Bugün bazı muhafazakâr çevrelerde din, bir kültürel kimlik, bir “elit muhafazakârlık” göstergesi hâline getirilmiştir. Bu anlayışta iman; mücadele, bedel ve teslimiyet değil statüyü koruma aracıdır. Halkın dini “fazla sert”, “fazla politik”, “fazla ilkel” bulunur. Kendilerinin dini ise daha “sofistike”, daha “akılcı”, daha “uyumlu”dur!..
Ali Göçmez
Kur’an’da münafıklık anlatılırken karşımıza çıkan tip, çoğu zaman sanıldığı gibi cahil, kenarda kalmış, zayıf bir profil değildir.
Aksine, kendini ‘üstte’ gören, seçkinliğine iman eden, halktan ve sıradan müminlerden bilinçli biçimde ayrışan bir karakterdir.
Bugün bu tipolojiyi okurken, ayetleri yalnızca tarihsel bir anlatı gibi görmek büyük bir yanılgıdır. Çünkü Kur’an’ın tasvir ettiği münafık tipi, her çağda farklı isimler ve kisveler altında yeniden boy göstermektedir.
Günümüz aydın ve muhafazakâr elitlerinin bir kısmında gözlenen temel sorun tam da budur.Müslüman olmak, teslimiyet ve tevazu üzerinden değil entelektüel seviye, akademik unvan, sosyal statü ve politik yakınlık üzerinden tanımlanmaya başlanmıştır. Böyle olunca Allah’a iman, hakikate bağlanmaktan çıkarak “kendileri gibi düşünenlerin dini” hâline gelmektedir.
Kur’an’da bu tip insanın sıfatı nifaktır.
Nifak sözlükte, kunduz üzerinden tarif edilir. Anlamı, “Yerboğazı (çöl faresi/tarla faresi) yuvasının gizli çıkışı” olan bu kelimeyi ”Araplar” نافكاؤا اليربؤا diyerek ifade etmektedirler.
Bu ifade el-Müfredât fî Garîbi’l-Kur’ân adlı eserde şu şekilde açıklanır:
Yerbûʿ (اليربوع): Çölde yaşayan, yuvasını iki ağızlı yapan bir kemirgendir. Bu yuvanın bir açık girişi vardır bir de gizli çıkışı vardır ki buna نَافِقَاء (nāfiqāʾ) denir. Tehlike anında hayvan, görünürdeki kapıdan değil, kimsenin fark etmediği gizli kapıdan kaçar.
Münafıkların müminlerle alay ederken kullandıkları dil son derece çarpıcıdır:
“Beyinsizlerin iman ettiği gibi mi iman edelim?” (Bakara 2/13)
Klasik tefsirlerde (özellikle Taberî, Râzî, Kurtubî) bu ayetin iniş sebebi ortak bir bağlamda açıklanır.
Medine’de İslam’ı samimiyetle kabul edenlerin büyük kısmı fakirler, köleler, gençler kısacası makam mevki, servet ve güç sahibi olmayan sıradan kimselerdi. Bunların o günkü toplumda itibarı yoktu.
Örneğin Bilâl, Ammâr, Suheyb, Habbâb gibi…
Buna karşılık münafıklar ve bazı ileri gelenler bu kişilere bakarak, “Eğer bu din hayırlı olsaydı bu alt tabaka bizden önce iman etmezdi” ve “Biz onların seviyesine mi düşeceğiz?” anlayışıyla peygamberin çağrısını reddettiler.
Müslüman olanlara “Beyinsizler” demelerinin sebebi de şuydu:
Bize kadar gelen tarihi rivayetlere göre münafıklar müminleri akıl, statü ve seviye bakımından aşağı görüyorlardı.
İman edilecek esasları yani hakkı hak olduğu için değil, iman eden insanların toplumsal konumlarıyla değerlendiriyorlardı, “Biz elitiz, seçkiniz (havass), bu din avamın dini” demek istiyorlardı.
Taberî, onlar iman edenlere “sefih” dediler çünkü iman edenler malları ve mevkileri olmayan kimselerdi diyor bunlar için.
Bu sebeble “beyinsiz” ifadesi yalnızca bir hakaret olarak görülmemelidir. Sınıfsal ve zihinsel bir ayrım ilanıdır.
Bugün geçmişteki dil değişmiş olabilir ama ruhu aynıdır. Artık “beyinsiz” kelimesi yerine “popülist”, “sığ”, “hamasetçi”, “okumamış kitle”, “duygusal muhafazakârlar”, “konjonktürü anlayamayanlar” gibi daha yumuşak kavramlar kullanılmaktadır.
Kendisini muhafazakâr/demokrat olarak gören bu elit(?!) kesim, kendisini “bilinçli”, “okumuş”, “denge unsuru” olarak konumlandırırken küfr rejimlerine soğuk duran, onlarla uzlaşmayan Müslümanları, bu insanların direncini ve sadeliğini küçümseyebilmektedirler.
Onların bu tavrı, imanla değil üstünlük vehmiyle ilgilidir. İşte tam bu noktada, psikolojide “narsisizm” olarak tanımlanan kendini aşırı beğenme hâli, Kur’an’ın münafık tasviriyle örtüşmektedir.
