İslam toplumları, modern tarihle birlikte, Avrupa-merkezli değerleri, politik ve sosyal modeli kabul etmeye mecbur ve mahkûm edildiler. Bir yanda, seküler/liberal/sömürgeci misyonerlik, Müslüman halkları İslam’dan uzaklaştırmak isterken, bir diğer yanda da, Müslüman halklar, akıllarını kullanmayarak, kullanmamakta ısrar ederek, kendi kendilerini İslam’a yabancılaştırıyor.
Atasoy Müftüoğlu
İslam toplumlarına hâkim olan, konformist-taklitçi kültür; sıradanlaşan, normalleşen bir cehaleti besleyip, büyütmeye devam ediyor. Sözünü ettiğimiz sıradanlaşan, normalleşen cehalet, İslam toplumlarını romantik-teslimiyetçi umutlar mezarlığına dönüştürüyor. Toplumlarımızda, aydınların, entelektüellerin, yerli-milli tercihler yaparak yerelleşmeleri, taşralılaşmaları, küresel-bölgesel sorunları anlama yeteneklerini bütünüyle dumura uğratıyor, bu nedenle de, aydınlar, akademisyenler olayları, gelişmeleri, altüst oluşları atıştırmalık bilgilerle yorumlamaya çalışıyor, dünyanın/tarihin/toplumların çöküşe doğru ilerlediğini, nihilist bir dünya, tarih, siyaset anlayışının belirleyici hale geldiğini görmüyor. Resmi alanla, resmi çarpıtmalarla, resmi ilişkiler ve resmi üretkenliklerle sınırlı aydınlar-akademisyenler, varoluşsal meselelere, varoluşsal alanlara bütünüyle yabancılaşıyor.
Modernizme maruz kaldıkları için, entelektüel-kültürel sömürge durumuna hapsedilen İslam toplumları, modernist saldırıları bertaraf edemediği için, yirmibirinci yüzyıl için, İslami anlamda entelektüel evrensel içerik üretemiyor, yirmibirinci yüzyılda etki-yankı uyandırabilecek, anlamlı, derinlikli, nitelikli çerçeveler geliştiremiyor. Türkiye’de de yaşandığı üzere, yerel iktidarlar, İslam’ı kendi sömürgesine dönüştürdüğü için, İslam’ın günümüzdeki yapısal edilgenliği bir türlü sorgulanamıyor, bu konuda rahatsız edici sorular sorulamıyor. Bunun içindir ki, büyük anlamsızlıklar, büyük yabancılaşmalar, büyük kirlenmeler, ahlaki çürüme ve çöküntüler, politik tiyatrolarla örtbas ediliyor. Ahlaki mücadeleyi kaybeden bir toplumun ve kültürün, kazanabileceği hiç bir mücadelenin olmayacağı hiç bir şekilde düşünülmüyor. Ekran yoluyla gerçeklik üretildiği için, politik yozlaşmaların derinleşmesi, kurumsallaşması, temel-genel varoluşsal meselelerin askıya alınması, hiç bir şekilde gündeme getirilemiyor. Bütünlüğü temsil eden düşüncenin yerini, parçalara ait düşünceler alıyor. Varoluşsal sorular sormayan-soramayan toplumlarda yaşadığımız için, sıfırı tüketen muhafazakâr-dindar siyaset, umut yorgunluğu içerisinde bulunan konformist popülizmlere, saldırgan milliyetçiliklere sığınmaktan başka hiç bir şey yapamıyor. Milliyetçiliklerin ölçüsüz bir biçimde yükselişe geçtiği İslam toplumlarında, İslam’a ihanet de aynı ölçüde yükselişe geçiyor. Milliyetçiliklerin belirleyici olduğu bir dünyada, İslami dayanışma, ortak İslami etkinlik-üretkenlik ve özgürlük mümkün olamaz. Hangi gerekçeyle olursa olsun, İslami dayanışmayı dışlamak, hiçliği seçmek, emperyalist dünyanın nesnesi olmaya devam etmek anlamı taşır. Her milliyetçiliğin militarist bir karakter taşıdığını bilmek gerekir. Günümüz İslam toplumlarında, milliyetçilikler belirleyici olduğu için, İslam bir maske olarak kullanılıyor. İçerisinde yaşadığımız toplumlarda tayin edici olan siyasal körlük sebebiyle toplumsal parçalanmayı, bu parçalanmanın neden olduğu anlamsızlığın dehşetini, toplumun ölümünü görmüyoruz. Bugünün, hiç bir niteliği ve derinliği muhafaza edemeyen, muhafazakârlığının iktidar tarihinin ahlaki döneklik öyküleriyle dolu olması sebebiyle, içerisinde yaşadığımız toplumlarda, hiç kimse ahlaki sorunlarla ilgilenmiyor.
