Devlet, Şahıs ve Laiklik

Devlet, Şahıs ve Laiklik

Laik kişilerin bulunmadığı, dinini dünyasından ayıran insanların hakimiyetinin söz konusu olmadığı toplumlarda, devletin nasıl olup da laik olabildiği, sorulmayan ve cevabı da aranmayan soru olarak kalmaktadır. Biz burada bu soruyu soruyor ve cevabını da vermeye çalışıyoruz.

Ercümend Özkan

Belirli bir toprak (ülke) üzerinde yaşayan insan topluluğunun (kavim) oluşturduğu siyasi organizasyona devlet denildiğine göre, devlet; topluluğu meydana getiren kişilerin ortak iradeleri (istekleri) ile belirli bir ideolojinin üstünlüğüne inanmışlığı temel alan anlayışla, bu ideolojinin kendi üzerine uygulamasına kendilerinin karar verdiği kişilerin siyasi iradeleri ile meydana gelmektedir. Devlet bir siyasal güç olarak müstakil sayılabilmesi için kendi topluluğuna dayanması, kendi topluluğunun gücü ile ayakta durması gereken bir varlıktır. Başka güçlere dayanan devletlerin, dayandıkları güce izafe edilerek tanımlanmasında garibsenecek bir husus yoktur.

İslâm devletinin tanımına gelince burada açık olarak belirtmekte zaruret görüyoruz ki İslâm devleti, İslâm inancını temel almış, İslâmî düzenin uygulanması için mutabık kalmış insanların, bu kararlarını(mutabakatlarını) aralarından seçtikleri birine ‘biat’ ederek belirtmiş, kendilerine ait toprakların üzerinde birlikte yaşayan insanların gücüne ve Allah’a dayanarak ayakta durmaya kararlı, diğer devletlerle ilişkilerinde ‘ilâyı kelimetullah’ı dış politika esası olarak kabullenmiş siyasi organizasyona denilmektedir.

Devlet, yukarıda vermeye çalıştığımız tanımına göre, öncelikle insan unsuruna dayanan bir varlıktır. Toprak unsuru, düzen unsuru, hakimiyet unsuru ve gücünü insanından alma özelliği ile de temayüz eder. Bellidir ki bir hükmî kişiliği yoktur. Sorumluluk söz konusu olduğunda, hükmî kişiliği sorgulamak söz konusu olmadığından hakiki kişilerle temsil edilen devlet, başındaki devlet başkanı -Emir’el Mü’minîn- ile tanınır ve bilinir. Aşağıya doğru da, devlet başkanı yardımcıları, valiler, amirler, hakimler, ordu komutanları, mezalim mahkemesi üyeleri ve şura meclisi üyeleri ile fakat hakiki kişilerce temsil olunurlar. Bu temsil, uyulacak yasalar, kurallar ve müeyyideler açısından değerlendirilerek, sorumluluk da bu uyulması gereken, biatın konusunu teşkil eden kurallar bakımındandır. Bu itibarla İslâm devletinde sorumluluğun bulunmadığı alan yoktur. Ve sorumluluk devletin başından itibaren aşağıya doğru kademe kademe sıralanarak kademelenir.

Yukarıda söylemeye çalıştıklarımızı şimdi söylemek istediklerimiz için yazdığımızı belirtelim.

“Devlet laik olabilir ama kişi laik olamaz” türünden bir kavramın özellikle ülkemizde yaygın olarak kullanıldığı hatırlandığında, üzerinde durmak istediğimiz hususun hayatiyeti daha iyi anlaşılacaktır.

Kimi kişiler yaptıkları esaslı yanlışları, yukarıya aldığımız tırnak içindeki ifadelere sığınarak doğru gösterme eğilimlerini giderek geliştirmekte ve kurumlaştırmaya yönelmektedir.

Laik kişilerin bulunmadığı, dinini dünyasından ayıran insanların hakimiyetinin söz konusu olmadığı toplumlarda, devletin nasıl olup da laik olabildiği, sorulmayan ve cevabı da aranmayan soru olarak kalmaktadır. Biz burada bu soruyu soruyor ve cevabını da vermeye çalışıyoruz.

Türkiye Cumhuriyeti bir devlettir. Üzerinde yaşayan 60 milyon insanı vardır. Hududları belli bir coğrafyaya da sahiptir. Üzerinde yaşayan insanlara uygulanan bir düzeni de vardır. Devlettir Türkiye Cumhuriyeti.. Anayasasının başında da belirtildiği gibi laik-demokratik bir devlettir. Bu tür bir düzeni çalıştırmaya istekli siyasi partileri de bulunmaktadır. Kurulan ve tanınan partiler de zaten mevcut anayasa ve siyasi partiler kanununa göre hazırlanan tüzük ve programları ile insanın karşısına çıkmakta ve kendisi için oy istemektedirler. Seçimlerin sonucunda ise, alınan oyların ne miktarının hangi partiye verildiğinin sayımı yapılmakta, bu partilerin aldıkları oy oranlarının mevcut seçim kanunlarına göre yapılan tasniflenmesi sonucu partiler, çıkarabildikleri milletvekilleri sayısına göre iktidara aday olmaktadırlar. Bu miktarlar bir partinin tek başına ekseriyeti sağlayamaması sonucunu doğuruyorsa, bir parti tek başına iktidar olamamakta ve iktidar ortaklığa kalmaktadır ki buna da Fransızcası ile koalisyon denilmektedir.

