BİR VARMIŞ, BİR YOKMUŞ: İSTANBUL SÖZLEŞMESİ

BİR VARMIŞ, BİR YOKMUŞ: İSTANBUL SÖZLEŞMESİ

Başta BM’nin CEDAW, AB’nin İstanbul Sözleşmesi ve bunların yansıması olarak iç hukuktaki karşılığı olan 6284 sayılı kanun ve bağlantılı tüm düzenlemelerin temel hedefini iyi okumak gerekir.

Tam adı Kadınlara Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye İlişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesi olan, 11 Mayıs 2011’de İstanbul’da düzenlenen Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi toplantısında imzaya açılan ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin ilk imzacısı olduğu sözleşmedir, İstanbul Sözleşmesi. Bu sözleşmenin denetiminden sorumlu organ ise GREVIO Komitesi’dir ve görevi sözleşmenin yürürlükte olduğu ülke hükümetinin uygulamalarının sözleşmeye uyumunu denetlemek ve raporlamaktır. 

Her ne kadar imza tarihi 2011 yılında olsa da sözleşmenin yürürlük tarihi 1 Ağustos 2014’tür. Uluslararası sözleşme olması hasebiyle Türkiye adına kabulü 24 Kasım 2011 tarihinde TBMM’de gerçekleştirildi ve hazır bulunan 247 milletvekilinin 246’sının oyuyla sözleşmeyi parlamentosunda resmen kabul eden ilk ülke de Türkiye oldu. Şu ana kadar 46 ülkenin imzaladığı, 34 ülkenin ise çeşitli zamanlarda onayladığı bu sözleşme Avrupa Birliği tarafından da 13 Haziran 2017 tarihinde imzalandı. Almanya ve Fransa’nın yer aldığı imzacılar listesinde ABD, Kanada, Rusya, İsrail, Japonya, Meksika, Çin gibi ülkelerin imzasının bulunmaması, İngiltere’nin de imzalamasına karşın onaylamaması dikkat çekicidir.

O dönem başbakan olan Recep Tayyip Erdoğan, TBMM’ye gönderdiği tasarının gerekçesinde “Kadına karşı şiddet alanında ilk uluslararası belge olan söz konusu sözleşmenin müzakere sürecinde ülkemiz tarafından öncü rol oynanmıştır” ifadesi yer alırken, bir dergiye yazdığı özel makalede bu sözleşmeye ‘çekincesiz’ olarak imza konulduğunu söylüyordu. 

Türkiye’nin 2002’den itibaren büyük ivme kazanan AB üyeliği mesaisi dahilinde sayısız sözleşme imzalanmış, bunların gereği olarak kanunlarda pek çok uyum değişikliği yapılmıştı. Bu kapsamda zina da suç olmaktan çıkarılmıştı hatırlanacağı üzere. İktidar, Avrupa Birliği’ni bir medeniyet projesi olarak gördüğünü hemen her fırsatta dile getiriyor ve ‘muasır medeniyet’ kriterlerini var gücüyle mevzuata aktarıyor, aynı hızla olmasa da uygulamaya da geçiriyordu. Bu kapsamda 2012 yılında, İstanbul Sözleşmesi’nin iç mevzuatta karşılığı olarak 6284 sayılı Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Kanun TBMM’de oybirliğiyle kabul edilerek yürürlüğe girmişti.

İstanbul Sözleşmesi kadını merkeze alan tek uluslararası sözleşme değildir. Birleşmiş Milletler bünyesinde hazırlanmış olan ve Türkiye’nin de 1985’te imza ettiği bir başka benzer sözleşme de CEDAW kısa adıyla bilinen Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Yok Edilmesi Sözleşmesi’dir. CEDAW’ın da “Toplumsal cinsiyete özgü bir insan hakları belgesi” olduğu sözleşme metninde belirtilmektedir.

İktidar gibi muhalefetin de bu ve benzeri konularda tavrı hep olumluydu. Toplumun modernleşmesi, daha batılı hale gelmesi rejimin ana hedefi olduğundan bu konuda sadece siyasi aktörler değil, ilgili sivil toplum kuruluşları da sadece bir sözleşmeye değil aynı zamanda büyük bir başarıya da imza atıldığını savunarak açık desteklerini ortaya koydular. İşin ilginç tarafı kendisini Müslüman olarak kimliklendiren pek çoklarının da bu sözleşmeye destek vermesiydi. Özellikle, kadın merkezli kurulmuş, İslami soslu, tesettürlü kadınların ön plana yerleştirildiği örgütler büyük bir zafer kazanıldığını düşünüyorlardı.