Günümüzde, İslami dikkatin, İslami hassasiyet-öncelik alanlarının, milliyetçilikler tarafından yok edildiğini, sadece zekâ’dan oluşan, adalet/hakkaniyet/vicdan/merhamet duygularını kaybeden yerel tiranların, iktidar ihtirasları doğrultusunda, hem İslam’ı, hem hukuku, hem de kültürü araçsallaştırdıklarını görmek gerekir. Hukuksuzluğun sıradanlaştığı, normalleştiği toplumlarda, en büyük terör, bu hukuksuzluktur. Milliyetçiliklerin, mezhepçiliklerin, ortak İslami varoluşu ve ulus-ötesi İslami dayanışmayı imkânsız kıldığını tartışma konusu yapmaya ne yazık ki cesaret edemiyoruz. Bugünün dünyasında, bütün toplumlar, teknoloji tiranlığına, tekno-kültürün aşırılıklarına, dijital sömürgeciliğin dayatmalarına maruz kalıyor. Bu tiranlığa ve sömürgeciliğe, yerli-milli sloganlarla, klişelerle etkili cevaplar verilemeyeceğini görmek, anlamak gerekir. İçerisinde bulunduğumuz dönemde, toplumlarımızda yaşanan hızlı-etkili-yabancılaştırıcı-çölleştirici hızlı değişime dijital sömürgecilik öncülük ediyor. Dijital sömürgecilik, toplumların kendi kültür ve medeniyet değerleri doğrultusunda, bağımsız tercihler yapmasını imkânsız kılıyor. İslam kültür ve medeniyet değerlerine yabancılaşan genç kuşaklar daha çok “ben kuşağı” olarak varlıklarını sürdürüyor. İslam dünyası ülkeleri, İslami dayanışmayı gündemlerine almaya cesaret edemedikleri için, kendilerine yönelik emperyalist tehdit ve dayatmaları, alçaltıcı tavizler vererek geciktirmeye çalışıyor.
Modern tarih, modern uygarlık, demokratik sömürgecilikler, demokratik emperyalizmler, demokratik diktatörlükler, demokratik soykırımlardan oluşuyor. Modern demokratik, sömürgeci, seküler uygarlığın kutsadığı, dokunulmazlık kazandırarak evrenselleştirdiği, ne kadar politik-hukuki değer varsa, bütün bunların Gazze’ye yönelik, Filistin’e yönelik soykırım sırasında bütünüyle sahte, içi boş, anlamsız değerler olduğu ortaya çıkmıştır. Müslüman halklar, geçmişte yaşamayı tercih eden bir zihniyetle malûl bulundukları için, ortak İslami entelektüel bir gelecek stratejisi-projesi oluşturulamıyor. İslami bünye paramparça olduğu için, bugün, İslam’ın-Müslümanların evrensel bir gündemleri yok, böyle bir gündem üzerinde yoğunlaşabilecek, somut öneriler üretebilecek, evrensel birikime sahip kadroları yok. Bu tür kadrolar olsaydı, İslam’ın somut anlamda ne anlama geldiği, ne yapmak istediği, İslam’ın gerçek-evrensel içeriği ortaya konularak anlatılabilir olacaktı.
