Ramazanla İhya Olmak!

Ramazanla İhya Olmak!

Şöyle bir durup düşünelim, mükellefiyetimizden bugünümüze değin kaç Ramazan-ı şerife ulaştık, karşılaştık ve uğurladık!? Elde avuçta kalan ne var!? Ramazanın bize getirdikleri neler, bizim ondan kazandıklarımız, ondan bize kalanlar neler? Kârda mıyız, zararda mı?

Mustafa Bozacı

Bu ay yazacak hayli gündemik konu başlığı var iken, öncesinde ulaştırılma dualarında bulunduğumuz ve an itibarıyla da (bu yazıyı okuyor iseniz) şerefyab/müşerref olduğumuz, erdiğimiz, daha özgün ve önemlisini de bulamayacağımız Ramazan-ı şerif vesilesi ile bu konuya meylettik, doğal olarak. Dergimiz yazarlarından değerli kardeşimiz Şükrü Hüseyinoğlu’nun kısa tanıtım videolarının birinden mülhem (https://youtu.be/f_l_YsDvOTQ?si=OnqnkaedAcPDAZDq) başlığımızı ‘’Ramazan’a Hazırlık Yapıyor muyuz?’’ şeklinde kurgularken, içerikteki satır başları ile ilgili ve genel kapsamlı düşünüldüğünde ve dahi o süreci geride bırakıp da mübarek aya erdirilmek lütfuna erince yukarıdaki başlığı tercih ettik. Lakin yine de öncesinde böyle bir açılımla ve başlıkla, bu atmosferi ve önemini bizlere hatırlatan kardeşimize şükranlarımızı sunuyorum.

Evet, Ramazan-ı şerif özellikle biz inananlar için bulunmaz bir fırsat. Yaratana ve yaşatana ne kadar şükretsek azdır. O azdırıcı şeytanın ve avanesinin –genel anlamda- bağlanmalarının (Buhari/Savm 5) bizler için ekstra bir imkan sunmasıyla yeniden ve yenilenerek Allah’a, dinine, İslam’a, Kur’an’a bağlanma ve resulüne bittamam ittiba etme fırsatını bir kez daha elimizde, önümüzde buluyoruz. Hamd-ü senalar olsun!

Bu ramazan ayı, yıllık bir muhasebe mi dersiniz; oruçlarımızla ittika takviyesi mi dersiniz; içinde bin aydan hayırlı bir Kadir gecesinin –kadir ve kıymetini hakkıyla takdir edip farkı fark ettirebilmek üzere- idraki bulunan hidayet ayı mı dersiniz; yıl boyu genellikle dışa olan yönümüzün ve yolumuzun bir nebze olsun içe doğru çevrilmesi mi dersiniz; Kur’anla buluşma, ona dönme, ona sarılma imkanı mı dersiniz; sadakaları, fitreleri, zekatları çoğaltma –bunlarla kendi lehimize kendi ellerimizle önden, önceden bir yatırım- fırsatı mı dersiniz; onca ve olanca koşuşturma hengamesinde bir din’lenme, bir teenni, bir itidal, bir soluklanma arası mı dersiniz; bir tefekkür, bir tezekkür, bir tedebbür, bir teemmül, bir taakkul dönemi mi dersiniz; sosyal dokuda, gereğini gereğince yapmak üzere cemiyet, cemaat, ümmet bilinç ve şuuruna erme evresi mi dersiniz; kardeşlik hukukunun tahakkuku, vücutta ağrıyan bir uzvun sair yerleri de sızlatması gibi tüm müslüman beldelerindeki yoksulluk, yoksunluk, yaşanan ızdıraplar, çekilen çileler, dahili ve harici müstevliler, bedhahlar, bizden görünen işbirlikçiler marifetiyle sürme zemini bulan zulüm, fitne ve fesadın ta ciğerlerimize işleyen acıtıcı ve kanatıcı darbesini hissetme ve beraberce bir çıkışını arama –aslında olana/olan asla hep birlikte, sımsıkı sarılma ve sığınma- ayı mı dersiniz; en asgari ölçekte vücudun sadakası kabilinden bir diyetten öte halis niyetleri ve salih amelleri çoğaltma, sabır dönemi mi derssiniz; gündüzün koşuşturmacalarına inat geceleri de ihya etme, o gecelerle/gecelerde ihya olma hali mi dersiniz; afv ve mağfiretimiz için, cehennemden azat olunup cennetle taltif olunmak için bir arayış mı, o arayışa kat’i cevap mı dersiniz; farzların yanına ‘nafileten lena’ olacak, gönülden, her türlü ibadî nüsuk ve ameli ekleme tedrisatı mı dersiniz, ne derseniz deyiniz, mahza arınma ve öze dönme ayı, muhasebe ve murakabe ayı, ‘Kendinize geliniz!’ uyarısını dikkate alacak ve hakkını verebileceğimiz bir fırsat olur inşallah hepimiz için…