Türkiye Cumhuriyeti denilen bu devletin hududları içinde yaşayan ve bu ülkenin nüfusunu oluşturan insanların %99’u kendini müslüman olarak tanımlamaktadır. Müslüman demek, vahye teslim olmuş insan demek olduğuna göre, nasıl oluyor da bu ülkedeki insanların meydana getirdikleri devlet laik, yani teslim olduğunu kabullendiği dinini hayatından uzak devletinden ırak tutabilmektedir. Devletin laikliği bir gerçek olduğuna göre, burada yaşayan insanların müslümanlığı tartışmalı olmalıdır. Zira, Allah’tan gelen vahye teslim olduğunu söyleyen insanların bu vahyi tınmayan, reddeden, hayatından uzak tutan bir devlete rıza göstermemeleri gerekirdi. Şayet rıza gösteriyor iseler, bu takdirde vahyi tınmıyorlar, vahye teslim olmamışlar demek değil midir?

Kendileri komünist olmayanların devleti nasıl komünist devlet olamaz ise, kendileri müslüman olanların devleti de İslâm devleti olmalı, İslâm dışılığı söz konusu ettirmemeli değiller mi? Şayet bütün bunlara rağmen, yani müslümanlıklarını açık açık belirtmelerine rağmen, devletleri İslâmî kurallara göre teşekkül etmemiş bir devlet ve tâbi bulundukları düzen İslâm’ı dışlayan, İslâm dışı bir düzen ise bu takdirde bu insanların müslümanım ifadelerinin altını çizmekte ve üzerinde durmakta zaruret var demektir.

Bir ülkede yaşayan insanların ezici çoğunluğu kendilerine müslümanım demelerine rağmen, kurdukları ve yaşattıkları devlet İslâm devleti değilse -ki şu andaki Türkiye Cumhuriyeti böyledir- bu takdirde bu insanların müslümanım demelerinin bir anlamı kalmamaktadır.

Devletler, üzerinde yaşanan topraklardaki insanların seçtikleri düzenle isimlendiriliyorsa, bu takdirde Türkiye’deki devlete, bu insanların müslümanım demelerine rağmen İslâm devleti demek mümkün değildir. Bu gerçek, Anayasa’dan başlayarak diğer bütün kanunlara bakıldığında rahatça görüldüğü gibi, uygulanan düzenin insanlar üzerindeki etkilerinden de açıkça görülmektedir.

Devletin, kendisine dayanması gereken insanlarına rağmen başka bir hüviyet taşıması ancak ya zorla bir başka düzen uygulanmasından veya bu insanlardaki kavram kargaşasından ve dinlerini bilmemelerinden kaynaklanır. Böyle olunca da Türkiye’deki gibi bir durum çıkar ortaya ve kişiler müslüman olduklarını söyledikleri halde devletleri laik olur. Bu çarpıklığa son vermenin açık yolu kişilerin dinlerinin tanımından gereğince haberdar olmasından geçer. Dinlerini bilenler, gereğince hareket edenler böylesi bir çarpıklığa meydan vermezler. Bu cümleden olarak, İslâm dışı laik düzen uygulayacaklarını açık açık belirten siyasi partilere mensub olmayacakları gibi oy da vermezler. Bütün seçmenlerinin müslümanım dediği bir ülkede sonuç olarak da İslâm dışılığın iktidar olabilmesi mümkün olmaz.

Türkiye’deki partileri, mevcut düzeni uygulamak üzere iktidara oylarıyla getirenler bir başka ülkenin hıristiyan veya bir başka dinden mensupları olmadığına göre, hangi dinden olduklarını açıklamak, açıklığa kavuşturmak zorundadırlar.

Müslümanım diyenlerin Kur’an’daki vahyi başüstü ettiğini göstermeleri ancak gerçekten vahyi iktidara taşımaları ile mümkündür. Bunu yapmamaları, yapmakta ayaklarını sürümeleri halinde verebilecekleri bir hesabın sahibi değildirler.

Hem laik, hem müslüman olunmaz. Zira hem Allah’ın koyduğu kanunlara uyacağım demek, hem de bu kanunları yaşamımızın dışında tutmak nasıl mümkün ve makul değilse, açık bir çelişki ise, bu çelişki giderilmedikçe tutarlılık söz konusu olmayacaktır. İnsan kendisi ile çelişirse başkalarıyla da çelişir. Çelişkiler ise insana huzur vermez.

Evet!.. Şahıslar olmadıkça devletler de olmayacağından şahısların dini ne ise devletin de dini o olur. Türkiye’de yaşayan insanlar bir kendilerine bir de devletlerine baksınlar; şahıslar müslümanım diyor, devlet laik-demokratım diyorsa -ki gerçek böyledir- bu takdirde esaslı bir yanlışlığın üzerinde bulunuluyor demektir. Topluca bu yanlışlık terkedilmedikçe istenilen, özlenilen bir yerlere varılabilmesi mümkün değildir. Eşyanın tabiatı ve insanın fıtratı buna elvermemektedir.

Gerek eskilerinin, gerekse yeni kurulanlarının gözden geçirilmeleri halinde siyasi partilerin tümünün müslümanlardan İslâm dışı düzen için oy istedikleri açıkça görülür. Bu ikileme son verilmemesi halinde kişilik bozukluğu toplumun temel özelliği olur.

Biz herkese açıkça müslümanım demeleri yanında İslâm’ın gereklerini de yerine getirmeleri halinde sözlerinin eri olacakları, kendilerine güvenleri geleceği gibi, başkalarına da güven verebileceklerini söylemek, söylediklerimize de hatırlatmak istiyoruz.

Kendileri laik olmayanların devletleri hiç laik olamaz.. Olmaz!.. Müslüman olduklarını söyledikleri halde laik devlet olmaya talib olanları özellikle uyarmak istiyor, hakkı tavsiye ediyoruz.

İktibas Dergisi, sayı 174

Paylaş :

Leave a Comment

Your email address will not be published. Required fields are marked with *