Kıssadan hisse… Hikayeden ders… Tefekkür, tedebbür, tezekkür, tefakkuh ile… Benzer hataları yapıp tarihin tekerrürüne alet olmamak, aynı şeyleri yapıp edip farklı sonuçlar beklememek adına.
Mustafa Bozacı
Hikayeyi bilirsiniz, özetle; ‘Adamın biri Halep’te on arşın atladığını anlatırmış, övünüp gerinerek. Akıllılardan biri ‘Atla da görelim!’ demiş. İddia sahibi ‘Halep’te atlamıştım’ deyince, aklı başında kişi cevaben ‘Halep oradaysa arşın burada, atla da görelim.‘ diye söyleyince bizimkisi(!) afallamış, yalanı açığa çıkmış.’’…
Hikaye bu ya, biz aslına değil, faslına bakarak gereği ve bize düşen hisse için kendimizi, aklımızı bir yoralım, işe koşalım istedik.
Elbette farklı bakış açılarıyla hikayeden farklı doneler elde etmek, dersler, ibretler çıkarmak mümkündür. Biz, bize düşenleri bir paylaşalım, teati edelim istedik. Kerevetine çıkabilirsek hep birlikte ne âlâ!
Birincisi, hikayeden her duaya ‘amin’ denmeyeceğini, her anlatıya şartsız şurtsuz teslim olunmayacağını, söyleneni de, söyleyeni de bir mercek altına almak gerektiğini, mukayese ve muhakemeden geçirmek gerektiğini, danışmak, sorgulamak lüzumunu öğreniyoruz. İddiaların bir ispat sürecinden sonra doğruluk kazanıp geçerlilik, kalıcılık, paylaşılabilirlik taşıyabileceği anlaşılıyor hikayeden. (Bu antiparantez ile ‘anlatının/iletinin Haktan gelmesi, bunun bilgisi teslimiyet için yeter şarttır, gerisi kişiye, bu veri karşısındaki tercihine kalmıştır’ kaydını düşmüş olalım. Yine ‘iman’ iddiasının da ispat sadedinde pratik, amelî gösterge istediği de izahtan varestedir. Günahın mümkünlüğü ile ‘münafıklık’ riskinin de altı çizilerek…)
Sonrasında ise işin fiiliyatta mümkünlüğü bir tarafa bir öznellik içermesi hasebiyle, zaman, mekan ve şartlar gibi değişkenlik unsurlarının da dikkatlerden ırak tutulmaması gerektiğini vurguluyor diyebiliriz. İmamı Şafii’nin farklı beldelerde farklı fetvalar verdiği anekdotu da hatırlanarak… Misalen suyun donma noktası dahi değişkenlik arz edebilmektedir malumunuz, farklı şartlar, ortamlar altında.
Böylesi durumlarda ‘amma da attın’ demeden önce iyice bir ölçmek tartmak gerekmektedir. Keza, ‘ölçmek tartmak’ demişken bunlardaki değişkenlikler de dikkate alınmalıdır, bir yargıya varmadan, kesip atılmadan önce… Bu manada ülkeler arası ölçülerde küçük de olsa farklılıklar olduğu bilinmektedir.
Yani, evvelemirde kişi iddiasını ispatlamakla mükelleftir. Söylediklerinizin uygulaması, teorinizin pratiğe aktarımı beklenendir, olması gerekendir. Durumun ikinci kısmında, madalyonun diğer yüzünde ise muhataplara düşen, temkin ve teenni ile önyargısız, dogmatizme yol açmadan, ‘süpür al, süpür at’ tarzında olmadan, mukayese ve muhakeme ile durumu vuzuha kavuşturmaktır. Hele Rabbimizin Hucûrat suresi 6. ayetteki beyanına göre ortada bir fısk ve fasıklık ihtimaline binaen meseleyi etraflıca araştırmamız, tetkik ve tashih ameliyesinde bulunmamız istenmektedir. Ki istenilmeyen durumlara düşülmesin! Bu da elbette şüphecilik ve haklı haksız, yerli yersiz demeden itiraz etme arıza durumuna düşürmemeli bizleri! Hep bir itidal, hep vasat bir ahval! ‘Mizan’ bu manada bizler için olmazsa olmaz değer ve önemde bir meseledir. Bir tarafında adalet-merhamet ve diğer tarafında demir-kılıç bulunan; ki hak-hukuk tahakkuk etsin! Aslında mizan da hak-hukuktan ayrı değildir, onun tesisi için bir değerdir. ‘Hak’ da biliyor, inanıyoruz ki Rabbimizden gelendir (Bakara 174).