Günümüz dünyasında, ulus-devletler, milliyetçiliklerle, sağcı-muhafazakâr popülizmlerle büyülendikleri için, İslami onurun temsiliyle ilgilenmiyor. Toplumlarımız, bağımsız bütünlüğün onurunu yaşamak yerine, bağımlı parçaların onursuzluğuna katlanıyor. İslam’ın evrensel onurunu, Siyonist-Haçlı emperyalizmi karşısında, bir ölüm kalım savaşını göze alabilen İslami direniş hareketleri temsil ediyor, somutlaştırıyor. İslami bilincin, sömürgeci irade tarafından nesneleştirildiği günden bu yana, İslam dünyası, İslam toplumları, gerçek/özgün/özgür İslam’ı temsil-tecrübe iradesine sahip değiller. Sömürgeci irade tarafından nesneleştirildikleri için, bağımsızlıklarını tamamlayamayan İslam ülkeleri, emperyalist-sömürgeci dayatmalara-şiddete hayır deme iradesine sahip değiller. Bu nedenle de, bu toplumlar her alanda ikiyüzlü hayatlar yaşıyor, ikiyüzlü ilişkiler ve mevcudiyetler sergiliyor. İslami bilinci nesneleştirilen İslam dünyası ülkeleri, Türkiye örneğinde de, somut olarak görülebileceği üzere, entelektüel-kültürel hiçlikle malûl bulundukları halde, bu hiçlikle acilen yüzleşmeleri gerekirken, bu hiçliği hamasetle, sağcı-muhafazakâr sloganlarla örtbas etmeye çalışıyor.
Modern-liberal-demokratik dünya, sömürgeciliğin, emperyalizmin, ırkçılığın çok büyük bir insanlık suçu olduğuna inanmadığı için, Gazze-Filistin halkına dünyada bir kıyameti yaşatarak, ortak bir dünya, ortak bir insanlık, evrensel bir insanlık tasavvur ve tahayyülünün imkânsız olduğunu gösterdi. İslami özgürlük, birlik, bağımsızlık ideallerinin yerini, kan ve toprak gibi kimi biyolojik ideallerin, milliyetçilik ve ırkçılıkların aldığı bir dönemden geçtiğimiz için, Müslüman halklar-toplumlar zaman ve mekân bilincini, referans kaynaklarını değiştiriyor. Bu altüst oluş sebebiyle, masum Gazze-Filistin halkının yaşayan ölü muamelesine tâbi tutulduğu bir dünyada, bu halkın acılarını, yoksunluklarını, beklentilerini paylaşmak yerine, bu halkın acılarını politik istismar konusu haline getirerek, siyaset yapmak ahlaki kokuşmuşluk ve ikiyüzlülükle ilgilidir. İslam toplumlarında, içerisinde yaşadığımız toplumda da, ne yazık ki, İslami şiarlar, politik ve kültürel maskeler olarak kullanılabiliyor, bu maskeler aracılığıyla, halkın-kitlenin güveni sömürülebiliyor, dini motifler yoluyla güç istismarı tahkim ediliyor. İslam dünyası toplumlarında yüzyıllardır, dini ve politik hamaset uyuşturucularına maruz bırakılan halklara, bu halkların duymak istedikleri hamaset uyuşturucuları sistematik olarak veriliyor. İktidarlar, iktidarlarını, halklar üzerindeki kontrollerini bu uyuşturucular aracılığıyla sürdürüyor. Hiç bir zaman kendi olmak bilincine sahip olmayan, kendi yollarını bulamayan halklar, propoganda manipülasyon kurbanı olan büyük sürülerle sürüklenmeye devam ediyor. Büyük sürülerle birlikte sürüklenen halklar, karizmatik dini ya da politik figürleri ölçüsüz bir biçimde yücelten kültürün somut bir putperestlik kültürü olduğunu fark etmiyor. Eleştirel dikkat ve hassasiyete, sorumluluğa sahip olmayan toplumlar-halklar İslam’a yönelik yabancılaşmaları/ihanetleri kahramanlık gibi içselleştiriyor. Toplumlarımızda, içerisinde yaşadığımız toplumda da, eleştirel kamusal entelektüeller, entelektüel