Şükrü kardeşimizin fesahatle ifade ettiği gibi bu süreç esasen ‘üç aylar’ ifadesinde mündemiç bir içerikle, yolunu gözlemek zaruretinde olduğumuz, kendisini ihya etmekten öte ve çok, kendisiyle ihya olacağımız bir ulvî bağıştır, lütuftur. Ne bahtiyarlıktır bu, bunun farkında olabilenlere! Ramazanda oruçla ve Kur’anla dirilmek ne büyük bir zenginliktir. Bu süreç ‘Allah’ım Recep ve Şa’banı bizim için bereketlendir ve bizi Ramazana ulaştır.’ (Taberani/Evsat, IV, 189) dualarıyla beraber başlayan, yine Şükrü kardeşimizin isabetle beyanı üzre ‘fikri, zihni ve ameli’ arınma, yöneliş ve ta’zimlerin nicelik ve nitelik olarak çoğaltıldığı bir süreç kılınmalıdır. Bir binanın temelden tahkimi gibi…

Genel anlamda tüm meselelerimize, konu başlıklarımıza uyarlanabilecek şekilde bu ‘üç aylar’ meselesinde de ‘ifrat’ ile ‘tefrit arası bir salınımda müslümanım diyen millet. Bir konunun ‘doğrusu/hak ve hakikati’ ne ise vasatı/orta yolu odur ve bu durum, bu meselede de çok uzağımızda. Bizim ‘hazırlık’ algımız öncesindeki tedariklerin sonrasında, bir noktada tüketilmesi değildir. Yoksa, bizdeki (müslüman denilen sair coğrafyalarımızda olduğu gibi) –maalesef- ‘peşin ödeme’ algısıyla içine savrulmuş olunan atalet ve meskenet hali, hali pür melalimizi göz önüne sermektedir, olanca açıklığıyla… Bu durum yıllara sari bir sel, rüzgar çer çöpüyle devasa birikintiler, tortular oluşturmuş, algıları dumura uğratmış, zihinleri felç etmiş, kalpleri çoğunlukla körelme noktasına getirmiş, amelleri kısırlaştırmış, niyetleri ‘iyi niyet’ zehabıyla kirletmiş durumdadır. Bu hazırlık olgusu bir süreç olarak en başından en sonuna kadar, mükellefiyetimizden emaneti teslim edeceğimiz âna kadar, bilgi-bilinç, teori-pratik, iman-amel beraberliğinde ötede neyse geçer akçe onun tedariki, tahkimi, nicel ve nitel birikimi, Rabbimizi razı edecek ve bizlere teklif edilenlerin yekununun edinimi olarak düşünülmelidir. Lakin işte devreye aracılar, çeldiriciler, algı ve zanlar, daha ötesinde heva ve hevesler/nefisler, kuruntular girdiğinde değerler de tersyüz olabiliyor, bildirilenlerin/iletilenlerin/indirilenlerin başına sonuna, önüne ardına eklemeler ya da ondan eksiltmeler yapılabiliyor. Üstelik ‘iyi niyetlerle’! Ancak merhum Aliya’nın beyanı gibi ‘Cehennneme giden yol, iyi niyet taşlarıyla döşelidir!’ Çoğunlukla…