Gelgelelim biz, asıl muradımızla hikayenin başka boyutlarına dikkatlerinizi çekmek istiyoruz. ‘Halep ve arşın’ ifadelerinin çağrışımları üzerine tefekkürümüzü sürdürelim.
Gerçi diyeceksiniz ki ne Halep eski Halep, ne de arşın aynı arşın! Evet aynen öyle! Hatta Şam’ın kayısısı da artık o eski tadında değil! Köprülerin altlarından öyle sular aktı, sularımıza öyle mailer, sıvılar boca edildi ki tüm ‘bocalamalar’ bundandır desek yanılmış olmayız. Elbette işin içine, hesaba kulun sorumlulukları, ihmal ve ihlalleri de dahil edilecektir.
Terazi ile uzunluğu, metre ile de hacmi ölçemezsiniz mesela! Doku, renk uyumu gibi, ölçülecek şey ile ölçüt arasında bir mümaselet, uyum, aynıyet gereklidir. Keza ‘ne alaka’, ‘konuyla ne ilgisi var’ demezseniz eğer; cumhuriyete geçişte ‘ölçü tartı, takvim..’ vb konularda yapılan devrimler, değişiklikler işte bu ‘başka açıdan, başka niyetlerle ölçme biçme’ ameliyesi açısından da dikkatlerden kaçırılmamalıdır!
Bugün ‘evrensel insani değerler’, bilmem ne kriterleri, herhangi bir konuda değişik skalalar ve buna göre okuma yazmalar, değer biçmeler, sıralama yapmalar meşhur söylem ve geçerli akçe(!) biliyorsunuz. Oysa biz biliyoruz ki bunların hemen tamamı kurgusal ve bir planın parçası, küresel işleyişin birer aparatı olarak işe koşulmaktadır.
Hüküm kiminse, hakem de odur. Normu, çıtayı, yarışın ahval ve ahkamını, sınırlarını, şartlarını ve akabinde sonuçlarını belirleyen kimse, onun sözü geçecektir. Kabul de ondan, red de ondan olacaktır. Siz herhangi bir iddiada bulunabilirsiniz. Bu iddianızı ispat istemi de sadece kuralı koyandan, yarışı belirleyenden gelecektir. Sair kişi ve çevrelerin onamaları veya inkarları mesele üzerinde bir yaptırıma, getiri götürüye sahip değildir. İddia da salt bir söylem olarak kalmayacaktır elbette… Bunun şehadeti, kaydı olduğu gibi ve en başta süreci, devamlılığı da beklenecektir.
Olağanüstü durumlarda olabilecek haller, asgarisi ve azamisiyle, istisnai kaidelere bağlanmıştır ve bu noktada da bir boşluk yoktur. Yani mesele ‘’Halep’te on arşın atlamak’ değildir. Bir vüs’at, istidat, imkan ve şerait çerçevesinde ‘vasat’ olan verilidir. İstenen, beklenenendir. Bu manada Halep’i, arşını standardize etmeden, dogmatikleştirmeden, genel geçer kaidelere, olması gerekenlere odaklanmak normal olandır.
