10 Ocak’ta, yaşadığım ve üniversitede öğretim görevlisi olduğum Afganistan hakkında bazı konuşmalar yapmak üzere, mevcut protestolar başlamadan önce davet edildiğim Tahran’a gittim.
Afganistan Amerikan Üniversitesi öğretim görevlisi Obaidullah Baheer, Abu Dabi merkezli The National’da 18 Ocak 2026 tarihinde yayınlanan makalesinde, İran’daki olayları içeriden gözlemlemeye çalıştığını ancak medyada görünenden farklı bir durum olduğunu kaydetti. Obaidullah Baheer aynı zamanda eski başbakanlardan Gülbeddin Hikmetyar’ın da torunu.
İran’daki olaylar 28 Aralık tarihinde başlamış, ABD merkezli olarak sadece İran’daki insan haklarıyla ilgilenen HRNA isimli kuruluş protestolarda ölü sayısının 16 Ocak itibarıyla 3 binin üzerinde olduğunu öne sürmüştü.
Baheer yazısında şunları anlattı:
***
Havaalanına vardığımda, internetin kapalı olmasına rağmen telefon şebekelerinin çalıştığını görmek beni sevindirdi. Döviz büroları, kurların belirsizliği nedeniyle çoğu para birimini kabul etmiyordu. Birkaç dolar bozdurdum ve taksiye binerek şehrin merkezindeki otelime gittim.
Şehirde araba sürerken her yer sakindi. Taksi şoförü devletin ateşli bir destekçisiydi ve bana İran’da “Siyonistlerden ilham alan” gençlerin bir camiyi nasıl ateşe verdiğini anlattı. Bana Tahran’ın girişindeki İslam Cumhuriyeti’nin kurucu lideri Ruhullah Humeyni’nin büyük türbesini gösterdi. Protestoların, sonunda oraya da ulaşmasından korkarak, şehir merkezinde kalmamam konusunda beni uyardı. Büyük protestolardan birinin yatışmaya başladığı sırada gelmiştim. İlk gün şehir çevresinde küçük toplanmalar olduğunu duydum, ancak ondan sonra büyük bir olay olmadı.
Bu protestolar, yerel devlet medyası kanalları ve otel odamda uydu üzerinden izleyebildiğim BBC gibi uluslararası medyanın tasvir ettiği olayların ötesinde, üçüncü bir boyutta gerçekleşmiş gibiydi. Yerel medya, hükümet güçlerinin linç edildiği görüntüleri yayınlamaya devam ederken, uluslararası medya protestoları devam eden olaylar olarak gösteriyor ve insan hakları grupları rejim tarafından binlerce protestocunun öldürüldüğünü bildiriyordu.
Tüm ülke adına konuşamam ama sadece Tahran’a bakarak bile binlerce insanın hayatını kaybettiğini hayal etmek zordu. Hükümet her zamanki gibi işliyor gibiydi. İlk üç gün bazı dükkanlar kapalıydı ve açık olanlarda da neredeyse hiç müşteri yoktu. Ama yollar trafikle dolup taşıyordu. Sadece geceleri, bana söylendiğine göre paintball ve kauçuk mermi taşıyan tüfek ve pompalı tüfeklerle donanmış çok sayıda hükümet görevlisini görebiliyordunuz.
Devlet, Perşembe günü şehrin ünlü Devrim Meydanı’nda kendi destekçilerinden oluşan büyük bir kalabalık topladı. Hükümetin elbette kendisini desteklemek için sokağa çıkan göstericileri korumakta çıkarı vardı ancak binlerce kişinin protestolara karşı sokaklara çıkmaya zorlandığını veya bunun için para ödendiğini iddia etmek bana yanlış geliyor. Ben gerçek bir coşku gördüm.
Hükümet, protestolarda yakıldığını iddia ettiği bir itfaiye aracını, kamu malına yapılanlara bir hatırlatma olarak Devrim Meydanı’na yerleştirmişti. Protestoculara, eylemlerinin hayatı kolaylaştırmaktan ziyade zorlaştırdığı hatırlatılıyor gibiydi. Meydan, protestodan günler sonra rejimi destekleyen büyük bir gösteriye de sahne oldu.
Bazı genç insanlar bana başlangıçta yaşam maliyetine karşı protesto etmeye meyilli olduklarını, ancak taleplerinin her iki tarafça da ABD ve İsrail destekli bir monarşinin yeniden kurulması talebiyle eşdeğer tutulduğunu görünce hareketten soğuduklarını söylediler.
Bir gece, Tahran’ın kuzeyindeki sahil şeridini görmeye çalıştıktan sonra (ki kapalıydı), yaklaşık 50 İranlıdan oluşan bir kalabalığın yürüdüğü bir meydana girdim. En kötüsünden korkarak hemen geri geri çıkmaya çalıştım, ancak kalabalık geçmem için bana el salladı. Onların yanından geçerken ancak ellerinde taşıdıkları İslam Cumhuriyeti bayraklarını gördüm.
İran’da bu ay yaşanan protestolar, yakın tarihte İran sokaklarına dökülen en büyük kendiliğinden ayaklanmalardan bazılarıydı. Protesto edenler on yıllarca acı çekmişti. Yaptırımların o kadar uzun sürdüğünü hissettim ki, gençlerin çoğu bunları kimin uyguladığını unutmuş ve sadece hükümetlerini suçlamıştı. ABD Başkanı Donald Trump’ın sürekli çağrıları da temel iyileştirmeler için protesto edenlerin sırtına bir hedef tahtası yerleştirdi. ABD ile ilişkilendirilmesi ve İran’ın bazı bölgelerinde işlenen şiddet, hareketin gerçek amacını gölgede bıraktı ve bence hareketin sonunu hızlandırabilir.
İnternet kesintisi rejimin protestocuların ve kışkırtıcıların örgütlenmesini engellemesine yardımcı olmuş olabilir, ancak aynı zamanda dışarıdan gelenlerin doldurduğu bir boşluk da yarattı. Tahran’daki büyük protestodan sonra sokaklarda görülecek pek bir şey olmadığı için, durumu izlemek için sadece uydu televizyonum vardı. İran içinden bir uzmanın bir sohbet programına davet edildiği tek bir örnek vardı, ancak o da bağlantısından zar zor duyulabiliyordu. Rejim, protestoları kontrol altına almaya çalışarak kendi savunucularını susturdu ve başkentte, orada geçirdiğim bir hafta boyunca gördüğüm gerçeklikten çok daha karanlık bir sahte ortamın oluşmasına izin verdi.
Protestoların küçük bir olumlu yanı da vardı; devlet, halkın yaşadığı zor hayatları hızla kabul etti ve kötü ekonomik politikalar olarak ima edilen uygulamalarda değişiklikler yapacağına söz verdi . Ancak yaptırımlar yürürlükteyken gerçekleşebilecek değişiklikler sınırlıdır. İran rejimi iki arada bir derede kalmış gibi görünüyor. Ya caydırıcılık için izlediğini iddia ettiği güvenlik hedeflerinden vazgeçip halkını uygulanan yaptırımlardan kurtarmaya çalışacak ya da yabancı baskılara boyun eğerek, on yıllardır kendisine karşı kötü niyet besleyen ABD ve İsrail için daha kolay bir hedef haline gelme riskini göze alacak.













Leave a Comment
Your email address will not be published. Required fields are marked with *