Atasoy Müftüoğlu: “İçerisinde bulunduğumuz dönemde, İslami gündemi olan düşünce/kültür/edebiyat hayatının, toplumlarımızda her geçen gün çok daha derinleşen genel niteliksizleşme üzerinde eleştirel çözümlemeler yapmaları gerekir. Toplumlarımızda popülist medya kültürü, niteliksel entelektüel kültüre hayat hakkı tanımıyor.”
Atasoy Müftüoğlu
İslam dünyası toplumlarında, toplumlarımızda, iktidar sarhoşluğu, güç şehveti ölümcül bir virüs halini almış, hukuk bütünüyle saygınlığını kaybetmiş bulunuyor. Politik paranoya aklın ve mantığın sınırlarını aşıyor. Bu toplumlarda iktidar ve tahakkümle kafayı bozmuş bir zihniyet sıradanlaşıyor. Sözünü ettiğimiz toplumlarda, aziz İslam, bütünüyle siyasal bir araç olarak kullanıldığı için, ya gerçekleşmesi mümkün olmayan bir ütopya, ya da zavallı bir nostalji olarak mevcudiyetini sürdürüyor. Bu toplumlarda oportünist-otoriter muhafazakârlık kurumsallaştırıldığı için, hiç kimse farklı seçenekler olabileceğine ihtimal vermiyor. Otoriter muhafazakârlar, kurumsal yapıları işlevsizleştiriyor, yanlış bilinç yoluyla toplumlar kontrol ve baskı altında tutuluyor. Popülist-sağ-oportünist otokrasi bir tahakküm ve keyfilik sistemine dönüşüyor. İslam dünyası olarak anılagelen dünyada, Kur’an’ı Kerim’in otoritesinin ve meşruiyetinin yerine, karizmatik mistik figürlerin otorite ve meşruiyetlerinin geçmesi sebebiyle, İslam, her geçen gün daha çok taşralılaştırılıyor. Sınırsız ihtiraslarıyla çok canlı, çok hareketli görünen yerel tiranlar, ahlak ve fazilet bağlamında ölü oldukları için, varoluşsal değerleri, ahlaki ilkeleri yok sayabiliyor.
İslam toplumlarında halklar, İslami farkındalığı, varoluşsal farkındalığı bütünüyle kaybettikleri için, iktidarlar, İslami inançları/değerleri/fikirleri/ilkeleri, sadece oportünist bir çerçeve içerisinde kullanıyor. Toplumlarımızda gündem oluşturma iradesine sahip özgün-eleştirel düşünürler, kültür adamları, akademisyenler, belirleyici etki alanına sahip bilgeler olmadığı için, iktidarlar, tarihte, eşi ve benzeri görülmemiş bir oportünizmi toplumsallaştırıyor, siyasallaştırıyor. Hangi toplumda olursa olsun, iktidarların, propogandacı popülizme sıkı sıkıya sarılmaları, bu iktidarların sıfırı tükettikleri anlamı taşır. Bugün, entelektüel-kültürel yetersizlik, ahlaki yetersizlik, toplumlarımızda, otoriter müsamahasızlığı, merhametsizliği, iktidar kibrini ve narsisizmini normalleştiriyor.
Hamasetin, önyargıların ve sloganların ötesine geçemeyen, muhalif ve eleştirel seslere tahammül edemeyen, hayat hakkı tanımayan, kitlesel yanılsamalar biriktiren, ne uğruna yaşadığı belli olmayan, büyük çöküşü ve ihanetleri fark etmeyen, politik çıkarlar adına istismar edilebilen, sömürülebilen, milliyetçi ve mezhepçi saldırıların, evrensel İslami bilince yönelik ağır saldırılar olduğunu düşünmeyen, kendi kendisini sorgulama erdemine sahip olmayan, beton dostu-çevre düşmanı, maço’luğun-magandalığın kol gezdiği-toplumsallaştığı, dini hayatın/düşünce hayatının/edebiyat hayatının/kültür hayatının, mistifikasyon-vulgarizasyon yoluyla insanları nasıl edilgen konformistlere dönüştürdüğünün bilincinde olmayan bir toplumda saygı duyulmaya değer hiç bir şey yoktur.
