Peygamberler ve Biz: Ortak Özelliklerimiz

Peygamberler ve Biz: Ortak Özelliklerimiz

Selam, Allah’ın tüm elçilerinin üzerine olsun. Bizler Nisa 150, 151, 152 ve Bakara 285 ayetleri gereği Allah’ın elçilerini birbirinden ayırmayız, ayıramayız hepsi peygamberimizdir -in kuntum müminin yani eğer inanıyorsak- bu böyledir, bunun şartıdır.

Aysu Arslantürk

Bu ramazan ayında, peygamberlerin insani özelliklerinin vurgulandığı ayetlere baktığımız bir okuma yapalım istiyorum beraber. Ayrıca dualarına, birbirlerinden farklı kişilik özelliklerine ve beşeri tepkilerine de bakacağız. Hazırsanız başlayalım.

Kuran-ı Kerim’den görüyoruz ki hayatı bir mümin olarak yaşayıp o şekilde tamamlayabilmek; son nefesimize kadar devam eden bir mücadele. Bu sınanma biçimi, bizler için de peygamberler için de aynı şekilde kurulmuş. Bunu nereden çıkarıyorum peki? Sad Suresi’ne gidelim:

“Ona dedik ki: ‘Ey Davud! Gerçekten biz seni yeryüzünde halife yaptık. İnsanlar arasında hak ile hüküm ver. Nefis arzusuna uyma, yoksa seni Allah’ın yolundan saptırır. Allah’ın yolundan sapanlar için hesap gününü unutmaları sebebiyle şiddetli bir azap vardır.’”

(Sad Suresi, 26. ayet meali)

Uyarı açık, nefsin arzusuna uymama uyarısını alıyor peygamber. Niye? Sapar diye. Bunu yaparsa sapar. Niye? İnsan çünkü. İnsan oluşunu çekip almıyor peygamberinden Allah. Herhangi bir artı özellik verse, bir mucize göstermesine vesile olsa dahi peygamberinin insan olmaya dair özelliklerini koruduğunu görüyoruz. Davut peygamberimiz, toplumuna örnek olacak onlara liderlik edecek bir elçi ama kendi seçimlerinin bir sonucu olarak doğru yoldan ayrılabilir. Bir garanti mevcut değil. Uyarı burada. Zaten bir garanti mevcut olsa, düşünelim, o insanın yaşamının değerlendirilmesi boşa düşer. Yani ‘bir insan yaşamı’ yaşayabilmesi için sınanacak, değerlendirilecek ve her ne yaptıysa bunların tam karşılığını alacak. Bir nefis taşımasa ve bir mücadele göstermese o zaman insan yaşamı olmaz bu yaşadığı, dolayısıyla o zaman hayatı bir beşer hayatı olarak da tanımlanamaz.

İnsana örnek teşkil etmesi için seçilen bir resulün insanlığından, insan olmanın getirdiklerinden sıyrılıp gönderilmiş olması anlamsız olurdu zaten. Bir meleğin ya da insani özellik taşımayan insan görünümlü bir varlığın peygamber olarak yollandığını düşünelim. Biri bize anlatıyor ama anlattığı şeyleri yaşamaktan bihaber. Çünkü insan olmanın gerekliliklerine ya da kısıtlarına sahip değil. Gaybı biliyor diyelim örneğin, bizim insan olarak bilemediğimiz, kavrayamadığımız bilgilere hakim ve bu gaybi bilgiye göre hareket ediyor. O zaman onun başarıya ulaşması ile bizim başarıya ulaşmamız aynı zorlukta olmaz. Hemen alakalı ayete bir gidelim, Araf Suresi’nden:

“De ki: ‘Allah dilemedikçe ben kendime bir fayda ve zarar verecek güce sahip değilim. Eğer gaybı bilseydim, elbette iyiliği arttırırdım ve bana kötülük de dokunmazdı. Ben sadece, inanan bir toplum için bir uyarıcı ve müjdeleyiciyim.’”