Onların açısından bu zafer kime karşı kazanılmıştı, bu sorunun cevabını da ne kendilerine ne de topluma veremediler. 

İmzalandığı dönemden itibaren toplumun özellikle sağ-muhafazakar ve dindar kesimleri ise bu duruma (her ne kadar muhafazakar iktidarın geçirmiş olması nedeniyle sesini çıkarmamış olsa da) mesafeli yaklaştı ve sözleşmenin merkezinde olduğu tartışma ve uygulamalar arttıkça ve aslında uygulamanın sonuçlarının toplumun aleyhine olduğu netleştikçe itirazlar daha yüksek sesle ifade edilmeye başlandı. Özellikle sözleşmenin getirdiği rahatlıkla ‘cinsiyet hürriyeti’ gibi sonuçları çok ağır olacak ve her türlü sapkınlığın önünü açan tartışma ve gündemler giderek daha büyük rahatsızlığa yol açmaya başladı toplumda.

Bu noktada, başta eşcinsellik olmak üzere cinsel sapkınlıklara karşı toplumda var olan geleneksel tepkilere karşılık, sözleşmeyi savunanların, sözleşmede bu yönde ifadeler olmadığını ileri sürmeleri toplumda beklenen cevabı bulmamış, tepkiler devam etmiştir. Aslında sözleşmenin ruhunda bu konu gayet net bir şekilde yer almasına rağmen bu  şekilde sözleşmeyi savunanlar meselenin özünde kadının toplum içinde daha adil şartlarda varlık gösterebilmesi, fiziksel ya da psikolojik şiddetten korunmasına, cinsiyet ayrımcılığının ortadan kaldırılarak daha huzurlu bir toplum inşa edilebilmesinin mümkün olduğunu savundular. Bu planlı ve yanıltıcı argümanlar ile insanlar aldatılmak istendi. Sözleşmeyi savunan kesimlerin çağdaş, batıcı, sol ve özgürlükçü kesimler olması da toplumu iten başka bir husus olmuştur. Bu bağlamda toplumun sözleşmeyi kabulü zorlaştığı gibi, muhafazakar yazarların son yıllarda gittikçe üst perdeden doğrudan hükümete karşı tepkilerini seslendirmeleri, halk nezdinde bu tepkilerin karşılık bulması, hükümetin bu yönde harekete geçmesini de teşvik etmiş ve nihayet bugünkü noktaya gelinmiştir.

Türkiye sözleşmenin ilk imzacısı ve parlamentosunda ilk kabul eden ülke olduğu gibi, 20 Mart 2021 tarihinde Cumhurbaşkanı kararı ile sözleşmeyi fesheden ilk ülke oldu. AB ve iç muhalefette büyük öfke ve hüsrana yol açan bu adım doğal olarak yeni tartışmaların fitilini de ateşledi. Bu arada, her ne kadar Türkiye sözleşmeyle ilgili fesih kararı alan ilk ülke olsa da sözleşmeden çekilmeyi tartışan ve planlayan başka ülkelerin olduğunu da biliyoruz. Polonya’nın da 2021 yılı içerisinde sözleşmeden çekilmeyi planladığına dair açıklamalar geldi. Ayrıca AB’ye üye olan 6 ülke de sözleşmeyi imzaladığı halde yürürlüğe koymamış durumda.

Peki ne oldu da o gün davulla zurnayla imzalanan bu sözleşmeden geri çekilme kararı almak zorunda hissetti kendisini Türkiye Cumhuriyeti Devleti? Yoksa okumadan mı imzalanmıştı sözleşme? O gün ‘çekincesiz’ imza koyanlar bugün neden ve nasıl bu feshi gerçekleştirdi? O gün imzalanan ile bugün feshedilen sözleşme aynı, içeriğine dair herhangi bir güncelleme ya da değişiklik olmadı. O gün imzalayan siyasi iktidar ile bugün imzasını çeken iktidar da aynı. O tarihte yürütmenin başı olan Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, bugün Cumhurbaşkanı olarak ve yeni sistem gereği yine yürütmenin başı olarak hala görevde. İktidardaki parti de değişmedi, AK Parti göreve devam ediyor. 