Hesap kitap tutturulmak zorunda ise eğer –ki bu bir zorunluluktur, kulluğumuz gereği- kendi sorumluklularımızın, vüs’atimizin, imkan ve şeraitimizin farkında olmamız gerekiyor. Burada başkalarına bakarak ölçüp biçmek bizleri yanıltabilir. Halep’i, arşını bir mazeret olarak kullanamayacağımızı bilmeliyiz. Keza yine aynı verileri sabit birer gösterge, olmazsa olmaz birer kaide olarak da alamayız. Lakin bu söylediklerimiz ‘herkesin Halep’i, arşını kendisine, kendine göre’ keyfiliğini, göreceliğini, başıboşluğunu da gerektirmez, mübah kılmaz! ‘Her yol Angara’ya çıkar!’ zannı, zehabı gibi… Sonra bu angarya önermeler bizi ‘müflis tüccar’ kılar Allah muhafaza!
‘Halep’i burada ana unsur, ilke, değer, asıl ve aslî olan, olması gereken, iletilen, hasılı ‘din’ olarak düşünebiliriz. ‘Arşın’ ise ölçüt, kıstas, miyar, şablon olarak düşünülebilir. Bunlar verilidir. Esnetilemez ana ilkeler noktasında! ‘İbaha’ alanı olarak şartlara, zemine, imkana, olgulara göre değişkenlik gösterebilecek hususlar da o ana eksene bağlı olarak düşünülmelidir. Kıssadaki aldığımız asıl eksen ‘kulluk/ubudiyet’ eksenli olarak iktisat içinde ‘vasat’ olanı sergileyebilmektir. Bunun aşımı veya tutturulamaması da olasıdır. Lakin dediğimiz gibi aslolan ortalamayı tutturmaktır. Elbette ‘öne geçenler, ileri gidenler’ olabileceği gibi ‘geri kalanlar, çıtayı tutturamayanlar’ da olabilecektir. Bu ‘öne geçme, ileri gitme’ meselesi günlük kullanımda ‘haddi aşmak’ olarak değil, ittikaen, ihlasen ve salihaten ileri geçmek, öncülük etmek, şahitliği bihakkın ifa etmek vurgusuyla kullanılmaktadır. ‘Geri kalmak’ ise ‘günahın mümkünlüğü ve tâbi kılındığımız imtihanın doğası gereği’ ihmal ve ihlalleri, arızî bir durumu ifade etmektedir.
Bu vurgular çerçevesinde ‘bilgi’ ve bunun sıhhati olgusu karşımıza çıkmaktadır. Din/asıl ve buna bağlı usul söz konusu olduğunda burada bir nesnellik söz konusudur. Bunun ‘sana göresi, bana göresi’ olmaz. Burada kul vasfını haiz kimse de kimseyi hizaya çekemez, çekmemelidir. Olması gereken, vasat olanın aşinalığı ve vurgulanması etrafında bir çekim gücü, genel bir tutarlılık ve süreklilik gerçekleştirilerek, öne geçenlerin şahitliğinde o çıta için uğraşmak, geri kalanların ‘uyarı ve ikaz’ ile asgari bir seviyeye taşınmaları süreçleri ile çok yönlü bu eylemsellik daima gözetilmelidir.
Hasılı ‘Halep’ ve ‘arşın’ ifadelerini standart, verili, sağa sola çekmeye gelmeyen, keyfince ve kendince yorumlamalara müsait olmayan olgulara tahmil edilerek böyle bir yorumlamaya gittik. Burada aslolan asla ve usule uygun bir temsiliyet sergileyebilmektir. Önemli olan o verili sınırlar içinde kalarak, hakkıyla bir kulluk mükellefiyeti içinde ‘Halep’ ve ‘arşın’ mukayeselerinin hakkını vermek, o standardı tutturabilmektir. Birilerinin ölçüp biçmesi, ne dediği, kendince öne sürdüğü ‘amalı, fakatlı’ mazeretler, farklı kural, kaide ve hakemliğe müracaatlar bizi asla ve kat’a ilgilendirmemektir.
Mesele sadece ve yalnız o ‘ahkamül hakimin’ olan Rabbimizin ölçülerine riayetle O’nu razı edebilmektir. Değerler, ilkeler de O’ndan, ölçü de…













Leave a Comment
Your email address will not be published. Required fields are marked with *