diyor Muhammed peygamberimiz, 188. ayette. Gaybı bilmiyorum, diyor. Bizlerde de aynı şekilde bilinmeyenin bilgisi yok. Bu bilgi olmadan ve dolayısıyla geleceğimiz de tamamen bir sis bulutuyken tüm amellerimizi gerçekleştirmemiz gerekiyor. Önümüz sis, bizi nelerin beklediğini bilemiyoruz. En önemli ve zorlu işlerden olan sabrı ve yine en zorlu, en şerefli işlerden biri olan merhameti gösterebilmemiz gerekiyor, bu hâldeyken. İşte böyle sınanan insana aynı koşulda sınanan bir elçi gönderiyor Rabbimiz, mesele bu. Alakalı ayetlere bakalım hemen:

“İnsanlara hidayet geldikten sonra onların iman etmelerine ancak, ‘Allah, bir beşeri (insan) mi peygamber olarak gönderdi?’ demeleri engel olmuştur.”

(İsra Suresi, 94. ayet meali)

Yani insanların bir kısmının beklentisi gelen resulün insan dışı, insan üstü özelliklere sahip olması gerektiği yönünde ve bunun insanı imandan alıkoyan bir tutum olduğunu belirtiyor Allah, görüyorsunuz. Devamında da ekliyor:

“De ki ‘Yeryüzüne yerleşip dolaşanlar melekler olsaydı, onlara elbette elçi olarak gökten bir melek gönderirdik.’”

(İsra Suresi, 95. ayet meali)

Bir peygamber seçerken Allah, yarattıklarının arasından bir tanesine vahyedip örnek kılarken; yarattığı insansa insan peygamber seçiyor, melek olsaydı bizler yerine o zaman onun örneği olarak melek gönderirdik diye buyuruyor.

Peygamberlerin beşer birer uyarıcı olduklarından bahsederken Kuran’daki kıssaların önemine de değinmek gerekir. Peygamber kıssalarını Allah’ın bize okutmasının amacı nedir? Önce alakalı ayetleri okuyalım:

“Ant olsun ki onların kıssalarında akıl sahipleri için ibret vardır. Kur’an, uydurulabilecek bir söz değildir. Fakat kendinden öncekileri tasdik eden, her şeyi ayrı ayrı açıklayan ve inanan bir toplum için de bir yol gösterici ve bir rahmettir.”

(Yusuf Suresi, 111. ayet meali)

Bir tane daha bakalım:

“Elçilerin haberlerinden, kalbini kuvvetlendirecek her şeyi sana anlatıyoruz. Bunlarda, sana hak, müminlere de bir öğüt ve hatırlatma gelmiştir.”

(Hud Suresi, 120. ayet meali)

Bize bir gösteriyor; ne nasıl yapılıyor, tutumlar ne, tavır ne, hangi harekete nasıl cevap veriliyor, nasıl bir davranışlar bütünü var? Kişiyi memnun tutan, rahatta tutan seçimler neler? Bunları görüyoruz ve bize örnek teşkil ediyorlar. Ve bunları Allah’ın Kuran’ı sayesinde yazılı ve değişmez olarak görüyoruz. Bizi yetiştiren kişilerin zihin yapısından, yatkın oldukları tavırlardan, içine doğduğumuz toplumlardaki dogmalardan bağımsız bir biçimde; değişmez, eskimez, azalmaz, artmaz bir şekilde Kuran’da bu örnekler, tutumlar, tavırlar yer alıyor. Davranışlarımızı şekillendirirken, dolayısıyla kimliğimizi, dolayısıyla yaşantımızı, dolayısıyla ahiret yaşamımızı şekillendirirken kesin bir kanıta dayanarak seçimimizi yapma imkanına sahip oluyoruz kıssaları içeren ayetlerle. Bu büyük bir kolaylık.

Çünkü insanda kötülük var.