On bir ayın sultanı Ramazan, içinde bin aydan hayırlı bir Kadir gecesini barındırması, Kur’an nimetine karşılık oruç şükrünün takviyesi ile her açıdan, tüm boyutlarıyla idrak edilmelidir. O nitelikte bir kulluk kuşanılmasını ilzam ettirmektedir. Ramazan ‘ihya’ olmak istemi için vesilelerden biri ve en önemlisidir. Zira yoğunlaştırılmış bir program demektir; Kur’anıyla (tam bir tertil, tilavet, tecvid birlikteliğinde ‘yaşamak için anlamak’ amacının öne çıktığı mukabele ameli…), orucuyla, teravih namazlarıyla, i’tikafıyla, iftar, imsak ve sahuruyla, infak (fitre, sadakalar, infak ve zekatlar), sabır sebat talimiyle, gecelerin de ihya imkanına dönüşmesiyle… Gündüzleri saim ve sacid, geceleri kaim… Kur’an ayı Ramazan-şerifi; Kur’an mehcur bırakılarak, onun ‘hidayet kaynağı’ oluşu yanında ‘furkan’ oluşu idrak edilmeden ve bu hakkı teslim edilmeden, hakkıyla temsil edilmeden bizler yine o ihyadan müstefid olamayacağız!

Bir Hadise göre, ‘Başı rahmet, ortası mağfiret, sonu cehennem azabından kurtuluş…’ (Beyhaki/Şuabül iman 5/223) olan bu ayda, bu müjdeyi zorunlu bir ‘hak ediş’ neticesi değil, başlangıcı/sorumluluğu olarak görüp o bilinç ve şuurla bir yöneliş gerçekleştirmek gerekmektedir. Bu yatırım ve yaptırım günlük, anlık ne de yıllık bir oldu-bittiye indirgenmemelidir. Bu yolculuk hali yüksek bir teyakkuz halinde ihlas, ittika ve tahkiki bir imanla salih amellerle sürdürülmelidir. Bu yolda engeller, engellemeler, tuzak ve çukurlar, çeldiriciler olacaktır. Bu imtihanın doğasında mevcuttur. Bazen durmalar, duraksamalar, çok istenmese de savrulmalar da yaşanabilecektir. İşte tüm bu badirelere göğüs gerip kendine gelerek yeniden yola koyulmak, öncesindeki bu ihmal kaldırmayan hazırlık, tedarik ve tahkimatla doğrudan ve çok yakından ilgilidir.

Bakınız; elbette tartışılır, eleştirilebilir, tashih isteyen tarafları olmakla beraber Cuma namazının, Hacc ve umrenin –şu malum süreçteki edilgenliğinden, mevcut hadimlerinin(!) (hadım yöneticilerinin!) yüzünden- ertelenerek bir nevi boykota dahil edilmesi durumu var ki; bir teyakkuz halini, bir duyarlılığı, asla usulünce riayeti salık veren, ittikayı, dava bilincini öne çıkaran, samimiyet ve fedakarlık isteyen, mevzilerin terkini her ne şartta olursa olsun aklının ucundan dahi geçirmeyen (‘Burada mevzi değiştirerek, başka mevziye katılmak’ şeklindeki son zamane zamanların modası olan tavrın, maslahat ve mazeret sarmalındaki durumun çok ciddi izahı, minarenin kılıfı işlevi gören aparat hali kimseleri yanıltmamalıdır; bu, vicdani bir durumun ötesinde bir durum olduğundan hepimizi ilgilendirir, ikna gerektirir bir durumdur.) işte asli ve gereğince hazırlık, tedarik ve tahkimat istemi ve göstergesi olarak okunabilir. Bir de ‘bayramdan bayrama’, ‘cumadan cumaya’, ‘kandilden kandile’, ‘üç aylardan Ramazana’, ‘mukabelelerden hatimlere’, ‘bağışlardan gereğince ölçülüp biçilmeden, hakkıyla takdir edilmeden ödendiği düşünülen fitre ve sadakalara’ değin ‘Ben yaptım oldu!’ şeklindeki nefsî ve indî hesaplarla dar alanda kısa paslaşmalar var ki; ‘ört ki ölem!’ cinsinden ânı, günü, yılı, ömrü kestirmeden ve kolayca kurtarmanın, temizlemenin icat edilmiş yol-yordamı olarak genelce de kabul görmüş, aksine bir kıpırdamanın da ne yazık ki hissedilmediği bu halin karşılığı izmihlal değil de nedir? Yaşanagelen ve giden ahval bunun apaçık bir tezahürü değil midir?