Bu soruların cevabı olarak yine başta Recep Tayyip Erdoğan’ın açıklamaları olmak üzere hükümet kanadından ifade edilenler iki ana başlık altında toplanabilir. Birincisi, sözleşme LGBT ideolojisinin meşru hale getirilmesine ve evrensel hukuk normu olarak sunulmasına veya bu durumun dayatılmasına sebep oluyor görüşü. İkincisi ise, sözleşmenin giderek aileyi hedef alan, aile müessesini zedeleyen ve zayıflatan bir durumun ortaya çıkmasına vesile olmasıdır. “Ailenin temeline dinamit koyan hiçbir anlayış, hiçbir düzenleme, hiçbir ideoloji insani olmadığı gibi meşru da değildir” açıklaması ile bu durumu özetleyen Cumhurbaşkanı, “Biz kararımızı verdik. Gireriz. Girdiğimiz gibi de çıkarız. Kimse de ne önünü ne arkasını karıştırmasın” diyerek durumu ifade etmiş oldu. 

Bu yönüyle sözleşmenin, 2011 yılı şartları altında batı ile ilişkilerde bir gereklilik olarak görülerek aynı zamanda içeride artan talepler karşısında ‘ileriye’ doğru bir adım şeklinde düşünülerek atıldığı anlaşılıyor. O dönem, hem içeride hem dışarıda, bu imzanın faydalarından istifade edilirken, bugün ise, yine konjonktür gereği, batı ile ilişkilerin farklı bir boyuta geçtiği bir dönemde, Türkiye’nin gücünün görece arttığı da göz önüne alınarak, batıya verilen bir mesaj olarak okunması gerektiği gibi, içeride artan sorunlar karşısında halkın devlete mesafesini azaltmak üzere, muhafazakar halkın İslami duygularına hitap edecek bir adım olduğu da ortadadır. Ayasofya’nın açılması ile başlanan süreçte ikinci adım olarak sözleşmenin iptali gündeme gelmiştir. Sürecin ramazan ayında açılması planlanan Taksim camii ile devam etmesi de beklenmektedir.

Sözleşmenin imzalandığı dönemde sevinenler bu kez üzülmüş, başında ya da süreç içerisinde karşıt görüş beyan edenler ise büyük bir sevinç yaşamıştır. Burada muhalefetin tavrı, beklendiği üzere, sözleşmeden çekilmenin Türkiye’yi geriye götüreceği, kadına şiddeti yeniden hortlatacağı, kadının toplumdaki yerini tartışılır hale getireceği yönünde olmuştur. 

Bu noktada ‘kadın cinayetleri’ meselesini biraz açmak yerinde olacaktır. Bir kimsenin başka bir kimseyi bilerek öldürmesi eylemi olarak tanımlanan cinayet fiili, bütün dünyada ve insanlık tarihi boyunca bir suç olarak kabul edilmiş, katil cezalandırılmıştır. Ancak, yine tarih boyunca ne kadına karşı ne de erkeğe karşı bir cinayet tanımı yapılmamış, cinayet her iki tarafa karşı da aynı ağırlıkta değerlendirilmiştir. Bugün ise öldürenin erkek, öldürülen tarafın kadın olduğu cinayetler ‘kadın cinayetleri’ olarak adlandırılmakta ve bu adlandırma ile büyük bir hata yapılmaktadır. Son derece yanlış ve yönlendirici olan bu ifade, erkek ile kadını ayrı cepheler haline getirmekte, bunu psikolojik bir şiddet unsuru olarak taraflara işlemektedir. Erkeğe karşı işlenen cinayetleri de erkek cinayetleri olarak adlandırdığınızda erkek ve kadın ister istemez iki cephe olarak ayrışmaktadır. Cinayet cinayettir, kadına karşı ya da erkeğe karşı diye adlandırılmaz. Rabbimizin Kuran’da buyurduğu üzere ‘haksız yere bir cana kıyan tüm insanlığı katletmiş gibidir’. Bir erkeğin kadını, kadının erkeği, erkeğin erkeği ya da kadının kadını öldürmesi cinayet suçunun cezasını değiştirmez. 

Özellikle yürütülen bir algı mühendisliği işidir ‘kadın cinayetleri’ ifadesi. Ayrıca bir not olarak belirtelim ki bu şekilde tanımlanan cinayetler İstanbul Sözleşmesi’nin imzalandığı 2011 yılında 121 iken 2019 yılında 474’e yükselmiştir. Belli ki sözleşmenin ve yürütülen toplum mühendisliği faaliyetlerinin ortaya çıkardığı sonuçlar, toplumdaki anormalliği daha da artırmış ve kadını da erkeği de yoldan çıkarmıştır. 