Nasıl söyleyebiliyorum bunu? Hemen bakalım ayetine.

“Nefse ve onu düzgün bir biçimde şekillendirip ona kötülük duygusunu (fücur) ve takvasını ilham edene ant olsun ki nefsini arındıran kurtuluşa ermiştir.”

(Şems Suresi, 7, 8, 9. ayetler meali)

Bakın burada fücur ve takva. Nefis şekillendiriliyor ve hem kötülüğü hem de takvası / Allah korkusu ile kötülükten sakınma yeteneği ilham ediliyor. İnsan yaradılışı gereği kötülüğü de ihtiva ediyor demek ki, ayıp bir şey değil bu, utanılacak bir şey yok bunda. Yaradılış gereği, sınanmamızın bir parçası olarak Allah’ın takdir ettiği şekilde bu böyle.

Zaten bu kötülüğe bakmazsak, önümüze koyup nedir bu taşıdığım şey, bana iyi gelmeyecek davranışlara, tercihlere çeken beni diye; bunu kabul edip, inceleyip mücadele edeceğimiz parçayı tanımazsak, onu körü körüne taşır dururuz. Anlamsız.

Bizler yapabileceğimiz hâlde yapmama hakkını taşıyoruz, yalan söyleyebileceğimiz hâlde yalan söylememeyi tercih edebiliyoruz. Çalabileceğimiz hâlde çalmamayı, öldürebileceğimiz hâlde öldürmemeyi. En başta da söylediğimiz gibi, son nefesimize kadar devam eden bir mücadele bu. Lokman Suresi’ne gidelim yeri gelmişken.

“Kim iyilik yaparak kendini Allah’a teslim ederse, şüphesiz en sağlam kulpa tutunmuştur. İşlerin sonu ancak Allah’a varır.”

(Lokman Suresi, 22. ayet meali)

Bakara 256. ayette de bu kulp benzetmesine dikkat çekilir. Orada da Rabbimiz iman etme durumunu, kopması mümkün olmayan en sağlam kulpa yapışmak olarak tanımlıyor. Yani Allah’tan gelen kulpa tutunduğumuz zaman bu kulpun kopmasının imkansız olduğunu bize bildiriyor. Peki kulp kopmadığına göre, o zaman İslam inancının getirileri garantilidir, sonuç kesindir. Fakat işte bu sonuca doğru giderken iman etmiş şekilde kalabilmenin bir garantisi yoktur. Yani, kulp kopmasa da biz bırakabiliriz, mesele burada.

İşte mücadelelerimizin bütünü bu serüveni oluşturuyor, her anımızın toplamı. Fatiha Suresi’nden yararlanıyoruz mesela. Bizleri dosdoğru yola ilet diye dua ediyoruz Allah’a, sürekli. Hayat akarken her gelen günde, her geçen yılda bambaşka durumlarla karşılaşıp sınanırken o yolda olabilmek, o yolda kalabilmek için, bu kadar şey arasında doğru düzgün ilerleyebilmek adına. Peygamberlerimizden gördüğümüz de dua ederek ilerlemeleri. Onlar da nefis taşıdıkları, insan oldukları için mücadele ederek ve Rabbimize yakararak devam ediyorlar. Bunun örneğini içeren bir ayete bakalım. Yusuf Suresi’nde Yusuf peygamberimizin duası:

“Rabbim! Gerçekten bana mülk (hükümranlık/yöneticilik) verdin ve bana sözlerin (olguların/olayların/rüyaların) yorumunu öğrettin. Ey göklerin ve yerin yaratıcısı, dünyada ve ahirette benim velim sensin. Benim canımı Müslüman olarak al ve beni iyiler arasına kat.”

