Sultan Abdülhamid’in Cenaze Merasimi

Sultan Abdülhamid’in Cenaze Merasimi

Osmanlı Devleti’nin son resmî devlet tarihçisidir. Abdurrahman Şeref, Abdülhamid’i anlattığı risalesinin uzunca bir bölümünde, cenaze merasimini edebi, etkileyici, düşündürücü bir üslupla tasvir eder.

Yakın tarihin, hakkında en çok konuşulan, tartışılan, araştırmalar yapılan şahsiyetlerinden birinin Sultan II. Abdülhamid Han olduğu, herkesçe kabul edilir. Abdülhamid kimine göre “Kızıl Sultan”, kimine göre “Ulu Hakan”dır. Uzun saltanat dönemi, siyasette izlediği politikalar, muhaliflerine göz açtırmaz tavrı, döneminin her kesimi tarafından eleştirilmiştir.

Abdülhamid döneminin şahitlerinden biri de, Abdurrahman Şeref’tir  (1853-1925). Abdurrahman Şeref, Abdülhamid döneminde ayan azalığı yapmış, 1907 ve 1909’da iki defa Maarif Bakanı olmuştur. Ve aynı zamanda Osmanlı Devleti’nin son resmî devlet tarihçisidir. Abdurrahman Şeref, Abdülhamid’in vefatından sonra, “Abdülhamid’i Saniye Dair” bir risale kaleme alır. Müellif risalesinde Abdülhamid’e kısaca değinir, 31 Mart vakasından sonra mecliste “hal” edilme sürecini anlatır ve risalesinin uzunca bir bölümünde, Abdülhamid’in cenaze merasimini edebi, etkileyici, düşündürücü bir üslupla tasvir eder.

Bir dönemin, büyük yankı uyandıran sultanının birinci ağızdan, tarihin şahitliğini dile getiren risalesindeki bu kısmı, Abdurrahman Şeref’in ağzından sizlerin ilgisine sunuyoruz.

Naaşı ile bir imparatorluğun da toprağa gömüldüğü gün: Abdülhamid'in vefatı  - Fikriyat Gazetesi

Sultan Abdülhamid-i Sani’nin naşı önünde

Devrik hakan, dünyadan ahirete göçmüş. Bu havadis ilk defa gazetelerden öğrenildi. Boğaz güneşin parlak ziyaları altında gülüyordu. Beylerbeyi sarayı uzaktan mavilikler içinde görünüyordu. Otuz dört sene boyunca Osmanlı tahtında oturan sultan Abdülhamid Sani,  birkaç saat sonra güzel İstanbul’un toprakları altına gömülecekti. Sultan Abdülhamid’in cenazesi Beylerbeyi sarayından Topkapı Sarayına getirilecekti. Orada yıkanacak ve saat dokuzda Sultan Mahmud Tarabya’sına gömülecekti.

Topkapı sarayına gittim. Orta kapı önünde, başında şapka, elinde tüfek tek bir nöbetçi bekliyor, kapı önünde ak ağalar, kemal nezaketle gelenleri karşılıyordu. Bulunulan mekân altı, harap ve metruk, ihtişamlı devirlerin hatıratıyla dolu, asırların olaylarına acı acı gülüyor gibiydi. Güneşin ziyası surlardan süzülüyor, çimenler üzerine dökülüyordu. Bir iki hademe ellerinde tırmıklar, Şubatın feyizli güneşi altında yeşeren çimler üzerinde, sararmış yaprakları topluyorlardı.

Sultan Hamid-i Sani kütüphanesinin önünden geçtim. Siyah giysili bir hademe lale bahçesi tarafından hızla koştu. Cenaze geliyordu. Sarayburnu’na doğru ilerledim. Ufak bir kafile parkın kumlu yokuşunu ağır ağır çıkıyordu. Rıhtıma büyük bir vapur yanaşmış, sarı bacasında dumanlar yükseliyordu. Bu manzara pek hazindi. Marmara sahilleri, tepeler güneş içinde idi. Uzakta Hamidiye Camiinin narin ve beyaz binası, Yıldızın ağaçlık caddesi, sarayın çıplak ağaçlar arasından görünen sıra sıra damları, şaşkın ve suskundu.