kadrolar bulunmadığı için, siyasal iktidarlar, mutlak iktidarlara dönüştürülmek suretiyle, dokunulmaz kılınabiliyor. Toplumlarımızda yaşanan ahlaki-entelektüel çölleşme, toplumlarımızı her şey mubah toplumlarına dönüştürüyor. Akla, eleştiriye, müşavereye, müzakereye yabancılaşan her toplum, her kültür, sömürgeleştirilmeye ve yapısal edilgenliğe açık hale getiriliyor. İktidarlara, iktidarların keyfi uygulamalarına, eleştirel bir dikkatle/hassasiyetle bakmayan toplumlar, iktidarların safsatalarına kayıtsız kalabiliyor. Aklını kullanmayan toplumların başına, günümüzde propoganda ve hamaset masalları yağıyor. Kitleler hamaset masallarıyla, propoganda masallarıyla uyutuluyor. İslam toplumları, hegemonik yapıların hiç değişmeyeceğini, değiştirilemeyeceğini sandıkları için, bu yanılsamalarla yüzleşmedikleri için, bu yapıların tahakkümüne katlanıyor.
İslami anlamda bütünü ve bütünlüğü görmeye çalışmak, ırkçı-etnik-mezhepçi çerçeveyi aşmaya çalışmakla mümkün olabilir. Bu çerçeveyi bağnazca savunmak ve tahkim etmek, İslam medeniyeti hassasiyetini terk etmek anlamı taşır.
Günümüzde, içerisinde yaşadığımız toplumda yaşanan toplumsal kutuplaşma, ortak bir gerçeklik anlayışını, ortak bir çözümleme iradesini imkânsız kılıyor. Hakikat ötesi siyaset, propogandadan ibaret bir siyasete dönüşüyor. Ahlaki önceliklerin yerini çıkarların önceliği aldığı için, siyasal iktidarın, soykırımcı/Siyonist İsrail’e stratejik ürünler/araçlar ihraç etmesi, “hikmet-i hükümet” terbiyesi alan muhafazakâr-dindar kesimler tarafından sorgulama konusu yapılmıyor, bu uygulamalar bir şekilde onaylanabiliyor. Kendilerini muhafazakâr olarak tanımlayan kesimlerin hakikati temsil etmek, yaşatmak, korumak gibi bir kaygıları yok. Bu kesimler, rahatsız edici gerçeklerle yüzleşmektense, rahatlatıcı yalanlar dünyasında yaşamayı tercih ediyor, nesnel gerçeklerle ilgilenmek yerine, duygusallıklarla ilgileniyor.
Hakikatin politik çıkarlar doğrultusunda yorumlanması, çarpıtılması, araçsallaştırılması, otoriter/politik popülizmin-oportünizmin belirleyici bir gündem oluşturması, bu popülizm ve oportünizmin ahlaki bilgeliğin küçük bir kırıntısına bile toplumda yer bırakmaması, içerisinde yaşadığımız toplumların İslami bir toplum olmadığını gösterir. Hiç bir şeyi sorgulama ihtiyacı duymayan toplumlar, cemaatler, partiler vb. bunu, ahlaki ve zihinsel yetersizlikleri sebebiyle böyle yaparlar. Bu nedenledir ki bugün, konformist kültür ve konformist din algısı, İslam toplumlarında yaşanmakta olan, zihinsel/ruhsal köleliği bir biçimde tahkim ediyor. Hangi toplumda olursa olsun, otoriter popülist propoganda diline, söylemine, kültürüne kapatılan toplumlar, içerisinde yaşadığımız toplumda da görülebileceği üzere, eleştirel düşünceye bütünüyle yabancılaşıyor. Günümüzde, evrensel yorum, içerik, nitelik, etkinlik üretmeleri gereken Müslümanlar, iletişim üretmeleri gereken Müslümanlar, yerli-milli mezhepçi önyargılar temelinde iletişimsizlikleri seçiyor. Günümüzde, çok derin bir kriz’le karşı karşıya bulunan modern tarih/dünya, derin bir faşizm doğrultusunda ilerliyor. Faşizmlerin derin ilerleyişi toplumları nefessiz bırakıyor. Eski ve yeni, iyi ve kötü, doğru ile yanlış arasındaki belirleyici tüm