(Yusuf Suresi, 101. ayet meali)

Yusuf peygamberimiz yakarışında, yaşadıklarından bahsediyor, yarınını bilmiyor. Rüya yorumlayabilmesine rağmen mesela, geleceğini bilemiyor. İstediği; bir Müslüman olarak ölebilmek yani yaşamını bir Müslüman olarak tamamlayabilmek. Duası bu, bu dua muhkem kılınıp bize kadar yazılı olarak iletiliyor. Biz de Kuran’da örneklerini gördüğümüz bu çeşitli duaları kendi ana dillerimize çevirip, anlayıp, örnek alabiliyoruz.

Süleyman peygamberimize de bakalım. Neml Suresi’ne gidelim.

“Ant olsun biz, Davud’a ve Süleyman’a ilim verdik. Onlar şöyle dediler: ‘Bizi, mümin kullarının birçoğundan üstün kılan Allah’a hamt olsun!’”

(Neml Suresi, 15. ayet meali)

Şimdi bu ayete göre demek ki kimi peygamber var müminlerin birçoğundan üstün kılınmış. Hatta kimi de diğer peygamberlerden üstün, İsra, 55’te Rabbimiz, “Peygamberlerin kimini kiminden üstün kıldık” diye belirtiyor bunu. Demek ki bu insanlar, peygamber olmanın ortak özelliklerini taşısalar da hepsi Allah’ın elçileri olsa da birbirlerinden farklılar, birbirlerinden farklı özellikleri var. Kimisinin kimi özelliğini öne çıkarıyor Allah. Örneğin, Muhammed peygamberimiz nasıl biriydi acaba diye düşündüğümüzde, bununla alakalı bir bilgi Tevbe Suresi’nde veriliyor:

“Ant olsun size içinizden öyle bir peygamber gelmiştir ki sizin sıkıntıya uğramanız ona çok ağır gelir. O, size çok düşkündür; müminlere karşı çok şefkatlidir, merhametlidir.”

(Tevbe Suresi, 128. ayet meali)

Ya da İbrahim peygamberimizi tanımlarken mesela (Hud Suresi 75. ayet) “İnne ibrahime le halimun” yumuşak huylu, yufka yürekli, ince ruhlu bir insan olarak tanımlıyor. “Evvahun” kelimesiyle devam ediyor ayet, çok içli, duygulu, ah eden. “Munib” diye de tamamlanıyor, sürekli içtenlikle Allah’a yönelen. Böylece peygamberlerin birbirlerinden farklı, öne çıkan özelliklerini de görebiliyoruz. Bu çokluk, çeşitlilik hâli birbirimizin öne çıkan özelliklerini kabul etmek ve bunlardan en iyi ölçüde faydalanabilmek adına bize yol gösteriyor.

Peki Neml, 15’e baktık az önce Davud peygamber ve Süleyman peygamber, Allah’a hamt ediyorlardı onları mümin kullarının birçoğundan üstün kıldığı için. Devamında nasıl dua ediyor Süleyman peygamber? Okuyalım çünkü bu açık bir lütuftur, bize lütfedildi diyen bir elçi Süleyman peygamberimiz. Şöyle yakarıyor Neml, 19’da:

“Süleyman, onun bu sözüne tebessüm ile gülerek dedi ki: ‘Ey Rabbim! Beni; bana ve anne babama verdiğin nimetlere şükretmeye ve razı olacağın salih ameller işlemeye sevk et ve beni rahmetinle salih kullarının arasına kat!’”

(Neml Suresi, 19. ayet meali)

Koskoca Süleyman peygamber, birçoğumuzdan üstün özelliklere sahip bir resul, ilim sahibi ve bu sayede kendisine üstünlük sağlayan yetilere sahip bir kişi. Duasına bakıyoruz ve görüyoruz ki istekleri şunlar Allah’tan; kendisine, ebeveynine verilen nimetlere şükredebilmek ve Allah’ın hoşnut olacağı salih ameller yani iyi, hayırlı, faydalı, güzel, erdemli, barışa yönelik işler yapabilmek. Ayrıca Allah’ın salih kullarının arasında olabilmek; hayırlı, erdemli, barışçıl kullardan biri olmak. Bunlara beni sevk et diyor Rabbimize. Köküne baktığımızda kelimenin sevk etmek, ilham etmek, yöneltmek manalarını görüyoruz.