Siyah, bütün siyahlar giyinmiş bir kafilenin başları üzerinde, beyaz bir çarşaf, koyu bir şal, yeni bir sedye görülüyordu. Sultan Abdülhamid, tahta bir sedye üzerinde, yatağının içinde, bi-ruh yatmıştı. Kalın sarı çizgili yatak çarşafı, sedyenin kenarlarına doğru sarkıyordu. Üzerine turuncu ve yeşil nakışlı, çok kıymetli koyu bir şal örtülmüştü. Rüzgâr vurdukça şal kalkıyor, altında zayıf bir vücudun, ufak bir başın kabartısı görülüyordu. Cenazenin önünde Beylerbeyi Sarayının muhafızı, yanlarında iki sıra asker, sedyenin etrafında Saray okulunun ağaları, saray erkanı ağır ağır yürüyorlardı. Sedye el üstünde taşınıyordu. Arkada şehzade Selim Efendi, damat paşalar, mahzun ve müteessir ilerliyorlardı.

Her tarafta belirsiz bir sukut mevcuttu. Hademeden biri elinde bir fes taşıyordu. Fesin üzerine beyaz bir mendil örtülmüştü. Bu, sultan Abdülhamid-i Sani’nin fesi idi. Bütün simalar müteessir idi. Uzakta bir bahçıvan, elinde bir çapa, malul nazarlarını dikmiş, bakıyordu. Etrafında cesedi taşıyanların kumlar üzerinde ayak seslerinden başka bir şey işitilmiyordu. Deniz sakin ve dalgasızdı. Sarayın önünde, Bizans’ın ebedi yadigârı, yüksek sütunlar, güneşin ziyalarıyla parlıyordu.

Cenaze lale bahçesi önünden geçirildi. Hırka-i saadetin yeşil ve yaldızlı kapısı önüne getirildi. Kapı açılmıştı. El üzerinde içeri girdi. Şehzadeler ve damat paşalar, Mecidiye kasrında, cenazeye refakat edenler dışarıda kaldılar. Kapı kapandı, içeriye hırka-i saadet erkânından başkası giremedi.

************

Ne nurlu, ne ulvi, ne ihtişamlı bir daire idi. Burası Osmanlı hanedanının hilafet namına inşa eylediği en bedi, en mutantan, en parlak bir mabediydi. Duvarları mavi ve yeşil çiniler, altın yaldızlı levhalarla süslenmişti. Sultan Selim’in halefleri, ruhlarını bu mukaddes mahalde teselli ederler, ordularının zaferleri için burada dua ederlerdi. Hırka-i saadet önünde gözyaşları dökerlerdi. Duvarların rengarenk çinileri, çok kıymetli yazıları, göz kamaştırıyordu.

Hacet penceresi önündeki hasırlar kısmen kaldırılmış, karşıda geniş buzlu camlar Haliç’in görülmesine mani oluyordu, İki yeşil örtü üzerinde, serviden altı kollu ufak bir tabut, hasırların kalktığı taşlık üzerinde ufak bir teneşir görülüyordu. Sultan Abdülhamid, üryan ve bi-ruh teneşir üzerine yatırılmış idi. Hacet penceresinin yaldızlı parmaklıkları önünde müteessir bir halde durdum. Tabutun ilerisinde okul erkânı, ellerini hürmetle kavuşturmuşlar, hizmete hazır bekliyorlardı. Karşıda Sultan İbrahim’in sünnet odası, asırların menkıbelerini saklayan kapalı kapısı, mavi çinili duvarlarıyla tarihin bu safhasına karışmak istemiyor gibiydi. Teneşirin etrafında ikisi yeşil ikisi beyaz sarıklı dört hoca, ellerinde sarı lifler, misk sabunları, dindarane bir saygıyla cenazeyi yıkıyorlardı.

