele alır.

Peygamberi sevmenin sınırları

“Bu vesileyle, şark hakkında yazılmış bazı eserlerde zaman zaman rastlanan bir yanlışı düzeltmeyi kendimize görev sayarız. Avrupalıların bir kısmı, kendileri gibi insan olan bazı varlıklara tapınma derecesinde gösterilen saygı örneklerine aldanarak, biz şarklıların da Peygamberimize ibadet ettiğimizi sanıyorlar. Bundan daha yanlış bir düşünce olamaz. Müslümanlar ibadet görevini yalnızca Yaratıcılarına karşı yerine getirirler ve Allah’a yapılan ibadete hiçbir kimseyi ortak etmezler. Çünkü bu onlara göre apaçık bir şirktir ve putperestliğin ta kendisidir.”(10)

Babanzâde burada önemli bir probleme işaret etmektedir. Peygamberi olması gerektiğinden çok daha fazla yüceltmenin yanlışlığına işaret eder. Bu ifadelerden anladığımız, Ahmed Naim bu tavrı ahlâk dışı olarak görmektedir. Peygamberin de bir insan, bir beşer olduğunu, Kelime-i Şehadet’te “Abduhu ve resulühü” dendiğini belirtir. Bu ifadelerine açıklık getirmek ve daha iyi anlaşılmasını sağlamak için yine birçok ayet ve hadise başvurur.

‘Peygamber insanüstü bir varlık değildir’

Ahmed Naim, peygamberi sevmenin sınırlarını tayin etmek hususunda titizlik gösterir. Müellif bu meseleyi çok ciddi olarak ele alır. Müslümanlar Peygamberlerine tam bir itaat göstermeyi imanın gereklerinden sayar. Onun mübarek şahsına karşı duyduğu saygı ve sevgi de hiçbir varlığın başka bir varlığa duyduğu sevgiyle kıyaslanamaz. Ancak bu itaat, bu saygı ve bu sevgiye rağmen, Allah ile aramızda vahyi getiren bir elçi olan peygamberin insanüstü bir varlık olduğu düşüncesi hiçbir Müslümanın aklından bile geçmez. İslam Dininde ibadet ve itaat yalnız Allah’a mahsustur. (a.g.e.)

Özetle, ahlâk kanunu insanlar içindir. İnsanlar sayısız arzu, ihtiyaç ve tutkular içinde yaşarken gerek kendilerinin gerek başkalarının yaratılışları gereği yöneldikleri kemâle (olgunluğa) ulaşma hedefini engellemeyecek davranış ve hareketlerin bağlı olduğu genel ahlâk yasasının, bütün insanlık tarafından kabul edilip uygulanabilir olması, mutlaka insanların ortak fıtratına uygun olmasına bağlıdır. Bu ise şüphesiz, akla dayalı bir temele dayanmadan mümkün değildir. İslam dini, ahlâk kanununu bu aklî temel üzerine kurmuş ve buna ek olarak bu temel ahlâkın bütün insan sınıfları arasında yayılmasının yani tüm Ademoğullarının kalbine içtenlikle yerleşmesinin yollarını da göstermiştir.(11)

Sonuç

Babanzâde Ahmed Naim, modernleşmenin alabildiğine hız kazandığı bir dönemde, ahlâk üzerine yapmış olduğu izahlarla, yaşanan değişim ve dönüşüme itiraz etmektedir. Zira değişim olumsuz yöndedir ve önüne geçilmelidir. Özellikle içtimai bozulma, ahlâksızlığın yaşam tarzı haline getirilme çabaları müellifi rahatsız etmiştir.

Yaptığı tespitler, mesele üzerine getirdiği yorumlar yerinde ve zaruret arz etmiş meselelerdir. Ahlâkın referansını dine, imana, İslam’a dayandırması, o gün olduğu gibi bugün de büyük önem taşımaktadır. Ahlâkı dinden, İslam’dan soyutlayarak tanımlamaya çalışmak, o günlerde sorun çıkardığı gibi günümüzde de büyük sorun teşkil etmektedir.

Sağlam bir ahlâka ancak sağlam bir iman ve mücadele ile sahip olunabileceği çok takdir edilmesi gereken bir tespittir.

Geleneksel kadercilik anlayışına itiraz etmiş, “alnımıza yazılan kara yazı” kabulünün doğru olmadığını çeşitli delillerle çürütmeye çalışmıştır. Mesuliyetin şahsiliğine hassaten işaret ederek, herkesin kendi günahını kendisinin çekeceğine vurgu yapmıştır. Peygamberi sevmenin sınırlarına sarih bir şekilde işaret etmiştir. Hayata dair bütün ilişkilerin ahlâka uygun olması için, ahlâkın dinden referansına özellikle dikkat çekmiştir.

1. İsmail Lütfi Çakan, Babanzâde Ahmed Naim, DİA, cilt 4, sayfa 375

2. Babanzâde Ahmed Naim, Ahlâk-ı İslamiyyenin Esasları–I, Sebilürreşad, cilt IX, sayı 224, sayfa 278, tarih 13 Kanunievvel 1328 – 26 Aralık 1912

3. Babanzâde Ahmed Naim, Ahlâk-ı İslamiyyenin Esasları–II, S.R. cilt IX, sayı 225, sayfa 295, Tarih 20 Kanunievvel 1328 – 2 Ocak 1913

4. Babanzâde Ahmed Naim, Ahlâk-ı İslamiyyenin Esasları–III, S.R. cilt IX, sayı 226, sayfa: 310, TARİH 27 Kanunievvel 1328 – 9 Ocak 1913

5. Babanzâde Ahmed Naim, Ahlâk-ı İslamiyyenin Esasları –IV, S.R. cilt IX, sayı 227, sayfa 327, tarih 3 Kanunisani 1328 – 16 Ocak 1913

6. Babanzâde Ahmed Naim, Ahlâk-ı İslamiyyenin Esasları –V, S.R. cilt IX, sayı 228, sayfa 344, tarih 10 Kanunisani 1328 – 23 Ocak 1913

7. Babanzâde Ahmed Naim, Ahlâk-ı İslamiyyenin Esasları –IX, S.R. cilt IX, sayı 232, sayfa 409, tarih 7 Şubat 1328 – 20 Şubat 1913

8. Babanzâde Ahmed Naim, Ahlâk-ı İslamiyyenin Esasları -X, S.R. cilt IX, sayı 233, sayfa 421, tarih 14 Şubat 1328 – 27 Şubat 1913

9. Babanzâde Ahmed Naim, Ahlâk-ı İslamiyyenin Esasları –XI, S.R. cilt IX, sayı 234, sayfa 439, tarih 21 Şubat 1328 – 6 Mart 1913

10. Babanzâde Ahmed Naim, Ahlâk-ı İslamiyyenin Esasları –XII, S.R. cilt X, sayı 235, sayfa 5, tarih 28 Şubat 1328 – 13 Mart 1913

11. Babanzâde Ahmed Naim, Ahlâk-ı İslamiyyenin Esasları -XIV, S.R. cilt X, sayı 237, sayfa 38, tarih 14 Mart 1329 – 27 Mart 1913

Paylaş :

Leave a Comment

Your email address will not be published. Required fields are marked with *