Demek ki kendilerine mucizeler verilse de belirli bir ilim bahşedilse de kimi diğerinden üstün kılınsa da peygamberlerin ortak özellikleri ki bu ortak özelliklerini bizlerle de paylaşıyorlar: mücadelelerinin etkin bir şekilde devam ediyor olması ve bu mücadelenin içinde Allah’tan yardım isteyerek etkin bir çaba göstermeleri. Ben oldum yok, ben şuradayım, ölünce şuraya gideceğim yok. Beşeri özelliklerini taşıyorlar yani bu insan hayatını onlar da yaşıyorlar. Gönderildikleri toplumlarını çağırdıkları davranışlar, kendilerinin de uyguladıkları davranışlar. Peygamberlerle ortak özelliklerimizi, yukarıdaki ayetlere dayanarak üç ana noktada toplayabiliyoruz böylece:

⁃ nefis taşımak

⁃ gaybı bilmeden hareket etmek

⁃ son nefese kadar mücadele etmek

Selam, Allah’ın tüm elçilerinin üzerine olsun. Bizler Nisa 150, 151, 152 ve Bakara 285 ayetleri gereği Allah’ın elçilerini birbirinden ayırmayız, ayıramayız hepsi peygamberimizdir -in kuntum müminin yani eğer inanıyorsak- bu böyledir, bunun şartıdır. Bakalım bahsi geçen ayetlerin meallerine:

“Allah’ı ve peygamberlerini inkar edenler, Allah ile peygamberlerinin arasını ayırmak isteyenler, ‘Kimine inanırız, kimini inkar ederiz’ diyenler, bu ikisi arasında bir yol tutmak isteyenler var ya; işte onlar gerçek kafirlerdir. Biz de kafirlere alçaltıcı bir azap hazırlamışızdır. Allah’a ve peygamberlerine iman eden ve onlardan hiçbirini diğerlerinden ayırt etmeyenlere gelince; işte Allah yakında onlara ödüllerini verecektir. Allah bağışlayıcıdır, merhamet edicidir.”

(Nisa Suresi, 150-152. ayetler meali)

Bir de Bakara 285,

“Peygamber, Rabbinden kendisine indirilene iman etti, müminler de. Her biri; Allah’a, meleklerine, kitaplarına ve peygamberlerine iman ettiler. ‘O’nun peygamberleri arasında hiçbir ayırım yapmayız.’ Şöyle de dediler: ‘İşittik ve itaat ettik. Ey Rabbimiz! Senden bağışlama dileriz. Sonunda dönüş yalnız sanadır.’”

(Bakara Suresi, 285. ayet meali)

Peki, biraz da peygamberlerin verdikleri beşeri tepkilere bakalım. Mesela Musa peygamberimize verilen mucizelere değinebiliriz bunun için:

“‘Değneğini at.’ Onu yılanmış gibi hareket eder görünce, dönüp ardına bakmadan kaçtı. ‘Ey Musa, korkma! Benim katımda peygamberler korkmazlar.’”

(Neml Suresi, 10. ayet meali)