Sultan Abdülhamid’in beline doğru beyaz ve yeni bir kefen örtülmüştü. Göğsünden yukarısı ve dizlerinden aşağısı açıkta idi. Vücudunda uzun bir hastalığın zaafı görülmüyordu. Renginde ölüm sarılığı, korkunç bir sarılık yoktu. Fildişinden bir camda bir cisim gibiydi. Boyu ufak, saçı ve sakalı ağarmıştı. Burnu çehresine nispeten uzunca idi. Gözleri kapanmış, çukura batmış idi. Uzun ve kalın kaşlarının üzerinde üzüntü var idi. Saçları alnına doğru biraz dökülmüştü.  Sakalı bembeyaz, uçlarına doğru sararmıştı. Yüzünde ihtiyarlık alameti, fazla buruşukluk yoktu. Boynu incelmiş, omuz kemikleri dışarı fırlamıştı. En zayıf yerleri göğsü idi. Göğüs ve kalça kemikleri görülüyordu. Bacakları beyaz ince, ayakları ufaktı. Vücudunda hiç kıl yoktu. Kolları iki tarafa düşmüş, ayaklarının parmakları açılmıştı. Vücudunun sağ tarafı bembeyazdı, sol tarafında arkasında kırmızılıklar görülüyordu. Genel görüntüsü sevimli idi.

Beyaz bir vücut, yıkandıkça güzelleşen bir naaş, yeni bir teneşir üzerinde, yıkayanların ellerine tabii, uzanmış yatıyordu. Naaş karşısında, ellerinde gümüş buhurdanları ağalar duruyordu. Herkes tevazu içinde idi. Bütün simalarda tevekkül alametleri görülüyordu. Hırka-i saadet dairesi, tarihi bir gün yaşıyordu. O gün, uzun saltanat devresinin olaylarla dolu, son sahifesi kapanacaktı. Bütün nazarlar, teneşirde yatan Sultan Abdülhamid’in kapalı gözlerine dikilmişti. Naaşa sıcak sular döküldükçe beyaz bir duman yükseliyor, buhurdanlardan çıkan kokulara karışıyordu. Etrafında büyük bir sukut hüküm sürüyordu. Hizmet için girip çıkanlar, hasırlar üzerinde, ayak seslerinden başka bir ses işitilmiyordu. Ayakucunda, direğin yanında, damatlardan iki zat, ellerini kavuşturmuşlar, gözleri cenazeye dönmüş, üzüntü içinde ağlıyorlardı.

Dışarıda tabiatın bütün güzellikleri his ediliyordu. Haliç’in surları umulmaz bir şubat güneşinin altında parlıyordu. Ağaçlar çıplak, baharın feyzine muntazırdı. Yıkanma halen bitmemişti.  Sultan Abdülhamid’in teneşir üzerinde, kapanmış gözleri, ağarmış saçları, çıplak vücudu ile öylece yatışı, kalplerde üzüntü hislerini peyda ediyordu. Bazen baş birden bire kayıyor, yanlarına doğru düşmüş kollarıyla, masum biçare bir insan vaziyeti alıyor, ak ve perişan sakalıyla boynu garipçe bükülüyordu. Sultan Abdülhamid Sani’nin bu pek tabii akıbeti, hiçbir baskının, hiçbir zalimin, hiçbir kuvvetin kalıcı olamayacağını kati bir delilidir.

Nihayet cenazenin yıkanması bitti. Sarı ipek işlemeli havlularla kurulandı. Tabut yere indirildi, teneşir tabutun yanına getirildi. İçine kefenler serildi. Sultan Abdülhamid’in cenazesi hürmetle tabuta indirildi.

Sultan Abdülhamid, son dakikalarına kadar kendini kaybetmemişti. Hatta vasiyet etmişti: Göğsüne ahidnamesi konacak, yüzüne hırka-i saadet, siyah kahve örtü örtülecekti. Bu vasiyet harfiyle icra edildi. Sultan Abdülhamid’in tabut içinde, beyaz kefenler arasında, kemikleri sayılan çıplak göğsünde ahidname duası, yüzünde siyah bir Kâbe örtüsü, aksakalı, ebediyete doğru kapanmış gözleriyle üryan ve perişan, hırka-i saadet dairesinde yatışı, cidden elimdi. Sultan Abdülhamid bütün günahlarını tarihe bırakmış, boyun eğer bir vaziyette huzuru ilahiye gidiyordu.