Muhalefet kanadından Deva Partisi Genel Başkanı Ali Babacan ise başka bir hususa dikkat çekmiş ve sözleşmeden çekilmenin Millet İttifakı içerisinde yer alan bir partinin (SP’yi kastediyor) Cumhur İttifakı’na çekilmek istenmesinin bir neticesi olduğunu iddia etmiştir.

Bir de usule dair itirazlar bulunmaktadır. İstanbul Sözleşmesi’nin uluslararası bir sözleşme olmasından dolayı kabulünün TBMM tarafından gerçekleştirildiği ve feshinin de ancak TBMM tarafından yapılabileceğine, Cumhurbaşkanı’nın yetkisi bulunmadığına dair muhalefetin dile getirdiği itirazlar olmuştur. Bu konuda muhalefetin yanıldığı ve fesih işleminin hukuka uygun olduğu ortaya konmuş olsa da belki buradan bir tartışma başlatabiliriz hevesi kursağında kalmıştır muhaliflerin.

Muhalefetin usule itirazı gereksiz ve hukuksuzdur, doğru. Ancak usul ile ilgili asıl itirazın ‘efendi devlet’ yaklaşımına yapılması gerektiğini düşündüğümüzü vurgulamak isteriz. Devleti elinde tutanların ona nasıl bir anlam yükledikleri ve onda nasıl bir güç vehmettiklerini iyi irdelemek gerekmektedir. Özellikle biz Müslümanların bu konuda ortaya konan tavrın sorgulayıcısı olmamız gerektiği aşikardır. Onların anlayışına göre devlet dediğiniz böyle bir şeydir işte:

Dilediği sözleşmeyi imzalar, dilediğini fesheder. Dilediği pakta girer dilediği pakttan çıkar. Devlet daha da fazlasını yapar: Dilediğini aziz eder dilediğini zelil. Dilediğini yakîn eder kendine dilediğini uzak. Mülkten dilediğine hesapsızca verir, dilediğini mülkten atar. Mesele herhangi bir ‘sözleşme’ meselesi değildir, mesele ‘devlet’ meselesidir. Devlet devlettir, herkes bunu böyle bilmek zorundadır. Herhangi bir sözleşme kötüymüş, aileyi bozarmış, kadın-erkek ilişkilerinde ahlak, akıl-iz’an dışı sonuçlara sebebiyet verirmiş! Bunu kim söylüyor? Siz söylüyorsunuz, yani üçüncü-beşinci sınıf vatandaşlar, insanımsılar. Bu tespitleri devlet yaparsa tespittir, aksi takdirde kapı gıcırtısıdır. Hem nerede görülmüş, devletin imza attığı bir sözleşmenin aileyi tarumar ettiği filan? Bunlar düşman propagandasıdır. Devlet Allah’ı dahi kendisine şerik yapmaz, şirkten tam arındırmıştır kendini. Bu yüzden dilediği beşeri tanrı ittihaz eder itina ile; ebedi ve ezeli sıfatlar tedarik eder onun için kararnamelerle. Ulu yapar, önder yapar, ebediyen yaşatır arzu ettiklerini. Anında itlaf eder, kapsam alanına girmeyenleri. Devlet kimseye hesap vermez, çünkü o hesap verme değil, sorma makamıdır. Alınır ama verilmez. Devlet her şeye ayar verme makamıdır: Din, tanrı, cami, Kitap, her şey… Hiçbir şey devletten daha büyük olamaz. İlla devlet ekber mi demek lazım? Devlet demek, ‘bu akıp giden ırmaklar, şu mülk benim değil midir?’ diyebilmektir. Dolayısıyla malik mülkünde dilediği gibi tasarruf edendir. Mülkü devlet yaratmamışsa da, devlet için yaratılmıştır. 

Devleti kutsallaştıran, mutlaklaştıran ve farkında olarak ya da olmadan onu ilahlaştıran bu hastalıklı yaklaşım mutlaka sorgulanmalıdır. 