Bir mucizeye, olağandışı, sıra dışı bir ana tanıklık ettiğinde şaşırıyor ve şaşırmanın ötesinde korkuyor. Geri dönmeden, arkasına bakmadan kaçtı, diye bildiriyor Allah bizlere. Musa peygamberimiz zamanı geldiğinde firavuna karşı çıkabilen bir insan. Sapıtmış bir diktatörün ülke boyunca kurduğu düzeni yıkmaya yeltenmek kolay bir iş değil. Fakat bununla birlikte, bunu yapabilen bir insana biyolojik bir tepki olarak korkuyu koyuyor Allah ki eğer bu kişi insan ise, bunu yapabilen kişi; olağandışı bir durumla ilk kez karşılaştığında korku duyması normal. Taha Suresi’nde 17. ayetten itibaren bu yaşanmış sahneyi yine görebiliyoruz: Musa peygamberin asasının dönüşmesi, Allah’ın onu korkma diye uyarması. Devamında Taha 29’da bu elçilik görevi için kardeşini istiyor yanına. Bana yakınımdan, ailemden bir yardımcı ver diye, Harun peygamberi. Tek başına yapmak istemiyor mesela bu görevi. Bizler de bazen iyi bir ekibe ihtiyaç duyuyoruz, güvenebileceğimiz kişilerle birlikte hareket etmek isteyebiliyoruz. Bu ayetler görüyorsunuz ki insan elçilerin insani özelliklerini bizlere hatırlatıyor.

Lut peygamberimizde ne görüyoruz mesela? Allah’ın görevlileri, Lut peygamberin yanına vardıklarında o da bir kaygılanıyor, bunalıyor, fenalaşır gibi oluyor (Hud, 77. ayet) ve devamında “Bu çok çetin bir gündür” diyor. Zor, bazı günlerimiz zorlu. Bunalabiliyoruz. Bu insanların korkmalarını, bunalmalarını bilmemiz lazım ki Allah bunları bizlere iletiyor. Gerek olmasa Kuran-ı Kerim’e girmezdi bunlar. Ama işte okuyoruz beraber, ortada ayetler.

Peygamberlerle insanlık temelinde paylaştığımız özelliklerin yanı sıra, aşmamız gereken davranışlarımızın örnekleri de aynı şekilde Kur’an’da yerlerini almış. Örneğin, sabırsızlık ve öfke. Kişinin davranışını fark edip bundan vazgeçebilmesini ve bunun üstesinden gelebilmesini okuyoruz. En önemlisi de buna karşılık Rabbimizin merhametli tavrını ve desteğini de görmüş oluyoruz. Öfkelenerek görevinden vazgeçeni (Yunus peygamberimiz; Enbiya, 87. ayet), hata yapanı (Muhammed peygamberimiz; Tahrim, 1. ayet), öfkeye üzüntüye kapılanı (Musa peygamberimiz; Araf, 150. ayet). Ve devamında tövbeleri, bunu görüyoruz bakın. Bir şey oldu. Devamında ne oldu? İdrak edilmesi yanlışın ve tövbe edilip bu yanlıştan vazgeçilmesi ve devamında Rabbimizin merhametli tavrı. Kişisel olarak yararlanabiliyoruz bunlardan. Musa peygamberin o üzüntüye öfkeye kapıldığı an mesela, bak peygamberde bile oluyor diyebilmemizi sağlıyor bizlerin, çünkü öfkeni yen emri altındayız Müslümanlar olarak (Ali İmran, 134) zaman oluyor ki öfke bizi yeniyor. Bunları yaşayarak aşabilen, deneyimleyip üstesinden gelebilen kişileri okumak bu nedenle önemli.

Yaşamının içindeki çeşitli durumlara gösterebileceğimiz tepkilere dair örnekler bunlar. Örneğin Musa peygamberin sabırsızlık gösterdiği durumları Kehf Suresi’nde adım adım takip edebiliyoruz. Zaman zaman öfkesine yenilebilen bir insan ayrıca (Araf Suresi, 150. ayete değindik). Bunları açık açık gösteriyor Allah. Bunun mesela bir faydası nedir? Şu olabilir; kendimize bakarken, neleri doğru yapıyorum, nelerim yanlış diye araştırırken kendimize sert, anlayışsız bir gözle yaklaşmamamıza katkı sağlayabilir. Ya da başka bir insanın bize merhametsiz, anlayışsız, yargılayıcı bakışı o güçlü geçerliliğini yitirebilir. İnsan örneği veriliyor çünkü bize, hele ki toplumuna önderlik eden seçilmiş peygamberler bu insanlar. Tavrını, davranışını değerlendirip bir idrak noktasına vararak yanlışından vazgeçen kula Allah’ın gösterdiği anlayışlı ve merhametli tavır; kendimize ya da birbirimize göstereceğimiz katı, despot tutumları dönüştürebilmemize yarıyor. Çağrıldığımız merhamete bu sayede daha da yaklaşabiliyoruz.