Kefen bağlandı, tabut kapandı. Sedef kakmalı, asırlar görmüş bir saatin ağır tınlamaları hırka-i saadet dairesinin ulviyeti içinde akis etti, tabutun hazırlanmasına başlanmış idi. Üzerine evvela bir yatak çarşafı, daha üstüne sırma işlemeli al bir örtü konuldu. Ayakucuna laciverte yakın çiçekli bir kumaş sarıldı. En üste Kâbe örtüleri, kıymetdar taşlarla süslü kemerler konuldu. Başına ve kollarına şallar sarıldı. Baş tarafa sarılan yeşil atlas üzerine kırmızı bir fes konuldu. Naaş yıkanırken, çıplak bir tabut tahta bir teneşir, hırka-i sadet dairesinin gözler kamaştıran renkleri ve yaldızlarıyla tezat teşkil ediyordu. Şimdi sultan Abdülhamid’in ipekler, şallar, sırmalar, değerli taşlarla süslenmiş tabutu, dairenin ihtişam ve ulviyetine de uyum sağlamıştı.

Herkes çekildi. Yalnız, güzel süsler, göz kamaştıran duvarlar, parlak levhalar arasında, başı harem dairesine dönük olan tabut, solda, büyük dairenin penceresinden altınlar ve sırmalarla süslenmiş yeşil perdeler, ağır sırma püsküller, altın süslemeler, çok kıymetli ve tarihi levhalar, kelam-ı kadimler görülüyordu. Odada bir ayak sesi işitildi. Damat paşalardan muhterem bir zat, üzüntülü adımlarla ilerledi. Hırka-i saadet duvarının köşesinde üzgün ve mahzun durdu. Ellerini açtı, gözleri tabuta yönelmiş halde bir dua etti.

*******************************

Saat dokuz. Hırka-i saadet kapısının önünde sırmalı üniformalar kalpaklılar ve şapkalarıyla sefirler ve zabıtalar bekliyorlardı. Ecnebiler bu muazzam daireyi merak ve hayretle seyir ediyorlardı. Ulema, arkalarında geniş kollu, göğsü sırmalı yeşil ve mor libaslar, sarıkları sırmalı, hürmetle bekliyordu. Kalabalık gittikçe artıyordu. Veliaht sultan, şehzadeler, büyük üniformalarıyla gelmişlerdi. Şubat güneşi altında, nişan, sırma, üniforma parıltısından başka bir şey görülmüyordu.

Hırka-i saadet kapısı birden bire açıldı. Bütün bakışlar kapıya çevrildi, kalabalık o tarafa doğru birikti. Kapının iki tarafı doldu. Herkes kalpler heyecanlı, cenazeyi görmek istiyordu. Nihayet, elmaslı kemerler, sırmalı Kâbe örtüleri, al atlaslarla süslenmiş tabut, kırmızı fes ile, parmaklar üzerinde sevgi ve muhabbetle muhteşem şekilde dışarı çıktı. Erkânı devlet, zabıtalar, sultan Abdülhamid’in cenazesi huzurunda idiler: Bütün bakışlar tabuta dikilmişti. Tabut, hırka-i sadet kapısı önüne yüksek bir mevkii konuldu. Hamidiye camiinin şeyhi, sırmalı yeşil elbisesi, göğsünde nişanı ile taşın üzerine çıktı. Etrafa bakarak sordu:

– Merhumu nasıl bilirsiniz?

Uğultulu, hazin, müteessir bir çok ses, serviler arasında akis etti:

– İyi biliriz.

Kısa bir Fatiha bu merasime nihayet verdi. Tabut kaldırıldı, sultan Ahmed-i Salis kütüphanesinin, arz odasının sağından ağır ağır geçti, Bab-el Seda önüne geldi. Cenaze namazı alelusul burada kılındı.

