İnsanoğlunun her türlü ahkâmı keserek çalım satarak kendince ‘iyilik’ diye anlattığı amellerinde, ‘Allah’a itaat ve kulluk bilinci’ noksansa, geriye hüsran ve zillet vardır. Zira sağlığı için perhiz tutan kimsenin açlığı ona ıstıraptan başka bir şey getirmemektedir.
Ali Durmuş
Orucun farz kılınışı biz müminler için elbette birçok hikmetler barındırmaktadır. İslam ulemasının orucun hikmetleri hakkında yazmış olduğu ciltler dolusu müktesebatın yanı sıra, Allah Rasulü’nün orucun hikmeti hususunda sarf ettiğine inandığımız birçok sözü, hadisçiler tarafından ortaya konulmuştur. Kişide merhamet duygusunun gelişmesi, sabrın öğrenilmesi, yardımlaşmanın artması, zenginlerin fakirlerin halinden anlaması, namaz ve nafile ibadetlerle daha fazla meşgul olunması, infak yapılmasının teşvik edilmesi gibi hususlar bunlar arasındadır ve ‘el-hak’ doğrudur da… Ancak bu ramazan öncesi, bir grup mümin ve mümine ile İbn Recep el-Habeli’nin ‘Letaifül mearif’ adlı eserinin Ramazan bahsinden yaptığımız okumalar, Kur’an-Ramazan bağlantısına ilişkin farkındalığıma bir katkıda bulundu.
-Rabbimizin muradına isabet eder miyiz, edemez miyiz bilemiyorum ama- orucun farz kılınışının en büyük hikmetlerinden birisi, ‘nimetlerden mahrumiyet ve musibetlere “sabr” konusunda Allah’a itaat konusunda yaşadığımız imtihan süreci’ olsa gerekir diye düşündüm. Müminler fecrin doğuşundan itibaren (bırakın Allah’ın vahy ile yasakladığı haramları) günlük hayatta mübah kılınan amellerini bile sadece ve sadece Rabbimiz istediği için bir kenara bırakmakta, elinin tersi ile iterek yeniden mübah kılınacağı iftar saatine kadar terk etmektedir. Nitekim, niyetli bir kimsenin ibadetinde aslolanın sadece aç kalmak olmadığını(1) ve bu açlığın Allah (c.c.) için bir önem ihtiva etmediği(2) de küçük yaşlarımızdan beri aldığımız eğitimlerde bizlere hatırlatılmış ve belletilmiştir. Dikkat sahiplerinin de farkedeceği üzere yüce kitabımızın hiçbir bölümünde, oruç günü kişinin açlığına dikkat çekici bir bölüm ayrılmadığı gibi çok susuzluk çekmenin sevabı üzerinde de hiç durulmamıştır.
İman ettikten sonra öğrendiğimiz hakikatlerden birisi de, orucun üzerimize sayılı günlerde fark kılındığı Ramazan ayının ‘Kur’an ayı’ olarak tanımlanmasıdır. Öyle ki ramazanı Kur’an ile ihya etmenin sırrı, Kur’ân-ı azîmü’ş-şanı baştan sona arapçasından yüzüne okumak, mescidlerde mukabelelere katılmak ve Kur’an’ı defalarca hatmetmek olarak anlaşılagelmiş, bu aziz kitabın arapça okunan her bir harfine meleklerin binlerce sevap yazdığına inanılır olmuştur. Fakat Kur’an’ın kendisine baktığımızda Rabbimiz şöyle sesleniyor:
‘Ey iman edenler! Allah’a karşı gelmekten sakınmanız için oruç, sizden öncekilere farz kılındığı gibi, size de farz kılındı. (Bakara 183) Ramazan ayı, insanlar için bir hidayet rehberi, doğru yolun ve hak ile batılı birbirinden ayırmanın apaçık delilleri olarak Kur’an’ın kendisinde indirildiği aydır. Öyle ise içinizden kim bu aya ulaşırsa onu oruçla geçirsin. Kim de hasta veya yolcu olursa, tutamadığı günler sayısınca başka günlerde tutsun. Allah size kolaylık diler, zorluk dilemez. Bu da sayıyı tamamlamanız ve hidayete ulaştırmasına karşılık Allah’ı yüceltmeniz ve şükretmeniz içindir. (Bakara 185)’
Peki, Kur’an’ın Ramazan’da indirilmesinden insana düşen pay nedir? Gerçekten de Rabbimizin “Allah’a karşı gelmekten sakınmamız (itaat)” için farz kılındığını beyan ettiği oruç, günümüzde Müslümanlar arasında bu özelliği ile mi zuhur etmektedir? “Hak ile batılı ayıran apaçık delillerle hidayeti bulalım” diye gönderilen hikmet kaynağı Kur’an’ın yeryüzü ile tanıştırılmasında Ramazan ayının seçilmesinde akıl sahipleri için yine ‘itaat’ hatırlatması yok mudur? Yine beşerin varoluş hikâyesinde, Allah’a itaat ve Kur’an ile geçen bir gecenin vahysiz geçen/geçmekte olan binlerce aydan daha faziletli/eftal olduğunun anlatıldığı ‘kadir suresi’, Ramazan-Kur’an(itaat) bağlantısını anlatmada güçlü bir mesaj değil midir?