unsurlar belirsiz hale geliyor. Bugünün dünyası, toplumları, özellikle de İslam toplumları, aklını kullanmayan toplumların/halkların akıbetleri ile ilgili olarak, Kur’an’ı Kerimin çok açık, çok net uyarılarına rağmen, bu uyarıları dikkate almayan, bu uyarılara meydan okuyan, konformist kültür ve din algısıyla, mistik/batıni/tasavvufi tarikat algısıyla büyülendikleri için, küresel ya da yerel tiranların kendi çıkar ve ihtirasları doğrultusunda tepe tepe kullanılabiliyor, bu nedenle de, yüzyıla yakın bir süredir Haçlı-Siyonist emperyalizmi tarafından insanlıkları askıya alınan, eşyaya, nesneye dönüştürülen, onursuzluğa mahkûm edilmeye çalışılan aziz Filistin-Gazze halkının insani varoluş ve onurlarını kaybetmemek için, olağanüstü zor koşullarda, olağanüstü riskler üstlenerek, bedeller ödeyerek, olağanüstü yalnızlık, kayıtsızlık ve önyargılara katlanarak direniş mücadelesini seçmelerini “terör” olarak etiketlemeye çalışarak, tarihi bir özgürlük mücadelesine gölge düşürmeye çalışıyor.
Akıllarını kullanmadıkları için, yerel tiranların ihtirasları doğrultusunda araçsallaştırılarak kullanılagelen Müslüman halklar, bu tiranların bir yanda Filistin sorununu siyasal istismar konusu haline getirirken, bir diğer yanda Siyonist soykırım rejimiyle derin ilişkilerini sürdürüyor olmalarını, içerisinde yaşadıkları algı ve bilinç sefaleti sebebiyle sorgulama konusu yapamıyor. Etnik ve mezhepçi önyargılarla malûl olan, politik çıkar mülahazalarıyla bu önyargıları tahkim etmeye, toplumsallaştırmaya, sistematik hale getirmeye çalışan toplumlar, bütün bunları, İslam medeniyeti terbiyesine ve bilincine yabancılaştıkları için böyle yapmaya devam ediyor. Tarihsel safsatalar, hurafeler temelinde şekillenen bu önyargılar sebebiyle, İslam toplumları en büyük, en anlamlı, en etkili, en zorunlu, en hayati değer olan İslami dayanışmayı sorumsuzca savsaklıyor, umursamıyor.
Modern tarih, modern sömürgecilik, boyun eğdirilmiş, dışlanmış, itibarsızlaştırılmış, aşağılanmış insanlıklar icat ederek, evrensel ortak anlam-referans sistemini yok ederek, yeryüzünü hepimizin ortak evi olmaktan çıkardı. Müslümanlar, yerli-milli sınırlara hapsedilen, İslami zihin-ruh dünyasını, bu sınırları aşarak, yeni bir insanlığı başlatabilir, yeryüzünü tekrar hepimizin evi haline getirebilir. Bütün insanlığa ait, çok kültürlü İslam’ı, etnik-kabileci-mezhepçi tek kültürlü kalıplara sokmak, İslami çoğulculuğu reddetmek, insan olmayı kan ve toprak’la ilgilendirmek, evrensel insanlık bilincini imkânsız kılıyor. Gerçeği-hakikati aramak insana çok ağır, çok derin, çok ufuklu sorumluluklar yükler. Hamasete dayalı her dil-söylem ve kültür büyük bir sorumsuzluğun ifadesidir. Bugün, Müslümanlar olarak aklımızı kullanmadığımız için, dünyadaki belirsiz-güvensiz konumumuzun gereği kadar farkında değiliz. Yerli-milli kısıtlamaların bilincinde değiliz. Bütün bu nedenlerle postmodern faşizm döneminde, tekno ütopyacı faşizm döneminde nasıl bir strateji belirleyeceğimizi, ne tür bir proje üretebileceğimizi konuşmamız gerekirken bunları konuşmuyoruz. Öngörülemez bir dünya, tarih ve toplumda yaşadığımız halde, hamaset kültürü bizi rahatlattığı için Lale Devrinde yaşıyor gibi, yaşamaya devam edebiliyoruz.