Çıkarcı varoluşlar, çıkarcı toplumlar, içeriksiz varoluşlar, içeriksiz toplumlar, şeyleştirilmiş varoluşlar, şeyleştirilmiş toplumlar, içeriksiz ve şeyleştirilmiş siyaset her zaman faşizm için çok elverişli bir iklim-ortam oluşturuyor. Ulus-devletlerin güvenlik devletlerine dönüşmesi, İslam’ın sömürgeleştirilmesine, sınırların etnikleştirilmesine ırksallaştırılmasına ve siyasallaştırılmasına neden oluyor. Her biri bir güvenlik devletine dönüşen İslam dünyası ulus-devletleri, İslami anlamda bağımsız bir ontolojiye-epistemolojiye, bağımsız bir dünya/hayat/siyaset sistemine sahip olmadıkları için, emperyalistlerin kapılarında himaye/meşruiyet arıyor. Müslüman halklar, bugün, İslami tahayyülü bile, sömürgeci bilgi aracılığıyla ifade etmeye çalışıyor. Toplumlarımız, Avrupa-Amerika merkezli dünya görüşünün ürünü olan kavramların baskısından bir türlü özgürleşemiyor. Yerelliklerin, geçmişçiliklerin ve mistik kültürün/geleneklerin, İslami evrensellik bilincine ölümcül bir darbe vurduğunu anlamak ve bu ağır tahribatla yüzleşmek gerekiyor. Günümüzde, iktidarların çıkar ve ihtiras alanları içerisinde yer kapmaya çalışan herkes, özgür bir zihne sahip olma yeteneğini kaybediyor. İktidar çıkar ve ihtirasları doğrultusunda bilinçleri ve ruhları tahrip edilen toplumların hiç bir şekilde bir gelecekleri olmadığını bilmek gerekiyor. Bugün, iktidar çıkar ve ihtiras alanları içerisinde konum edinmeye çalışanlar, sahte-maskeli varoluşlar oluşturuyor. Gerçek varoluş direniş ve devrim düşüncesiyle/ahlakıyla/sorumluluğuyla gerçekleştirilebilir.
Sahte-maskeli varoluşlar, Müslümanları ortak geleceğe, ortak yükümlülüklere/sorumluluklara anlam ve ahlak kaynaklarına yabancılaşıtırıyor. Ahlaki-ilkesel-entelektüel birikimden yoksun politik ihtiraslar, çok sefil bir politik iklim oluşturuyor. Toplumlarımızda hayatın her alanında otoriter politik popülizmin fosilleştirici etkisi günden güne derinleşiyor. Tarihi etkileyebilecek entelektüel kadrolara, akademik kadrolara sahip olmadığımız için, bu utanç verici fosilleşme sorgulama konusu yapılamıyor. Bugün, toplumlarımızda, ne yazık ki, çeşitlilik içeren İslam medeniyeti mirasını dışlayarak, barbarlık içeren tektip toplumlar tahkim ediliyor. İçerisinde yaşadığımız toplumda, otoriter-popülist-politik gündem-irade, toplumda her geçen gün büyüyen, derinleşen anomi’yi, toplumda sapkın bir alt kültür oluştuğunu, genç kuşakları etkilediğini, eğitim ve kültür politikalarının bu konuda bütünüyle çaresiz olduğunu görmek istemiyor. İktidar kendi gündemiyle büyülendiği için, genç kuşakları yabancılaştıran, marjinalleştiren sorunlarla hiç bir şekilde yüzleşmek istemiyor. Kendi gündemiyle büyülenen iktidarın araçsal rasyonalitesi, rakip muhalif kesimlere, insan muamelesi değil, eşya-nesne muamelesi yapıyor.
Günümüz ulus-devletleri, çıkar-güç ilişkileri, çatışma ve rekabet politikaları sebebiyle, ahlak/vicdan/merhamet ve adalet gibi varoluşsal değerleri bütünüyle yok sayabiliyor. İktidarlar, kendi ihtiraslarına itaat etmeyenlere müsamaha etmiyor. Araçsal rasyonalite, hiç bir aklın, hiç bir vicdanın asla haklı çıkaramayacağı haksızlıkları-adaletsizlikleri, politik rekabet söz konusu olduğunda, haklı çıkarabilecek kirli yollar arıyor. İçerisinde yaşadığımız toplumda da, somut olarak takip edilebileceği üzere, seküler tek adam rejimlerinde ve muhafazakâr tek adam rejimlerinde, putperestlik adres değiştiriyor. Her putperestlik kendi kişisel tercihlerini hangi yolla olursa olsun mutlaklaştırarak topluma dayatıyor. Siyasal propoganda dili/söylemi sadist bir saldırganlık içeriyor. İslam dünyası toplumlarında yerli-milli tiranlar, kötülük yaparak kazanabiliyor, zulmederek, siyasal suikastler düzenleyerek de saltanat sürebiliyor. Barbar varoluşlar, muhaliflerin çektiği eziyetlerden, acılardan, hapishanelerden sadistçe zevk alabiliyor.