Dolabında tıka basa erzağı, istediği an ulaşabileceği suyu ve kendisine helal kılınmış eşleri olmasına rağmen mümin kişiyi bütün bu nimetlerden uzak tutacak sabrı ve kararlılığı veren şey; Allah’a ‘itaat’den duyulan hoşnutluk ve cennet umududur. Sahur vaktinden itibaren, sadece ve sadece Allah’ın istemesi ile helalleri kendisine haram kılarak başlayan bir günlük oruç içerisinde kişi, akşama kadar dünyanın hiçbir dert ve kasavetine aldırmadan verdiği sözde durarak Rahman’a olan itaatini ispat etmekte, iftar saadetinde Allah’ı zikrederek ve yalnızca O’na şükrederek kalbini ve bedenini tatmin etmektedir. Çünkü bir günlük oruç sınavını başarı ile tamamlamış, emirleri ve yasakları yerine getirmiş ve yine O’nun emri ile iftar etmiştir. Bu arada, kişinin oruç sonrası iftar etmemesi de yasaklanmıştır İslam’da. Oruç kadar iftar da Allah’a taat gereğidir. Visal orucunun(3) kerih görülmesi, Ramazan bayramında orucun haram olmasının gerekçesi de (Allah en doğrusunu bilir) budur. İşte bu kulluk bilincinin aynıyla bir ay boyunca devam etmiş halidir Ramazan… Müminler bu ay vesilesi ile, Allah’a canları ve malları ile verdikleri sözleri vahyin ışığında yeniden hatırlayacak, ayakları kayanlar veya dünya hayatına meyledenlerin ayakları Ramazan’da yeniden sabit kılınacaktır. Bir Ramazan boyunca yeniden dirilen ruhlar; nefse, şeytana, küffara, zalime ve tağuta karşı yeniden direnmenin azim ve kararlılığını yaşayacaktır.
Bir günlük oruç, esasında bütün bir Ramazan ayının ön gösterimidir, damıtılmış özüdür. Müslümanlar bir ömür boyu oruçludur; mümin erkekler ve mümin kadınlar, (yalnızca Allah’a) taata devam eden erkekler ve taata devam eden kadınlar, sadık erkekler ve sadık kadınlar, sabreden erkekler ve sabreden kadınlar, mütevazı erkekler ve mütevazı kadınlar, sadaka veren erkekler ve sadaka veren kadınlar, oruç tutan erkekler ve oruç tutan kadınlar, ırzlarını koruyan erkekler ve (ırzlarını) koruyan kadınlar, Allah’ı çok zikreden erkekler ve zikreden kadınlar olarak yaşarlar. İşte Allah, bunlar için bir mağfiret ve büyük bir mükâfat hazırlamıştır.(4) Bu kimselerin orucu; batıl yollarla insanların mallarını yememek, yetim ve öksüz malına göz dikmemek, fuhuş ve zinaya yaklaşmamak, gıybet etmemek ve kötü söz söylememek, istihza ve aşağılamadan uzak durmak, faizin her türlüsünden uzak durmak, kumar ve sarhoş edici içeceklerden uzak durmak, haksızlık karşısında susmamak, dünyevi olarak istediği kadar reel getirisi olsa da kafirin yanında yer almamak, dünya hayatının geçici süsü için vahyin nurundan beşer kanunlarının zulümâtına kaçmamak, ‘ulus devlet’ kalabalığına uyup müminlerin kardeş olduğu hakikatını terk etmemek, kesâda uğramasından korktuğu ticareti ve enerji sevkiyatını ‘Allah’ın adı ile’ başlatıp yine O’nun adı ile durdurarak, Yahudi ve Hristiyanları dost edinmemek, izzeti ve onuru Allah’ın, Rasulü’nün ve kardeş bildiği müminlerin yanında aramak ile olur. Ramazan orucunu tutarak Allah’a koşulsuz itaatini gösterenler ancak ve ancak ‘iftar’ ettiğinde; Ramazan ayını Kur’an ile dirilmede bir vesile edinenler ‘bayram’da; işlenen zerre miskal hayırların önümüze konacağı günü unutmadan ömrünü tamamlayanlar da ‘cennet’te huzura/saadete/kurtuluşa erecek ve nimetlere kavuşacaktır. Tıpkı iftar ve bayram sevincinin münasip görülmesi ve visal orucunun yasaklanması gibi, Mümin kişinin ‘cenneti istemem’ demesi de düşünülemez.