Şöyle bir durup düşünelim, mükellefiyetimizden bugünümüze değin kaç Ramazan-ı şerife ulaştık, karşılaştık ve uğurladık!? Elde avuçta kalan ne var!? Ramazanın bize getirdikleri neler, bizim ondan kazandıklarımız, ondan bize kalanlar neler? Kârda mıyız, zararda mı? Hiç düşünüp taşındık mı? Pekiyi olası bir pişmanlık neticesinde ne gibi hazırlıklar yaptık, ne tedbirler aldık sonrasında? Hani hep denir ya; ‘Nerede o eski Ramazanlar?’ diye, ‘haklı olunan, ama alacağı olunmayan’ bir ifade olarak, ‘Nerede o eski -daha önceki/sabikun- Müslümanlar?’ diyesi geliyor insanın, lakin bu da bizi kurtarmıyor, zira ‘herkese kendi sa’yinin karşılığı var’ bunu biliyoruz ve bizler, kendi zamanlarımızdan sorumluyuz. Yine durumu bireysel, vicdani okumaya indirgemeden genel bir değerlendirme ile müslümanım diyenlerin durumuna, beldelerine, algı ve uygulamalarına bakarak okuduğumuzda hiç içler açan bir durum var mı ortada!? Şu yaşananlar, içinde bulunulan haller ‘içler acısı’ bir durum değil de nedir?! Ölmüşüz de ağlayanımız yok!

Hangi tarafımıza, hangi ‘ibadetimize’, mükellef kılındığımız emir ve yasaklar bütünüyle hangi ilkemize, bunlara karşın duygu, düşünüş ve duruşumuza (Bu duruş her türlü ‘tavır alma’ anlamında tüm edimleri, yapıp etmeleri ve edip eylememeleri içermektedir.) bakıldığında elde avuçta bir şey kalmıyor inanın! Kalsaydı; halimiz, müslümanım diyenlerin hal-i pür melalleri, beldeleri bu halde mi olurdu? Burada ayrı-gayrı yok, iğne de bize, çuvaldız da! Şeytana, ötekine günahı atıp kurtulabileceğimiz bir halimiz hiç yok! Hele şeytanların bağlandığı şu ahvalde…