Çıkarlarına/kâr’larına ve ihtiraslarına mahkûm olanların, adil olmaları, hakkaniyet sahibi olmaları beklenemez. Materyalist çıkarcılığın, kötülük özgürlüğünü de içeren dünyası, sınırsız kötülüğe giden yolları açarken, oportünist muhafazakârlık ve dindarlık da, günümüzde, aynı yolu seçebiliyor.
Yerli-milli alanlar-ilgiler dışında söyleyecek sözü olmayanlar, küresel etki-yankı-misyon üretme yeteneğine sahip olamazlar. Günümüzde, İslam dünyası ulus-devletleri, özellikle siyasal alanda sonuç alıcı bir irade ortaya koyamadıkları için, sömürgeci güçlere bağımlılığı seçmek suretiyle, bağımsızlıklarını kâğıt üzerinde sürdürüyor. Bugün, İslam dünyası ulus-devletleri, Siyonist emperyalizme/canavarlığa karşı olduklarını açıklarken, Gazze’de gerçekleştirilen soykırımın büyük ortağı Amerikan emperyalizmi ile dostluk ilişkilerini sürdürerek, utanç verici, yüz kızartıcı bir ikiyüzlülük, yüzsüzlük ve hayasızlık sergiliyor. İslam dünyası toplumlarında, Türkiye’de de, milliyetçilikler ve mezhepçilikler somut alanda sınırsız bir keyfilikle önyargılar üretir, bu önyargıları toplumsallaştırmaya çalışırken, evrensel İslami bilinç soyut alanlara sürgün edilmiş bulunuyor. Oportünist muhafazakârlıklar, dindarlıklar ilkesiz zamanlarda, ilkesiz kişilikler, ilkesiz karakterler ve kimlikler üretiyor. Müslüman olmak, şu ya da bu etnik aidiyete, mezhep aidiyetine değil, evrensel İslam ailesine ait olmakla başlar. Etnik asabiyet, mezhep asabiyeti sebebiyle, bugün, İslam dünyası toplumlarında kader birliği bilinci oluşturulamıyor.
Müslüman halklar sömürgeci nesneleştirmeyle, hamaset yoluyla nesneleştirmeyle hesaplaşamadıkları için, entelektüel özgürlüğe bütünüyle yabancılaştılar. Geleneksel-mistik dini kültür yoluyla, edilgen konformizme maruz bırakılan İslami düşünce/kültür/edebiyat hayatının zihinsel bir özgürlüğe sahip olması beklenemez. Ahlaki anlamda, entelektüel ve siyasal anlamda özgür olmayan kalabalıklar, bugün, dünya/insanlık ve tarihin en müptezel, en aşağılık ve sapık politik yaratığıyla “dost” olmanın ne anlama geldiğini sorgulama cesareti gösteremiyor. Antiemperyalist bir direniş ve devrimi anlamaya, paylaşmaya çalışmak yerine, yapısal bağımlılıklar ve tamamlanmamış bağımsızlıklar sebebiyle emperyalist vesayet ve meşruiyeti seçmek, İslami anlamda siyasal bir körlük ve ahlaki felç durumunun adıdır. Bugün, toplumlarımızda, “hikmet-i hükümet” retoriği doğrultusunda üretilen, inandırıcı ve ikna edici yalanların içselleştirilebilmesi, Müslüman zihnin kolaylıkla sömürgeleştirilebileceğini gösteriyor. Bu durum bilinçli varoluşları, bilinçli tercihleri, bilinçli hayatları imkânsız kılıyor.