Alay burada tertip edilecekti. Şehzadeler, ayan, mebusan, devlet erkânı, sefirler, emirler, beyler, saraydakiler hep buraya toplanmış idi. Arada sırada, teşrifat memurlarının sırmalı elbiseleriyle, ellerinde beyaz bir kâğıt – Ayan, mebusan, ricali ilmiye, ümera… diye çağırdıkları işitiliyordu. Nihayet alay tertip edildi. Servilerin önünde hizmetçiler, şahane-i zabitan ve efradı dizilmişlerdi. Piyade efradı, silahlarını omuzlarına asmışlar, kemal sükûnetle yürüyorlardı. Tabutun önünde dedeler, Şazeli dergahı dervişleri gidiyordu. Tabutu taşıyanlar, saray okulu ağaları ve saray erkânıydı.

Tabut Bab-el Sada’dan orta kapıya kadar, serviler arasında, yavaş yavaş ilerledi. Orta kapıdan vakar ve ihtişam ile çıkarken hazin bir yalnızlık, ruha huşu ve tevekkül veren tatlı bir sada, orta kapının taş duvarlarına akis etti. Bu sada Sultan Selim-i Sani’nin soylu ruhunun tercümanı idi. Kalplerden akis eden her namede, soylu padişahın pak ve mübarek ruhunu yaad ettirmemek kabil miydi? Saray ağaları salavat okuyorlardı.  Harap duvarlara akis eden bu sesler, Osmanlı ruhunun hazin feryatlarıydı.

Herkes tabutun arkasından hürmetle yürüyordu. Bu tarihi kapı, ne padişah cenazelerinin çıktığını görmüş, etrafında ne acı gözyaşlarının döküldüğüne şahit olmuştu. Onda şeyhlerin, dedelerin hazin nameleri işitiliyor, Şazeli dergâhının şeyhlerinin bir Arap lehçesi ile okudukları kelime-i tevhid, tekbirler ve naatlar arasında, aheste bir nakarat gibi yükseliyordu. Orta kapı ile babı hümayun arası Alman zabıtalarının otomobilleri, mükellef konak arabalarıyla dolmuştu. İki zarif hanım, arabada, ayağa kalkmışlar, yüzlerinde ince peçeler, alayı seyir ediyorlardı. Biraz ortada, Bizans’ın Süryani kilisesi ve son devrin askeri müzesi önünde, mehter takımı, büyük kavukları, kırmızı şalvarları, sırma cepkenleri, sarılı ve kırmızılı bayraklarıyla durmuşlardı. Canlı bir tarih, hürmet ile tabutu selamlıyordu.

Cenaze, Bab-ı Hümayundan çıktı. Sokaklar insandan görülmüyordu. Ayasofya önünde Sultan Mahmud türbesine kadar caddeye iki sıra asker dizilmişti. Ağaçlar, evler, pencereler, damlar kadınla, çoluk çocukla dolmuştu. Tramvaylar durmuştu. Tabut, acıklı ve etkileyici dualarla, tekbirler ve şehadetlerle ilerliyordu. Cenazeyi görenler, müteessir oluyorlardı. Evlerin pencereleri kadınlarla dolu idi. Bir hanım, hıçkırıklarını zapt edemiyor, mendili gözlerinde, başını duvara dayamış, ağlıyordu. Cenazeyi alaylı şekilde seyir edenlerde vardı. Fakat hasis kalpler, bu hazin merasime, bu acı feryatlara, bu dini ihtişama karşı gözlerinin yaşardığını his ediyordu. Otuz dört sene hilafet makamını işgal eden Osmanlı padişahının son merasimi hürmetle ifa ediliyordu.

****************************

Son şahikayı andıran Allah! Allah! nidalarıyla tabut türbe kapısından içeri girdi. Sultan Abdülhamid hürmet ve saygı ile kabre indirildi. Osmanlı tarihinin otuz dört senelik safhası hazin bir şekilde sona erdi.

Büyükada, 10 Şubat 1918

Kaynak Risale: Sultan Abdülhamid’i Sani’ye dair / Abdurrahman Şeref, İstanbul: Hilal Matbaası, 1918

Paylaş :

Leave a Comment

Your email address will not be published. Required fields are marked with *