Münafık, iman edenleri küçümser çünkü onların safında görünmek, onun kurduğu elit kimliğe zarar verir. Bugün de benzer şekilde bazı aydın tipler, açık bir inkâr sergilemeden, iman etmenin siyasal ve toplumsal sonuçlarından uzak durarak kendilerine güvenli bir alan inşa etmektedir. İslam’ın ne tam karşısındadırlar ne de gerçek Müslümanlarla saf tutarlar. Çünkü saf tutmak bedel gerektirir. Bu aşağıdaki şiirde tarifini bulan ruh halidir:
“Bir elimizde kadeh, bir elimizde Kur’an…
Ne tam gâvur olduk, ne tam Müslüman.”
Cemil Meriç bu sözüyle özellikle Tanzimat’tan sonra ortaya çıkan aydın tipini eleştirir. Ne Batı’yla sahici bir hesaplaşma vardır ne de İslâm’a tam bir teslimiyet. Ortaya çıkan şey kimliksiz, melez, konformist bir zihniyettir.
Bu cümle, Batı’yı taklit eden ama özümseyemeyen, İslam’ı ise yaşamak yerine sembolleştiren, iki dünya arasında sıkışmış aydın/muhafazakâr elit tipini tarif eden çarpıcı bir ifadedir.
Bugün bunun karşılığı şudur:
Hakikat çağrısı geldiğinde susmak, zulüm karşısında tavır koymak gerektiğinde “milli çıkarlar” adına geri durmak, açık adaletsizlikler karşısında “konjonktür” gerekçesine sığınmak. Zalim rejimlerle diplomatik, siyasi, ticari ve sair ilişkileri dondurmamak ve devam ettirmektir. Bu doğrudan inkâr değil, üstten bakan bir mesafe koyma biçimi, münafıkça bir tavırdır.
Seyyid Kutub’un dikkat çektiği nokta tam da burasıdır. O, Kur’an’da çizilen münafık tipinin çoğu zaman toplumun güç, makam ve itibar sahibi kesimlerinde ortaya çıktığını söyler. Çünkü güç, insanı hakikate yaklaştırabildiği gibi, kibirle birleştiğinde onu hakikatten tamamen koparabilir.
Bugün bazı muhafazakâr çevrelerde din, bir kültürel kimlik, bir “elit muhafazakârlık” göstergesi hâline getirilmiştir. Bu anlayışta iman; mücadele, bedel ve teslimiyet değil statüyü koruma aracıdır. Halkın dini “fazla sert”, “fazla politik”, “fazla ilkel” bulunur. Kendilerinin dini ise daha “sofistike”, daha “akılcı”, daha “uyumlu”dur!..
Oysa Kur’an’ın çağrısı seçkinlere değil teslim olanlara yöneliktir. Tüm insanlara yöneliktir.Allah cenneti bütün kulları için yaratmıştır. Çağrısını kâbul eden tüm kulları girecektir cennete…
Münafıklığın en tehlikeli biçimi de budur: İnkârın değil, üstünlük iddiasının arkasına gizlenmiş dindarlık. Bu açık bir çürümedir. Kalpte başlayan bu çürüme tedavi edilmediğinde bünyeyi saracak ve insanı helake sürükleyecektir.
Bugün münafıklık, çoğu zaman secdeyi terk ederek değil secde edenlere yukarıdan bakarak tezahür etmektedir. Ve Kur’an’ın uyarısı hâlâ geçerlidir: “Asıl beyinsizler kendileridir, fakat farkında değiller.”
Bu yüzden mesele sadece geçmişteki münafıkları teşhis etmek değil bugünkü münafıkları tanımaktır. Bugünün aydın kibriyle yüzleşmektir.
Bugün Allah’a karşı kibirli tavırlar sergileyenler İslam’ı (vahyi) peygamberin kendi görüşü olarak görmektedir. Onu terörist olarak göstermek için, verdiği idam emirlerini saptırmaya, engizisyon mahkemesi başkanı olarak sunmaya çalışmakta, hatta ahlaksız bir Arap olarak tavsif edebilmektedirler. Bunları yaparken Müslüman görünmek için camide Müslümanlarla beraber safa durmaktadırlar. Bu tür insanlar kibirli tavırlarından ve peygambere karşı saygısız dillerinden kolayca tanınmaktadırlar.
Çünkü hakikat elitlerin tekelinde değildir. Allah’a iman etmek ayrıcalık doğurmaz. Bilakis insanın diğer Müslümanlarla eşit olduğunu ortaya koyar. Münafıkların kabul etmediği şey budur. Onlar müminleri beyinsiz, düşüncesiz, konjonktürü anlayamayan insanlar olarak gördüklerinden, kendilerinin üstün oldukları inancıyla davrandıkları için kendilerini hesaba çekmeyi asla düşünmezler.
Her ne kadar ‘çıkmayan candan ümit kesilmez’ ise de çıkarlarını öne alan Müslümanlardan İslami tavır beklemek beyhude bir tavır olacaktır.













Leave a Comment
Your email address will not be published. Required fields are marked with *