İslam toplumlarında, Müslüman zihinler, konformist kültür, konformist din algısı, hamaset ve propoganda kültürü aracılığıyla da sömürgeleştirilebiliyor. Zihinsel anlamda bitkisel bir hayatta yaşayan toplumda, oportünizme tapınan iktidar, toplumun bir kesimine yönelik olarak kardeşlik süreçleri üzerinde çalışırken, bir diğer yanda da, toplumun büyük bir kesimine yönelik olarak düşmanlık süreçleri yürütüyor. Zihinsel anlamda bitkisel hayatta yaşayan bir toplumda oportünist muhafazakâr, oportünist dindar kesimler, bu çevrelere hitap eden düşünce/kültür/edebiyat/ilahiyat hayatı, vakıflar/dernekler/tarikatler/yayın dünyası, eleştirel düşünce-muhalefet yeteneğine/bilincine/iradesine/cesaretine sahip olmadıkları, gönüllü köleliği bir hayat tarzı haline getirdikleri, bir kader gibi yaşayageldikleri için, Gazze’ye yönelik soykırımın büyük ortağı/sponsoru, aşağılık Amerikan emperyalizmini dost/müttefik olarak kabul eden, sorunlu ve edilgen siyasal zihniyeti sorgulayamadıkları, bu doğrultuda hiç bir imada bile bulunmadıkları, anti- emperyalist bir gündem/tartışma/hassasiyet vb. oluşturmaya teşebbüs etmedikleri, böyle bir gündem/hassasiyet oluşturma ihtiyacı duymadıkları için, bugün, bütün bu çevreler utanç verici, çok aşağılık, ahlaki/entelektüel bir sefalet sergilemeye devam edebiliyor. İslam dünyası ulus-devletleri bir yanda, emperyalist dayatmalar karşısında, siyasal bir hiçlik içerisinde yaşarlarken, bir diğer tarafta da, statükocu kültürün, mistik kültürün ve din algısının dayattığı bir başka hiçlik içerisinde yaşamaya devam ediyor, edebiliyor. Bu nedenledir ki, İslam dünyası ülkeleri kültürel anlamda da, medeniyet anlamında da bütünüyle yerinden edilmiş bulunuyor. Bugün toplumlarımızda, her tür ilke ve değerden, bilgi/bilinç/bilgelikten arındırılmış, düşüncesiz nesneler yığını, çıkar ve ayrıcalıklarını nasıl koruyabileceğini düşünüyor. Ahlaki-kültürel büyük bir boşluk içerisinde yaşayan nesneler yığını, ahlaki-kültürel yenilgiler biriktiren nesneler yığını, hiç bir zaman ve hiç bir şekilde eleştirel bir tavır/duruş sergileyemiyor, bağımsız bir tercihte bulunma iradesi gösteremiyor. Nesneler yığını, hayatını etnik önyargılar, mezhepçi önyargılar zemininde dedikodular yaparak geçiriyor. Etnik önyargılar, mezhepçi önyargılar, iktidarların çıkarlarına uygun olacak şekilde, sistematik bir şekilde gündemde tutuluyor. Müslümanlar, insanların, etnik aidiyetlerini mezhep aidiyetlerini tecessüs/dışlama/aşağılama/yargılama konusu yapmaktan vazgeçmedikleri takdirde, asla medeni olamazlar, barbarlıktan kurtulamazlar.
İslam dünyası ulus-devletlerinin, Amerikan emperyalizminin vesayet ve meşruiyetine ihtiyaç duyuyor olmaları, İslami özgürlük/onur ve bağımsızlığa ihtiyaç duymadıkları, kendi tarihlerini yeniden başlatma iradesine sahip olmadıkları anlamı taşır. İslam dünyası ulus-devletleri kültürel bir soykırıma tâbi tutuldukları için, Filistin’de yüz yıldan bu yana aralıksız bir şekilde sürdürülen-sürdürülegelen, büyük siyasal karanlık, siyasal iradesizlik/sorumsuzluk/etkisizlik/sessizlik/kayıtsızlık/yenilgi/aşağılanma/İslami hareketlerin, direniş mücadelelerinin zayıflatılması, güçsüzleştirilmesi, yüz yıl boyunca İsrail’in sürdürdüğü toprak hırsızlığı, tarih hırsızlığı, kültür hırsızlığı, zorbalık/vahşet/zulüm, varoluşsal kayıplar ve bu çok karanlık, çok kirli tahakküm hikayesi karşısında, siyasal hiçlik dışında, hiç bir alanda bağımsız bir irade ortaya koyamadılar, Filistin sorununu utanmazca siyasal çıkarları için istismar etmeye devam ettiler. İslam dünyası toplumlarında, Filistin sorunu karşısında sergilenen riyakarlıklar, ikiyüzlülükler, istismarcılıklar sıradanlaşırken, yüz yıllık onurlu Filistin direnişi büyük acılar, büyük yalnızlıklar, büyük ihanetler pahasına bugün küresel etkiler/yankılar uyandırarak, küresel bir Filistin dayanışması oluşturarak sürdürülüyor.