Bizim ibadet algı ve anlayışımız hayatın her an ve mekanına hitap eden, onu belirleyip rengini veren, sınırlarını çizen (Bu sınırlar; olanca genişliğiyle ibaha alanı sunarak üç beş ‘haram’ ölçüsüyle kişisel tercihlere bırakmıştır bu tekliflerini, lakin gel gör ki aynı teklifler bir cemiyet/cemaat yönelimi tahakkuk ettiğinde yeryüzünde de silm, esenlik, adalet neşv-ü nema bulacaktır.), yalnız ‘Allah’ı razı etme’ hususuna endeksli, biri olmadan diğeri hep eksik kalacak, ‘halis niyet ve salih amel’ odaklı, bunlarla kendimizi ‘ittika ile takviye ettiğimiz’, ‘borç’ kabilinden değil ‘mükellefiyetimiz’ olarak gönülden ve gönüllüce ifa etmek durumunda olduğumuz ayrılmaz, olmazsa olmaz niteliğimizdir. ‘Borç’ kabilinden olsa olsa mali yükümlülüklerimizden olarak ‘zekat, sadaka ve infaklarımız’ söz konusu edilebilir. Bunlar hem bize ‘verilenler’ hem de ‘üzerinde doğal süreçle hakkı olanlar’ açısından böyledir… Oruç da keza, sair zamanlarda bizlere helal ve mübah olan uygulamaların, sırf ‘Allah’ın emri ve rızası’ sebebiyle muvakkat olarak haram kılınması sadedinde çok ayrı ve özel bir konuma sahiptir. Bizim ibadetlerimizin her biri, bir özel gündem vesilesidir; belli gün ve gecelere hasredilmenin çok ötesinde… Bilene, anlayana ve idrak edene…

Gel gör ki işte bu ulvî içeriğe ve gündeme sahip ibadetlerimiz sıradan ‘alışkanlıklara’ evrilmiş ve o günden beri de Müslüman ahali gün yüzü göremez olmuştur. Zira bu ibadetlerdir, ‘müslümanım diyenleri’ diri tutan, diri kılan ve diriltecek olan… Hepinizin malumudur, özellikle bu coğrafyada yapılan anket, istatistik gibi verilerin konu ve sonuçları; ‘’şeriat isteyenlerin oranı yok hükmünde!’, ‘beş vakit namaz handiyse yok mesabesinde!’, ‘ibadetlerin arasını birleştirip namazla orucu, namazla zekatı, zekatla cihadı, Kur’anla hayatı… ayırmayanların esamisi bile okunmuyor!’, ‘kamalizm dini ayyuka çıkmış, sağcı, muhafazakar idareci(!)ler döneminde tahkim olmuş, oluyor!’… Başka söze ne hacet!

Demek işin içinde başka işler var; bağ, bağlantı ve bağımlılıklarımız farklı, farklılaşmış! Farkındalık yitirilmiş! Sorgulamaya buradan başlamak; prangalarımızı, zindanlarımızı, işlerimizdeki israfı (ifrat-tefrit dahil!), oyun ve oynaşmalarımızı, edilgenliklerimizi bir taraf bırakıp doğru bir bilgi birikim ile (En başta Allah’ı doğru takdir ederek, tilaveti Kur’an’ı, cihadı hakkıyla icra ederek…) meşkur olacak sa’ye yönelmek, hiçbir mazeretimizin sunulamayacağı günden önce, hemen şimdi, burada, tek yol ve kurtuluşumuzdur.

Namaz nedir; oruç nedir; Hac, kurban nedir; zekat, sadak, infak nedir, bunların künhüne vakıf mıyız? Kişisel, cemiyet/cemaat açısından getirisi götürüsü nedir? Bunların murad-ı ilahisi ne ola ki? O’nun (cc) bizim ibadetlerimize bir ihtiyacı olmadığına göre, bunlara yine bizim ihtiyacımız var demektir. O ihtiyaç giderilebiliyor mu? Bunların birbirleriyle aralarındaki irtibat kesintisiz sürdürülüp doğru kurulabiliyor mu? Bunlar bizim ‘hidayetimizin bir şükrü, şükran-ı nimet vesilesi’ ve ‘ittika’ takviyesi bir yönüyle, ama topluma/cemaate/ümmete bakan yönüyle durum ne, hiç kaygılanıyor muyuz? Bunların ‘eda şartları’ var; evet, ama ‘kabulünün şartları ve tezahürleri’ yok mu? Kabulü halinde ortaya çıkacak sonuçlar böyle mi olur, vaziyet böyle mi kalır? İşin ‘sevap’ boyutu ayrı ve saklı; bize toplumsal hakimiyeti, cemaatten ümmete yönelecek birlik ve beraberliği temin edecek şartların asgarisi bunlardaki hassasiyetlerden, muradına muvafık uygulamalardan geçmiyor mu?