Sözleşme konusuna dönecek olursak, adı her ne kadar kadına yönelik şiddet ve aile içi şiddetin önlenmesi şeklinde hemen her duyan vicdan sahibini ‘aman ne güzel’ dedirtecek olan bu sözleşmenin ruhu ve içeriği aslında hiç de tasvip edilecek bir mahiyet arz etmiyor Müslümanlar açısından. Toplumları ekonomik olarak çökerten faizi ‘ihtiyacınıza destek oluyoruz’ diye, insanları mahveden içkiyi ‘keyif verici ve hatta sıhhatiniz için günde bir kadeh’ diye, kumarı ve fuhşu ‘eğlence’ diye ve sair tüm kötülükleri en güzel ambalajlarda sunan bir zihniyetin, bu sözleşmenin adını ‘aileyi yıkma, kadın-erkeği birbirine rakip ve düşman etme, ahlaksızlığın hiçbir türlüsüne müdahale edememe sözleşmesi’ diye koymasını beklemek abesle iştigal olurdu.

Yukarıda bahsetmiş olduğumuz başta BM’nin CEDAW, AB’nin İstanbul Sözleşmesi ve bunların yansıması olarak iç hukuktaki karşılığı olan 6284 sayılı kanun ve bağlantılı tüm düzenlemelerin temel hedefini iyi okumak gerekir. Hüküm sahibi olarak Allah’ı ve vahyini hiçbir seviyede dikkate almadan ve zinhar alınmasına karşı duran laik-demokratik dünya düzeni, kadını kullanarak sıhhatli bir toplumun en temel unsuru olan aileyi dağıtmayı amaçlamaktadır. Bunu yaparken kullanılan yöntem ve dil sinsicedir zira söylemde insanların hoşuna gidecek; adalet, eşitlik, kalkınma ve benzeri ifadeler kullanılmakta ve dolaylı bir yol izlenmektedir asıl hedefe ulaşabilmek için. 

Asıl hedef fıtrata uygun olarak bir uyum ve ahengin, sevgi ve saygının hakim olması gereken aileyi, en zayıf olduğu düşünülen halkadan yani kadından başlayarak sorgulatmaktır. Kadının cinsiyeti üzerinden yürütülen bu saldırı elbette ki burada kalmamakta ve mesele kadın olmaktan çıkıp cinsiyet meselesine dönüştürülmektedir. İstanbul Sözleşmesi’nin en temel kavramlarından olan ‘toplumsal cinsiyet eşitliği’ önce kadın-erkek düzleminde kendisini göstermekte ve hemen akabinde her türlü cinsi sapkınlığı ‘cinsiyet hürriyeti’ kavramıyla dayatmaktadır. Söz konusu düzenlemelerin en hararetli savunucularının LGBT kuruluşları olması, bu açıdan bakıldığında hiç de şaşırtıcı değildir.

İslam’ın vaz ettiği toplum ve aile düzeni biz Müslümanlar için hem bir hedef hem de büyük bir imkandır. Sıhhatli bir toplum ve nesil için erkeğin, kadının ve tüm aile fertlerinin birbirleriyle çatışıp yarışan değil, birbirleriyle uyum içinde olması gereken bir düzen sağlar İslam. Çocukların anne baba ve kardeş sevgisiyle, hısım akraba ilgisiyle büyüdüğü, dede-ninelerinden örfü öğrendiği velhasıl nesiller arasında çatışmayı değil uyumlu bir birlikteliği var eder.

Bizler biliyoruz ki, Türkiye tüm uluslararası sözleşmelerden çekilse, bunların iç hukuktaki karşılıklarını iptal etse de sonuç değişmeyecektir. Zira hayata temel yaklaşım İslam ve tevhid penceresinden olmadığı sürece kaybetmeye mahkumdur insanoğlu. 

İstanbul Sözleşmesi’ni feshetmek ne işe yarar ki, arkasındaki dünya görüşü ve ideolojiyi olması gerekenle değiştirmediğiniz sürece. Asıl, İslam’a ait olan koltuğu işgal etmiş bulunan laik-demokratik-Kemalist zihniyeti feshetmek, onun yerine, asıl sahibini ikame etmek gerekmektedir. Her şeyi yaratan ve bir kader (ölçü) belirleyen Rabbimizin emir ve nehiylerine, Sünnetullah’a uygun bir yaşam tarzı ve devlet yönetimi benimsenmediği ve uygulanmadığı sürece sonuç hem bu dünyada hem de ahirette hüsran olacaktır kuşkusuz.

İKTİBAS

(Nisan 2021, sayı 508) 

Paylaş :

Leave a Comment

Your email address will not be published. Required fields are marked with *