İslam dünyası toplumlarının üzerine, karanlık iradesizlik birden çökmedi. Bu karanlık, toplumlarımızın üzerine, İslam’ın yerelliklere, geçmişe ve mistisizme kapanmalarıyla birlikte çöktü. Bugün de İslam dünyası toplumları, kendi yerellikleriyle, kendi geçmişleriyle ve mistik kültürleriyle büyülenerek, İslam’ın ufkunu kapatmaya devam ediyor. Bugün, İslam dünyası ulus-devletlerini, kendi kişisel ihtiraslarını tek gerçeklik sayan patolojik tiranlar yönetiyor. Günümüz dünyası Müslümanlarının bugün, her şeyden önce ortak bir bilinç ve dayanışma ufku açmaları, yapısal hiçlik ve iradesizliğin nedenlerini sorgulamaları gerekir. İslami bilgiyi bilinçle, bilgiyi bilinci, bilgi, içtenlik/adanmışlıkla tahkim etmek suretiyle, kalplerimizi, zihinlerimizi evrensel İslami sorumluluğa harekete geçirmek üzere, seferber etmemiz, bu doğrultuda evrensel İslami zihinlerin/kalplerin/kadroların buluşmasını/kucaklaşmasını sağlamamız gerekir. Emperyalist kötülükler, barbarlıklar karşısında evrensel siyasal umutlar ancak, evrensel siyasal dayanışmalar, bilinç dayanışması ile hayata geçirilebilir. Bugün, yerli-milli ihtiraslar, bencillikler, patolojiler, önyargılar, evrensel İslami dayanışmayı, düşünülemez, tasavvur dahi edilemez hale getiriyor.
İçerisinde yaşadığımız toplumlarda azgın/saldırgan bencillikler, azgın ve saldırgan kibir ve ihtiraslar, rövanşist-intikamcı akıl, selim siyasal akla ve sağduyuya geçit vermiyor.
İslam tarihi boyunca, İslam’ın, İslam toplumlarının, İslam’ın varoluşsal ilke ve ideallerinin, kültür ve medeniyetinin karşı karşıya bulundukları, en büyük kötülük, en büyük yabancılaşma, en büyük teslimiyetçilik, en büyük ihanet; aralarında Türkiye’nin de bulunduğu İslam dünyası ulus-devletlerinin, Filistin’e yönelik, İslami devrim ve direniş hareketlerine/mücadelelerine yönelik yeni Haçlı Seferleri karşısında, Filistin’i, devrim ve direniş hareketlerini yalnızlığa terkederek, Haçlılarla dostluk ve müttefiklik ilişkilerini sürdürerek, Haçlıların yanında ve emrinde hizalanmalarıdır. İçerisinde bulunduğumuz karanlık zamanlarda, İslam dünyası ulus-devletlerinin karanlık ilişkileri, aziz İslam’ın kendi özgün yanıyla, bugün, ulus-devletler tarafından temsil edilen yanı arasında korkunç uçurumlar olduğunu gösteriyor. İslam dünyası toplumlarında, yerli-milli, resmi-mistik-konformist düşünce/gelenek, bu toplumlarda devrimci/radikal bir dönüşümü imkânsız kalıyor. Ayrıca belirtmek gerekir ki, kültürel sömürgeciliğe maruz kalan, bu sömürgeciliği içselleştiren toplumlar, kendi kendilerini İslami anlamda temsil yeteneğini/iradesini/bilincini kaybettikleri, kendilerini sömürgeleştirenlerin diliyle konuştuğu, modern tarihin tayin ettiği kader’i sorgulayamadıkları için, üretken değil, edilgen bir tarihe katlanmaya devam ediyor. Bunun için, içerisinde yaşadığımız toplumda da tecrübe edildiği üzere, bu toplumlar, evrensel-entelektüel zihinler-kadrolar yetiştiremiyor, yerli-milli retorik yoluyla, trol çiftliklerinde ancak linççi, yerli-milli troller/aparatçikler/maçolar/faşolar yetiştirebiliyor. Nihai tercihlerini evrensel İslami varoluş doğrultusunda yapan Müslümanların, bugün, her şeyden önce, küresel bir direniş ve özgürlük mücadelesinin