Keza ibadî sorumluluklar kadar -ki malumunuz, bunların pek çoğu Medine İslam devleti dönemi emirleridir- öncesinde bir ‘duruş olarak’ istenilen ‘tağutun küfrü/terki’, şirk-küfür-fitne-fısk kurum, kişi ve uygulamalarından ‘teberri’ ve ‘velayet ilişkisinin kesilmesi’, Allah’ın ‘rab, ilah, ma’bud, yaratıcı ve yönetici, yaşatan ve emreden olarak bir’lenmesi, tekbir edilmesi, önüne olamayacağı gibi alt ve astına dahi bir değerin, kişi ve kurum kültünün zinhar, akıldan bile geçmemecesine konulmaması/düşünülmemesi, bunların kesin bir ‘La’ diyerek reddedilip Allah’ın tüm esma ve sıfatlarıyla ‘illa/illallah’ denilerek ikamesini, ilan ve ilâ edilmesi istenmekte, emredilmektedir. Bu konuda durum nedir, müslüman coğrafyalarının hali nicedir? Hem nicel hem nitel olarak bu duruma bakışımız, bu konudaki konumlanışımız nicedir? İnanınız ve biliniz ki bu durumdaki durumumuz düzeltilmeden hiçbir meseledeki durumumuz düzelmeyecek, müslümanım diyenler bu hal ve şartta gün yüzü göremeyecektir. Gaybten haber vermiyor, kendimizi de hakim pozisyonunda görmüyoruz! Ders alınmayınca tekerrür edip duran tarih yansımalarının, aynı deliklerden ısırılacak yeri kalmamacasına ısırılıp duran kitlemizin umarsızlığının, uyuşukluğunun, özellikle farklı uyuşturuculara (kişi, kurum ve algı/zan/kuruntu…) müptelalığının ‘yaptıklarımız, yapacaklarımızın teminatıdır’ ve/veya ‘yapmadıklarımız, yapmayacaklarımızın teminatıdır’ kabilinden bir okuma bu, kendimizi hariçte tutmadan! Zaten, ne yazık ki; istisnalar halen kaideyi bozamıyor!

Misalen şimdi düşünelim Gazzeli müslümanların cihadı; savm ve kıyamı ile sair müslümanların hal-i hazırdaki (önceki veri ve yansımalar etrafında) namaz, oruç ve sair uygulamalarını… Bunları kıyas kabil midir? İşte olması gerekenle olan arasındaki kıldan ince, kılıçtan keskin fark budur ve bu kadardır!

Bundan sonraki kelamla, Ramazanı ihya etmek ne haddimize! O zaten bereketli, rahmetli, aziz ve kerim olarak bizlerin huzuruna geliyor! Zira bizim gibi onu da yaratanın esması, sıfatları bunlar, daha niceleri meyanında… Bize düşen, bu kerim ayın hissesinden pay alıp nasiplenebilmek… Onunla dirilmek, ihya olmak! İnşallah bu idrak edilen sonuncusu bir ümit olur, ihya edici ikliminde ona sığınanlar tezkiye ve müstefid olabilirler. Hakkıyla idrak edilebilir! Bu idrak; bir tecdid-i iman ile sırat-ı müstakim üzre bir yolculuğa, ayaklarımız kaymadan, sabit kadem devam ettirilerek, sa’yi meşkurlarımıza kapı aralayabilir!

Çok şey değil bu, imkansız hiç değil! Azıcık bir cehd yeter, yerinden yekinmek!.. Asla usule riayetle!..

Hep birlikte ‘ihya’ olanlardan olabilmek ve kalabilmek duasıyla…

Paylaş :

Leave a Comment

Your email address will not be published. Required fields are marked with *