Bitirmeden önce Allah’ın elçilerinin insanüstü özelliklerinin olması beklentisine İsa peygamberimiz üzerinden dönmek isterim. Elçinin insanüstü özelliklerinin olması beklentisinin nerelere vardığını teslis inancında görüyoruz: Tanrı’nın oğlu beklentisi (Allah’ı tenzih ederim). Kur’an’da konu İsa peygambere geldiği durumlarda bu tutumun gerçek dışı olduğunu okuyoruz, elbette. Maide Suresi 116 ve 117. ayetleri incelediğimizde mesela, İsa peygamberimizin ağzından dinliyoruz, yine o da Muhammed peygamberimiz gibi gaybi bilgisi olmadığını, bu bilgiye ancak Allah’ın sahip olabileceğini belirtiyor ve toplumunu çağırırken onları “Benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz olan Allah’a kulluk edin” diye çağırdığını beyan ediyor.

Allah Meryem Suresinde bu konuyu değerlendirirken şöyle iletiyor bize:

“‘Rahman çocuk edindi,’ dediler.

Ant olsun ki siz çok çirkin bir şey ortaya attınız.

Rahman’a çocuk yakıştırmalarından dolayı neredeyse gökler parçalanacak, yer yarılacak, dağlar yıkılıp çökecektir!

Oysa çocuk edinmek Rahman’a yakışmaz.

Göklerde ve yerde bulunan herkes Rahman’a ancak kul olarak gelecektir.”

(Meryem Suresi, 88-93. ayetleri meali)

Bir de Zuhruf Suresi’ne gidelim:

“İsa, kendisine nimet verdiğimiz ve kendisini İsrailoğulları’na örnek kıldığımız bir kuldan başka bir şey değildir.”

(Zuhruf Suresi, 59. ayet meali)

“Eğer dileseydik, içinizden yeryüzünde sizin yerinize geçecek melekler yaratırdık.”

(Zuhruf Suresi, 60. ayet meali)

Görüyoruz ki Allah’ın takdiri olarak işte bizler buradayız. Dolayısıyla örneklerimiz de insan örnekler.

Sonuç olarak, Kur’an’daki kıssalardan edebiyat dünyasında flat character dediğimiz iki boyutlu, gelişmeyen, değişmeyen insanlar çıkmıyor. Her şeyin en iyisini en doğru şekilde yapmış, tüm kararları doğru, tüm hatalardan arı, mükemmel ötesi kişiler. Hayır. Bu tür insanlar ancak ideolojilerde kurgulanır; şu kahraman, bu başkan, şu kral, bu zat. Bu kişiler, insan olmanın özelliklerini de taşımazlar. Çünkü toplumlarda hikayeleri yayılırken tıraşlanarak, şekilden şekle girerek yayılır. Kur’an’da peygamber anlatımlarında ise değerli okurlar, doğrusuyla yanlışıyla gerçek insanları görebiliyoruz. İnsan hayatını yaşayan gerçek insanları. Övgü; dileyeni kendisine varan bir yol tutmaya çağıran (73, 19), merhamet sahiplerinin en merhametlisi (12, 92) Allah’adır.

Benliklerimizde tespit edip mücadeleye giriştiğimiz karanlık noktalara karşı galip gelerek, “Nefsini arındıran kurtuluşa ermiştir.” (91, 9) ayetindeki inananlardan olabilmemizi Rabbimizden umar, güzelliklerle dolu hayırlı bir ramazan dilerim.

Paylaş :

Leave a Comment

Your email address will not be published. Required fields are marked with *