İnsanoğlunun her türlü ahkâmı keserek çalım satarak kendince ‘iyilik’ diye anlattığı amellerinde, ‘Allah’a itaat ve kulluk bilinci’ noksansa, geriye hüsran ve zillet vardır. Zira sağlığı için perhiz tutan kimsenin açlığı ona ıstıraptan başka bir şey getirmemektedir. Devlete vergisini düzenli ödeyenlerin, sıradan bir akşam yemeğinde tıka basa doyanların, dünyanın en iyi satan kitaplarından insan kulağının daha duymadığı gözlerin görmediği pozitif bilimleri öğrenenlerin kalplerinin oruçlunun kalbi gibi mutmain olması mümkün değildir. İşte Gazze halkı bu yüzden Gazze’dir. Onlar yeryüzünde fiziksel olarak iftar ve bayram mürüvvetini belki de bu Ramazanda da eda edemeyecektir. Ancak ve ancak, ebedi ahiret yurdunu kazanmaya ehil olanlar onlardır. Başa dönecek olursak, bütün yoksunluk ve imkansızlıklara rağmen; Allah’a verdikleri sözden dönmeyen, ‘Allah’a itaat oruçlarını bozmayan’, bütün dünya halklarına ve Müslümanlara (yaşantıları ile, ibadetleri ile, alışveriş ve dostlukları ile, düşmana karşı azametleri ve esirlere karşı naiflikleri ile, çocuk eğitimi ve sevgisi ile, merhametleri ile, Platon ve Aristo’dan miras devlet anlayışına kafa tutmaları ile, demokratik-ulus devlet hegemonyasına direnişleri ile, geleneğe olan saygı ve bağlılıkları ile ve yaşam dolu sözleri ile) Kur’an’dan dersler veren Gazze, gerçek iftar sahibidir. Hakiki Ramazan ve bayram onlarda anlam bulmuş, Gazze 21. yüzyılın Medînetü’l-Fâzıla’sı olmuştur. Kapitalist modern Batı zihniyetinin temsilcisi olduğu Bâtıl düzenin kaybetmeye mahkum oluşunun yegane şartının, Allah’ın yasaklarından kaçınmaya ‘niyetlenmek’ ile olduğu bir kez daha ispat edilmiştir.
Onların dünyadaki selameti için hayr dua etmekten, infak etmekten, acılarını acılarımız olarak gündemde tutmaktan, imkânımızın elverdiği ölçüde onların safında cehd etmekten vazgeçmez isek, umulur ki Rabbimiz amellerimizi mazeret olarak kabul eder ve ahirette biz de selamete erenlerden oluruz.
Rabbimizin bizleri hakiki bayramlara ve cennet saadetine ulaştırması duası ile… Muhakkak ki en doğrusunu Allah bilir.
Dipnotlar
1 “Nice oruç tutanlar var ki, aç kalmaktan başka bir kazançları yoktur. Ve yine nice namaz kılanlar var ki, yorgunluktan başka namazından elde ettiği bir şey yoktur.” (İbn Mace, Sıyam,21)
2 “Kim yalan söylemeyi, cahilliği ve cahillikle amel etmeyi (günah işlemeyi) terk etmezse, Allah’ın onun yemesini, içmesini terk etmeye ihtiyacı yoktur.” (İbn Mace, Sıyam,21)
3 İki veya daha fazla günü, arada iftar etmeksizin birbirine ekleyerek oruç tutmak mekruhtur. Buna visal orucu (savm-i visal) denir.
4 Ahzâb Sûresi 35. ayet
Leave a Comment
Your email address will not be published. Required fields are marked with *