imkanları üzerinde yoğunlaşmaları/çalışmaları gerekir. Devrimci-direnişçi düşünce ve eyleme, ancak, yerli-milli-etnik-mezhep sınırları aşıldığında ulaşılabilir. Dünyada hiç bir gerekçe, Haçlı emperyalizminin sözcüsü menfur Trumpizme sığınmayı haklı çıkaramaz. Irkçı/milliyetçi/mezhepçi musibetlerle, konformist/mistik din algısıyla bütünleşen toplumların, maruz kaldıkları bilinç körlüğü sebebiyle, İslami gelecek üzerinde yoğunlaşma imkanını kaybettikleri bir dönemde yaşıyoruz. Siyasal içeriksizlik, zihinsel kötürümleşme, keyfi ihtirasların belirleyiciliği toplumlarımızda faşizme zemin hazırlıyor. İçerisinde bulunduğumuz dönemde, İslami gündemi olan düşünce/kültür/edebiyat hayatının, toplumlarımızda her geçen gün çok daha derinleşen genel niteliksizleşme üzerinde eleştirel çözümlemeler yapmaları gerekir. Toplumlarımızda popülist medya kültürü, niteliksel entelektüel kültüre hayat hakkı tanımıyor. Eğitim hayatı, eğitim kurumları, popülist medya kültüründen olumsuz yönde etkileniyor. Medya kültürü hedonist bir kültür oluştururken, dijital medya ürünü çocuklar/gençler yetiştiriliyor. Kamusal alanı, teknoloji devleri ve siyasal manipülasyon ele geçiriyor. Popülist medya kültürü, toplumsal değişimi, olumsuz yönde etkiliyor. Otoriter devlet iktidarı, tek yönlü bir iletişimi topluma dayattığı için bu durum toplumsal bir sorun oluşturuyor, Kendisini İslam medeniyetine nisbet eden bir toplumda, tek yönlü bir iletişim değil çok yönlü bir iletişimin zorunlu olduğunu bilmek gerekir. İktidar ve saltanat için yoğun bir biçimde kurgulanan manipülasyonlar, halkın/toplumun zihin ve ruh dünyalarını alt üst ediyor. Popülist medya kültürü, toplumları, bağımsız düşünme ve içerik üretme bilincine yabancılaştırıyor.
Zihinsel-entelektüel aşınma/tembelleşme/atalet, yozlaşma, derinlik kaybı, yüzeyselleşme, akıldışılıklar vb. toplumu varoluşsal dikkat ve sorumluluktan uzaklaştırıyor. Seküler otoriterleşmenin topluma hâkim olduğu dönemlerde, devlet korkusu kültürü toplumu şekillendirirken, muhafazakâr iktidarın hâkim olduğu dönemlerde de, devlet korkusu kültürü, toplumu baskı altında tutuyor, tutabiliyor. Her dönemde, toplumun duyguları, iktidar çıkarları ve beklentileri doğrultusunda sistematik bir şekilde manipüle ediliyor. Türkiye’de bugün, otoriter sekülerleşmeye, muhafazakâr otoriterlikle cevap veriliyor. İdeolojik-seküler putperestlik örneğinde-döneminde olduğu gibi, bugün de muhafazakâr-dindar putperestlik insan zihninin evrensel ufkunu kapatarak, halkı-toplumu, yerli-milli bağnazlık mağaralarına hapsediyor. Eleştirel bakış açısına, kapsayıcı muhakeme yeteneğine sahip olmayan kalabalıklar, yerli-milli-resmi-mistik hayat tarzına dahil edilerek, homojen bir toplum-kültür oluşturuluyor. Kültürel homojenleştirme, sistematik bir şekilde, ötekilik/dışlayıcılık, kin ve intikam duyguları üretiyor. Radikal kültür, radikal eleştiri üretme yeteneği olmayan, sağ-muhafazakâr-konformist toplum, Amerikan emperyalizminin vesayetine-himayesine bağımlılığı/teslimiyeti, hiç bir şekilde varoluşsal bir mesele, varoluşsal bir sorgulama konusu yapmıyor.













Leave a Comment
Your email address will not be published. Required fields are marked with *