İslam toplumları, içsel, tasavvufi, batıni bir dini iklime, milliyetçilik, mezhepçilik gibi ilkelliklere kapatıldıkları için, bu ilkelliklerle bütünleştikleri için, emperyalizmlerle ilerleyen, entelektüel-kültürel sömürgeci dayatmayı, tahakkümü, işgal ve istilayı aşma iradesi gösteremiyor. İçerisinde bulunduğumuz dönemde, yerli-milli muhafazakâr dini hayat, entelektüel-kültürel sömürgeciliğin çok derin tahribatını hissetmediği için, bu sömürgeciliği sorun haline getirmiyor, “Türkiye Yüzyılı” gibi hamaset klişeleriyle büyülendiği için, bu sömürgecilikle hesaplaşamıyor. Entelektüel-kültürel sömürgecilikle hesaplaşabilecek entelektüel-akademik kadrolara sahip olmadığımız için, bugün, emperyalist bir stratejinin yansıması olan kavramların sömürgeci içeriklerini, kullanımlarını görmüyor, sekülerizmin, Hıristiyanlık ve Avrupa bağlamı dışında bir geçerliliği olmadığını, sömürgecilerin dayattığı, emperyalist dünya düzenini içselleştirmek üzere icat edilen İslami yorumların, İslami bütünlük bilincini tahrip ettiğini ne yazık ki farketmiyoruz.
İslam toplumları, modern tarihle birlikte, Avrupa-merkezli değerleri, politik ve sosyal modeli kabul etmeye mecbur ve mahkûm edildiler. Bir yanda, seküler/liberal/sömürgeci misyonerlik, Müslüman halkları İslam’dan uzaklaştırmak isterken, bir diğer yanda da, Müslüman halklar, akıllarını kullanmayarak, kullanmamakta ısrar ederek, kendi kendilerini İslam’a yabancılaştırıyor. Avrupa’nın inşa’sı, İslam karşıtlığı temelinde Oryantalist bir inşa’ olarak şekillendi. İslam toplumlarına yönelik demokrasi misyonerliği, Hıristiyanlık adına yürütüldü. Modern dünya sistemi ötekiler icat etmek, bu ötekileri etkisizleştirmek üzere ideolojik bir sistem olarak tasarlandığı için, bugün, bu sistemi sorgulamak-reddetmek patolojik bir olay olarak görülebiliyor.
Modern dünya sistemi, halen, çok derin bir kriz’le, çok yönlü, çok boyutlu bir kriz’le karşı karşıya olduğu halde, bu sistem tarafından ötekileştirilen/aşağılanan/etkisizleştirilen, ötekileştirilme süreçleriyle ilgili olarak İslami bağlamda entelektüel hesaplaşmalar gerçekleştiremeyen İslam toplumları patolojik unsurlar olarak değerlendirilmeyi, yüksek sesle, yüksek bir bilinç ve onurla reddedemiyor. Geleneksel yapısal edilgenliklerini bağnazca korumaya devam eden İslam toplumları, yeni Amerikan Emperyalizmi, emperyalist diktatörlük karşısında, bu emperyalizmin insanlık dışı dayatmaları, tehditleri karşısında, keramet/menkıbe/hurafe/kehanet/trol/aparatçik kültürü üretmekten başka hiç bir şey yapamıyor.
Leave a Comment
Your email address will not be published. Required fields are marked with *